5-YÜKSELME DEVRİ

SULTAN IKINCI MURAD DÖNEMI

1404 Haziran’inda Amasya’da dünyaya gelen Murad, babasi Çelebi Sultan Mehmed (Birinci Mehmed)’in vefati üzerine daha 17 veya 18 yasinda bir delikanli iken Osmanli tahtina geçip idareyi eline almak zorunda kaldi. Ileride de temas edilip görülecegi gibi onun yönetimde bulundugu dönem, idarî, mülkî ve hukukî mekanizmanin istikrarli bir sekilde intizam ve ahenkle yürüyen bir devir olmustu. Bununla beraber hâlâ Timur âfetinden kalma ve islemekte bulunan bazi yaralarin bulunduguna isaret etmek gerekir.

Yas bakimindan çocukluktan henüz çikmis olan Ikinci Murad, hem savas sanatinda hem de siyasî deha ve anlayista çocukluktan çok uzakti. Gerçekten henüz on iki yaslarinda iken Seyh Bedreddin Mahmud isyaninin bastirilmasinda oynadigi önemli rol, babasi Çelebi Mehmed’in, oglunun yasina göre vaktinden önce tahta çikabilecegini ve buna lâyik olabilecegini sezdigi belirtilmektedir. Bunun için de hükümdar, oglunun, hükümdarlarin görmesi gereken egitimden geçirilmesini istemis, veliahdin savaslar ve iktidarin zorluklari ile karsilasmasini arzulamistir. Oglunun erken yaslarda tahta geçmesi, babasinin tasarilarina da uygun düsüyordu. Genç yasi, yakisikliligi, iliskilerindeki zerafet ve nezaket, gögüs gögüse olan savaslardaki mahareti, kendisinden daha yasli ve tecrübeli savasçilar ile bilhassa vasisi durumundaki Bâyezid Pasa ile yaptigi tartismalarda son derece yumusak basli davranmasi ve çocuksu görünüsüyle askerlerinin onu hem kalpten sevmeleri, hem de kudretine saygi göstermeleri, Ikinci Murad’i ordunun yegane hâkimi durumuna getirmisti. Babasinda görülen muntazam yüz hatlari, oldugu gibi ogluna da geçmisti. Onun manevî etkisine yakisikliligindan ileri gelmis bir tesir de eklenmisti. Velhasil, bir milletin, kendi basinda bulunan hükümdarda görmek istedigi, tabiatin taci olan yakisiklilik, bütünüyle Ikinci Murad’da toplanmisti.

Sehzade Murad, 1410 yilina kadar Amasya sarayinda kaldi. Sonra babasi Çelebi Mehmed ile Bursa’ya, 1413′te de Edirne’ye gitti. 12 yasina girince Rum vilayeti beyligi ile Amasya’ya geldi. Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve Osmancik bölgelerini içine alan Rum veya Danismendiye vilayeti, Osmanlilar’in dogu sinir vilayeti olup o dönemlerde fevkalâde bir önemi haiz idi. Bu yüzden Osmanli sultani, sarktaki gelismeleri çok dikkatle takip etmek zorunda idi. Çünkü burada, küçümsenmeyecek miktarda Türkmen ve Mogol göçebeleri vardi. Bunlari, merkezin kontrolü altinda tutabilmek pek kolay bir is degildi. Iste Çelebi Sultan Mehmed, büyük oglu Murad’i lalasi Yörgüç Bey ile bu mühim vilayetin basina gönderiyordu. Tayininden bir yil sonra Murad, idaresinde bulunan Amasya kuvvetleri ile Börklüce Mustafa isyanini bastirmak üzere Saruhan ve Izmir taraflarina hareket emrini almisti.

Babasi tarafindan, ileride hükümdar olabilecek sekilde yetistirilen Murad, babasinin ölüm haberini alinca Amasya ile Bursa’yi birbirine baglayan uzun yolu süratle asip Bursa’ya yetisir. Çelebi Sultan Mehmed’in ölümünden ancak o zaman haberdar olan Yeniçeriler, yeni sultani karsilamak üzere sehrin disina çikarlar. Yeniçeriler, onunla birlikte saraya kadar gelip huzurunda geçit resmini tamamladiktan sonra bagliliklarini bildirirler. Bursa’da, devlet ileri gelenleri ile yeniçeriler tarafindan kendisine bey’at edilen Murad Bey, babasinin cenazesini muhtesem bir törenle Yesil Cami yanindaki türbesine defn ettirip bir hafta yas tutulmasini emr eder. 25 Haziran 1421′de, babasinin ölümünden kirk gün sonra Osmanli tahtina geçip hükümdar olan Murad’a, Yildirim Bâyezid’in damadi Seyh Emir Buharî hazretleri kendi eliyle kiliç kusatip hükümdarligini ilan eder. Hükümdar olduktan sonra çevresinde bulunan beylikler ile politik bakimdan önemli olan Karaman, Germiyan, Mentese, Dulkadir, Isfendiyar beyleri ile Misir Sultani, Akkoyunlu ve Karakoyunlu emirleri, Hindistan hükümdari, Alman Imparatoru, Macar Krali Sigismond, Bizans Imparatoru ile Eflâk ve Bogdan Voyvodalari, Sirp ve Bosna Krallari, Mora Despotu ve Venedik Cumhuriyeti gibi devletlerin tamamina özel elçiler ile mektuplar gönderip kendisinin Osmanli tahtina geçip hükümdar oldugunu bildirir.

Tahta geçtigi sirada babasi gibi baris temayülünde oldugu anlasilan Sultan Ikinci Murad’in bu barisçi arzusu, özellikle Bizans tarafindan farkli bir anlayisla yorumlanacaktir. Bu sebeple Bizans, hemen hemen her zaman oldugu gibi, bu sefer de, saltanat degisikliginin meydana getirecegi nazik durumdan yararlanmaya yeltendi.

Sultan Murad’in, Osmanli toplumunu taht hakkinda tereddüde düsürecek yasta baska erkek kardesi yoktu. Onun, iki kardesi, daha babalarinin sagliginda ölmüslerdi. Sadece çocuk denebilecek yasta iki küçük kardesi kalmisti. Bunlar da daha sonra vebadan öleceklerdi.

Daha önce de temas edildigi gibi, Müslüman ve Hiristiyan devletlere elçiler gönderen Sultan II. Murad, Karaman Beyi ve Macarlarla birer baris antlasmasi yapar. Barisi seven bir kimse olarak Sultan Murad, bu duygusunu her zaman açiga vuruyordu. Fakat Bizans devlet adamlarinin Osmanlilar’daki saltanat degisikliginin meydana getirebilecegi ilk günlerdeki saskinlik havasindan faydalanmak istemeleri, Sultan Murad’i mücadeleye hazirlanma mecburiyetinde birakti. Bizans’tan, Sultan Murad’i tebrik için gönderilen elçiye verilen gerçek talimat, Mustafa Çelebi (Düzme Mustafa)’nin elde bulunusundan istifadeyi temindi. Imparator Manuel, bir koz olarak elinde tuttugu Mustafa Çelebi vasitasiyle Murad’dan bazi menfaatler temin etmek istiyordu. Buna göre, imparatorun elçisi Çelebi Sultan Mehmed’in vasiyetine istinaden Murad’in, küçük kardeslerinin kendisine teslim edilmesini ister. Çelebi Sultan Mehmed’in iki küçük oglunun (Yusuf ve Mahmud) Bizans’a gönderilme isi, sadece bir vasiyet olduguna göre iki devlet arasinda taahhüde bagli olmayan bir mesele idi. Bunu bir hak isteme seklinde ileri sürmek, Bizans kurnazligindan baska bir sey degildi. Nitekim elçinin sehzadelerle ilgili talebine veziri azam ve Rumeli beylerbeyi olarak islerin idaresini elinde bulunduran Bâyezid Pasa, padisah adina “Müslüman evladinin, müslüman olmayanlar yaninda terbiye ve egitim görmesinin Seriat-i Muhammediye’ye aykiri oldugu, bu bakimdan efendisi imparatora bu vâsilikten vaz geçerek kendisi ile iyi iliskilerini devam ettirmesini rica eyledigini” söyler. Böylece, daha önce alinan vâsilik kararina uyulmayarak sehzadeler Tokat’a gönderilir.

Manuel, elçilerine verilen bu cevabi ögrenince, memleketinin içinde bulundugu acikli durumu ve güçlü bir düsmanin öfkesini üstüne çekmekle kendisini tehlikelere atmis olacagini hesap etmeksizin Dimitrius Laskaris Leontarius’u iyice silahlanmis on kadirga ile Limni adasina gönderir. Leontarius, imparator adina burada adeta bir sürgün hayati yasayan Mustafa Çelebi ile pazarliga girisir. Yapilan bu pazarliga göre Mustafa ve onun kader arkadasi olan Izmiroglu Cüneyd serbest birakilacaklardi. Mustafa, tahtin mesru vârisi olarak kabul edilecekti. Limni adasindaki sürgün hayatindan sonra böyle bir devlet kusunun basina konmasina sevinen Mustafa Çelebi, saltanati ugruna bol bol vaadlerde bulunur. Imparator, entrikali siyasetinin Müslüman Türkler arasinda çikaracagi nifaktan büyük faydalar umarak Mustafa’ya bazi sartlar teklif edince bunlar büyük bir istiyakla kabul edilir. Buna göre sayet Mustafa basarili olursa Gelibolu ile Istanbul’un kuzeyinde Bogdan sinirina kadar Karadeniz kiyisindaki bütün sehirler ile güneyde Erysus ve Aynaroz’a kadar olan yerlerin tamamini Imparatora geri vermeyi taahhüd etti. Böylece Mustafa, büyük emeklerle elde edilmis bulunan topraklan, tekrar Bizans’a vermeyi kabul ediyordu. Mustafa, kendisi için utanç verici olan bu antlasmayi imzaladiktan ve yemin ile de onu teyid edip saglamlastirdiktan sonra Leontarius, 15 gemiden mütesekkil bir filo ile onu ve yandaslarini Gelibolu önlerine çikarir (Eylül 1421). Bu hareketi ile Sultan Ikinci Murad’a karsi cephe alan Bizans’la birlikte Anadolu beylikleri de yeni hükümdarin babasi olan Mehmed Çelebi’nin yaptigi ilhaklari geri almak ve Osmanli tabiiyetini tanimamak suretiyle ayaklanip Anadolu birliginin bozulmasina sebep oldular. Nitekim Germiyanoglu II. Yakub Bey, Sultan Murad’i tanimayarak Mustafa Çelebi’nin tarafini tuttugu gibi, Hamideli de Karamanoglu tarafindan isgal edildi. Öte yandan babalan Ilyas Bey tarafindan Osmanli sarayina gönderilmis bulunan Menteseogullari’ndan Ahmed ve Leys de bu karisikliklardan istifade ile kendi memleketlerine dönmüs ve bagimsizliklarini ilan edip kendi adlarina bastirdiklari paralara Osmanli hükümdarinin adini koymamak suretiyle onu tanimadiklarini gösterdiler. Anadolu birligine vurulan darbe bu kadarla da bitmiyordu. Aydinoglu ile Saruhanoglu eski topraklarindan bir kismini ellerine geçirmislerdi. Keza taarruza geçen Isfendiyar Bey de Osmanlilar’in himayesi altinda Çankiri, Kalecik ve Tosya’da hüküm süren oglu Kasim’i buralardan kovmustu. Sultan Murad, Bizans tarafindan tertiplenen ve Osmanli ülkesini bölmeye yönelik olan Sehzade Mustafa isyani ile ugrasirken bu oldu-bittilere karsi sessiz kalmak ihtiyacini hissetmisti. Zira günün siyasî sartlari bir müddet için onu böyle davranmak zorunda birakmisti.

MUSTAFA ÇELEBI’NIN ISYANI ve ÖLDÜRÜLMESI

Sultan Ikinci Murad, hükümdarliginin ilk iki yilini iç isyanlari bastirmak ve ülke birligini yeniden tesis etmekle geçirdi. Gerek kendisi gerekse devleti için en büyük tehlike Mustafa Çelebi’nin isyani idi, Daha önce de temas edildigi gibi Mustafa Çelebi, Bizans Imparatoru’nun sözünden çikmamak, oglunu rehine olarak onun yarlina vermek ve Osmanlilar’a ait bazi yerleri Bizans’a terk etme karsiliginda Imparatorun adami ile bir antlasma yapmisti. Buna karsilik Imparator da Ikinci Murad’i degil, onu hükümdar olarak taniyacakti. Bu hareketin gerçeklesmesi için de Imparator ona yardim edecekti. Iki taraf arasinda gerçeklestirilen bu antlasma geregince Imparator, Limni adasinda sürgün hayati yasayan Mustafa Çelebi’yi Gelibolu önlerine çikarip ona yardim edecekti. Onu, 15 gemiden mütesekkil bir filo ile Gelibolu önlerine çikaran Leontarius, bu hareketi ile Bizans adina büyük bir basari saglamis oluyordu. Mustafa Çelebi, yaninda Izmiroglu Cüneyd Bey ve maiyetine ilaveten bir kisim Rum kuvvetleri de oldugu halde Gelibolu’ya gelir.

Mustafa Çelebi’nin kuvvetleri Gelibolu’ya çiktiklari zaman karsilarinda Sultan Murad’in kuvvetlerini buldular. Iki taraf arasinda siddetli muharebeler oldu. Mustafa’nin kuvvetlerine kumanda eden Cüneyd Bey, galib gelince Mustafa kadirgadan inip karaya çikar. Ama muharebe yeniden devam edip siddetlenir. Geceyi kadirgada geçiren Mustafa Çelebi, Gelibolu halkinin ileri gelenlerini davet ederek kendisinin Yildirim Bayezid’in oglu oldugunu, Edirne’ye gitmesi için kendisine yol verilmesini ve hükümdar olarak taninmasini ister, Gelibolu halki ve civardakiler, Mustafa Çelebi’ye bey’at ettilerse de Sahmelek komutasindaki kale muhafizlari kaleyi teslim etmediklerinden Mustafa Çelebi, Izmiroglu Cüneyd Bey ile Leontarius’u kale önünde birakarak Aynaroz taraflarina dogru yürüyüp bazi yerleri ele geçirmisti. Halk, geçtigi yerlerde Mustafa Çelebi’ye iltihak ediyordu. Böylece, gün geçtikçe kuvvetleri de çogalip büyüyordu. Bu arada önemli olan mesele Rumeli’de sadece halk tabakasinin degil, askerin, komutanlarin ve Rumeli Beylerbeyi’nin Mustafa Çelebi’ye iltihak ederek onu hükümdar olarak kabul etmeleri geliyordu. Zaten onun kisa zamanda muvaffak olmasinin ve kuvvetlerinin çogalmasinin en önemli âmili Rumeli bey ve komutanlarinin kendisine katilmalari idi.

Mustafa Çelebi’nin, Müslüman kani akitilarak zapt edilmis olan topraklari Bizans’a terk etmeyi kabul eden bir antlasma imzaladigi ve devletin birligini bozacak iddialarla ortaya çiktigi halde Rumeli beylerinin ona iltihak etmesi dikkati çekecek bir noktadir. Bazi tarihçilere göre bunun sebebini henüz on sekiz yasinda bulunan bir delikanlinin yerine, yetiskin bir kimsenin tahta geçmesi arzusu bulunmaktadir. Bununla beraber bu meseleye sadece yasça küçük veya büyük olma açisindan bakmamak gerekir. Bölge halkini etrafina toplamayi basaran Mustafa Çelebi, Vardar Yenicesinden sonra Edirne’yi de ele geçirmek suretiyle Rumeli’ne hakim olacakti.

Cüneyd Bey’in fikir ve yardimi ile Rumeli’nin “Yayasini” “Müsellem” hale getiren Mustafa Çelebi, her birine elliser akça harçlik tayin ederek yeni bir teskilat kurmaya muvaffak olur. Bu uygulama, askerin hosuna gider. Mustafa Çelebi’nin yaptigi tahribat ve kazandigi basari haberleri Bursa’ya ulasinca Sultan Murad’in huzuru ile Vezir-i Azam ve Beylerbeyi Bâyezid, ikinci vezir Çandarlizâde Ibrahim, üçüncü vezir Haci Ivaz Pasa’larla Timurtas Pasa’nin Umur, Ali ve Oruç Beyler adindaki üç oglu bir görüsme yaparlar. Bu görüsmede Ibrahim Pasa ile Haci Ivaz Pasa, hem beylerbeyi olmasi hem de Rumeli beylerini yakindan tanimasi sebebiyle Bayezid Pasa’nin Mustafa Çelebi üzerine gönderilmesini teklif ederler. Timurtas Pasa’nin ogullari ise bizzat padisahin gitmesini söylerler. Sultan Murad, ilk iki vezirin teklifi üzere babasinin en güçlü vezirlerinden olan Bâyezid Pasa’nin gitmesini uygun görür.

Gelibolu yolu kapali oldugundan Bâyezid Pasa kis mevsiminde Istanbul Bogazi’ndaki Güzelcehisar (Anadoluhisari)’dan Rumeli yakasina geçer. Yaninda büyük bir kuvvet yoktu. Edirne tarafina gidip orada da kuvvet topladi. Mustafa Çelebi’nin Gelibolu’dan çikip geldigini duyunca onu Sazlidere mevkiinde karsilar. Askeri, Mustafa Çelebi tarafina geçen bu Pasa da sehzadeye iltihaka mecbur olur. Mustafa Çelebi, Timur ile yapilan savasta aldigi yaralari göstererek Bâyezid Pasa’yi kendine baglayip vezir tayin etmek istediyse de çok geçmeden Evrenos ogullari ve Cüneyd Bey’in de tesviki ile onu Sazlidere’de öldürtür. Bâyezid Pasa’nin öldürülmesinden sonra bütün askerleri, Mustafa’nin tarafina geçerler. Bundan sonra parlak bir tören ve muzaffer bir eda ile Edirne’ye giren Mustafa Çelebi, burada hükümdarligini ilân eder. Rumeli’deki bütün sehir ve merkezler, onun hükümranligini tanidilar.

Mustafa Çelebi, bundan sonra Anadolu’ya geçmek üzere Gelibolu’ya tekrar hareket eder. Artik Rumeli’nin bütün beyleri ve kuvvetleri onunla beraberdirler. Mustafa Çelebi’nin Sazlidere basansini haber alan Gelibolu muhafizi, kaleyi Dimitrius Leontarius’a teslim etmek zorunda kalir. Dimitrius, buraya asker ve mühimmat koymaya hazirlanirken, Izmiroglu Cüneyd Bey yetiserek buna mani olur. Bunun üzerine Mustafa Çelebi’ye bas vuran Dimitrius’a, Mustafa Çelebi, Gelibolu’yu Imparatora teslim edecegine dair verdigi sözü unutmadigini, ancak böyle bir harekette bulunmasinin Müslüman halk arasinda büyük bir infiale sebep olacagini bu yüzden halkin kendi padisahligini tanimayacagini söyler. Bunun üzerine Istanbul’a dönen Dimitrius Leontarius, durumu Imparatora anlatir.

Mustafa Çelebi, Gelibolu kalesini tahkim ederek donanmaya komutanlar tayin eder. Buradaki isleri yoluna koyduktan sonra Edirne’ye dönerek, daha önce kardesi Çelebi Sultan Mehmed tarafindan devlet hazinesine konmus bulunan servete el koyarak sefahata baslar.

împarator, Mustafa Çelebi’nin kendisini atlatarak Gelibolu’yu vermemesi üzerine onu terk edip Sultan Murad’la anlasmak ister. Bu siralarda Bursa’da bulunan Sultan Ikinci Murad, Gelibolu’nun Imparatora teslim edilmedigi haberini alinca o da bu firsattan istifade etmek ister. Bunun için, Bâyezid Pasa’nin ölümünden sonra Vezir-i Azam olan Çandarlizâde Ibrahim Pasa’yi elçi olarak Istanbul’a gönderir. Fakat Imparator, Gelibolu ile iki sehzadenin kendisine teslim edilmesinde israr ettigi için bir anlasmaya varilamaz. Bu durum, Sultan Murad’in, Mustafa Çelebi tarafindan kazanilan basarilardan bir hayli telasa düstügünü göstermektedir. Gerçekten de Sultan Murad, Yildirim Bâyezid zamaninda Bursa’ya gelen ve kaynaklarin ifadesine göre bütün Osmanli padisahlarinin kendisine hürmet ettigi, kendisinden daima hayir dua bekledikleri ve kendilerine kiliç kusatan Emir Sultan’dan manevî yardim talebinde bulunur. Verilen bilgiye göre Emir Sultan, Murad ile amcasi Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) arasindaki mücadelede, Sultan Murad tarafini tutup onu tesci’ etmis, ayni hükümdarin 1422 Istanbul muhasarasina beraberinde yüzlerce dervis ile bizzat istirak etmistir.

Cenevizliler, Osmanlilar’dan önce Foça’daki sap madenlerini isletiyor ve Saruhanogullari’na her sene bir miktar para vererek buradaki kalede ikamet ediyorlardi. Buradan elde edilen saplari da Avrupa piyasalarina ihraç ediyorlardi. Bölge, Osmanlilar’a geçtigi zaman bu vergiyi Osmanlilar almaya basladilar. Bu Ceneviz kolonisi, dogudaki diger Ceneviz kolonileri gibi belli bir süre tayin edilen podesta (vali, komiser) veya konsoloslar vasitasiyle idare ediliyorlardi. Çelebi Sultan Mehmed’in sagliginda Foça’da Jan Adorno adinda bir podesta bulunuyordu. Burasi on sene müddetle kendisine verilmisti. Adorno, Foça madenlerini islemek karsiliginda senede yirmi bin altin üzerine Çelebi Sultan Mehmed’le anlasmisti. Çelebi Mehmed’in vefatindan sonra ortaya çikan Mustafa Çelebi hadisesi esnasinda, maden isi aksamis ve Jan Adorno yillik imtiyaz bedelini ödeyememisti.

Adorno, Çelebi Sultan Mehmed’in ölüm haberini alinca bu firsattan istifade ile borcundan kurtulmak isteyerek Sultan Murad’a mektuplar yazar. Bu mektuplarda o, kendisini kadirgalarla Anadolu’dan Rumeli’ye geçirebilecegini ve kendisine hiç kimsenin yapamadigi hizmeti yapacagini söylemisti. Murad tarafindan memnuniyetle karsilanan bu teklif, zamani gelince iyi bir sekilde degerlendirilecektir.

Böylece, Foça’lilarla da anlasan Sultan Murad’a karsilik Mustafa Çelebi, kazandigi zaferin sarhoslugu içinde kendini zevk ve eglenceye kaptirmisti. Askerinin hizmetlerine karsilik, onlari mükâfatlandirmayi aklina bile getirmiyordu. Hatta öylesine ki sayet Cüneyd, Sultan Murad’in hazirliklarini bildirerek kendisini tembelliginden uyandirmamis olsaydi, aleyhinde silahlandigi genç padisahi da unutacak ve Edirne’de hareketsiz oturup duracakti. Cüneyd, Mustafa’ya: “Murad, Imparatorla pazarlik halinde bulunuyor, üstelik Frenklerle de anlasiyor. Biz de Edirne’de hiç bir hazirlikta bulunmadan oturuyoruz. Onlar bu tarafa gelmeden önce biz karsi tarafa geçelim. Her bakimdan düsmanlarimizdan üstünüz. Onlar bu tarafa geçerlerse, bizim için felaket olur.” diyerek onu ikaz ediyordu. Cüneyd, bu sözleri ile düsmanlari olan Sultan Murad’in Cenevizlilerle birlikte Avrupa’ya gelmeden önce kendilerinin Asya’ya geçmesini ögütlüyordu. Gerçi O, bu düsünce ve bunun mahsûlü olan hareketleri ile daha çok kendi menfaatlerine hizmet ediyordu. Çünkü sonucundan ümidini kestigi bir tesebbüsün sonlarindan, yeni bir hainlikle kurtulmak niyetinde idi.

Mustafa Çelebi, derhal kuvvetlerini toplayarak 20 Ocak 1422′de Gelibolu’ya gelip Lapseki’ye geçer. Sultan Murad’in müttefiki olan Cenevizlilerin donanmasi, Mustafa Çelebi’nin geçmesine mani olmak istediyse de bunda muvaffak olamaz. Mustafa Çelebi’nin yaninda on iki bin atli ve bes bin yaya vardi. Mustafa Çelebi, burada üç gün kaldiktan sonra Bursa’ya dogru harekete geçer. Bunu haber alan Sultan Murad, Bursa’dan çikarak Ulubad’a gelir. Ulubat deresi üzerindeki köprüyü keser. Böylece Mustafa’nin ordusunun sol kanadi denize dayanmis, sag kanadi da Ulubat gölü ve batakliklari ile kapanmis bulunuyordu.

Sultan Murad’in maiyetinde Haci Ivaz Pasa ile Timurtas’in üç oglu Umur, Ali ve Oruç Beylerle, Cüneyd’in kardesi oldugu söylenen Hamza Bey de vardi. Iki taraf, Ulubat suyu önünde ve suyun iki kiyisinda karsilasirlar. Bu karsilasmada hiçbir taraf üstünlük saglayamaz. Sultan Murad’in ordusunda Mihaloglu Mehmed Bey de vardi. Bu zat, Musa Çelebi’nin Rumeli’deki saltanati zamaninda onun beylerbeyi yani ordu komutani idi. Bununla beraber el altindan Çelebi Mehmed’e taraftar idi. Çelebi Mehmed zamaninda akinci beyliginde ve divanda bulunmustu. Seyh Bedreddin Mahittud olayinda Tokat kalesinde hapsedilmisti. Murad hükümdar olup, Mustafa Çelebi hadisesi ortaya çikinca Murad’in devlet adamlari, eski söhretli Rumeli beylerinden olan Mihaloglu’nun serbest birakilarak gönlünün alinmasini ve bunun Rumeli akinci beyleri üzerindeki nüfuzunun büyüklügünden söz ettiler. Bunun üzerine Mihaloglu Mehmed Bey derhal Tokat’tan alinarak Bursa’ya getirilmis, oradan da ordu ile Ulubat önüne gelmisti.

Mihaloglu Mehmed Bey, bir gece Ulubat çayinin kenarina gelerek Rumeli akinci beylerini isimleri ile çagirmaya baslar. Bunlar, çay kenarina gelerek ölmüs oldugunu sandiklan Mihaloglu’nun sag oldugunu anladilar. O, akinci beylerine padisahlarinin oglunu terk ederek bir düzme hükümdara tabi olduklarindan dolayi sitemde bulunur. Bu sitem karsisinda onlar, Mihaloglu’nun istegi dogrultusunda hareket edeceklerine söz verirler. Böylece Mihaloglu, Rumeli beylerinden, Murad’in tarafina geçeceklerine dair söz almis oldu. Bu görüsmeden haberdar olan Mustafa Çelebi, korkmaya baslar.

Bu korku, kalbinde büyük süphelerin meydana gelmesine sebep olur.

Bu sirada Mustafa, Ulubat çayinin kiyilarina yaklasir. Murad, savasa hazirlanmakla beraber, tahta çikisinda kendisine kiliç kusatan Emir Sultan’in kendisi için dua etmesini ister. Emir Sultan da üç gün üst üste dua edip zaferin Murad’a ait olmasi niyazinda bulunur. Bu üç gün içinde Mustafa, sinirlerinin fazlasiyla gerilmesinden dolayi bir burun kanamasina tutulur. Mustafa’nin taraftarlari bunu, onun yenilecegine bir isaret sayarlar.

Tam bu esnada Vezir Haci Ivaz Pasa’dan, Mustafa Çelebi’ye gizli bir mektup gelir. Haci Ivaz, mektupta kendi sadakatinden bahs ettikten sonra Rumeli beylerinin Murad’la ittifakindan ve gününü tayin ettikleri bir baskinla ansizin kendisini yakalayacaklarindan inandirici bir sekilde söz eder. Bundan baska Timurtas Pasa ogullarindan da Cüneyd Bey’e bir mektup gelmisti. Onlarin bu mektubunda da dostluklar hatirlatiliyor ve Rumeli beylerinin Mustafa Çelebi’yi yakalayarak Sultan Murad’a teslim edeceklerine temas ediliyordu. Sayet kendisi Osmanlilarin hâkimiyetini taniyacak olursa, Aydin ve havalisinin kendisine verileceginden bahs ediliyordu.

Mustafa Çelebi, Rumeli beylerinin Mihaloglu Mehmed Bey ile görüsmelerinden süpheye düsmüstü. Haci Ivaz Pasa’dan gelen mektup ise onun bu süphelerini büsbütün artirmisti. Bunun üzerine durumu Cüneyd Bey’e açar. Cüneyd Bey, kendisine gelen mektuplari da ona gösterir.

“Harp hiledir” kaidesince uygulanan bu plân, kisa zamanda tesirini göstermis ve Mustafa Çelebi’nin, Cüneyd’den süphelenerek ona karsi güvensizlik duymasina sebep olmustu. Cüneyd ise bu isin sonunu iyi görmediginden, bir gece Mustafa’nin ordusundaki herkes uyurken, gümüs ve altindan en degerli esyasini alarak, silah arkadaslarindan kendisine en çok bagli olan yetmis kisi ile oradan çikip Aydin yolunu tutar. Kaçaklar, çadirlarinda isiklan yanar durumda biraktiklarindan, gidisleri ancak safak vakti anlasilabildi. Bu haber orduda hemen yayildi. Mustafa’nin askerlerini dehsetli bir korku sardi. Bu korku sadece orduda degil, bizzat Mustafa’nin kendisinde de vardi. O, Cüneyd’in Murad tarafina geçtigini zannetmisti. Bu esnada Sultan Murad’in ordusunda borazan ve davullarin çalmasi da ondaki bu düsünceyi kuvvetlendiriyordu.

Aldatilmak suretiyle hiç kimseye güveni kalmayan Mustafa Çelebi, bir an evvel Rumeli tarafina kaçip kurtulmak istiyordu. Çok az maiyeti ile Lapseki’ye dogru yola koyuldu. Bunun kaçmasindan sonra Ulubat nehri üzerine kurulan köprüden karsiya geçen Rumeli beyleri ve akinci tavcilari (timarli akincilar) gelip Sultan Murad’a bas egdiler.

Mustafa Çelebi kaçarken Biga çayi önüne gelerek mevsim sartlan geregi nehrin taskin olmasindan dolayi Biga kadisinin yardimiyla ve bir hayli altin karsiliginda geçidi bulup karsi tarafa geçmeye muvaffak olur. Sahile inen Mustafa Çelebi, orada bulunan gemilere binerek Gelibolu tarafina hareket eder. Giderken takip edilmemesi için Anadolu sahilinde ne kadar nakil vasitasi varsa hepsine el koyar. Gelibolu limanim da tahkim eden Mustafa Çelebi, Gelibolu’daki vasitalarin Anadolu sahiline geçmemeleri için onlari da karaya çektirmek suretiyle kendi konumunu emniyet altina alip sahillere muhafizlar tayin eder.

Böylece, harp etmeksizin savas alanina muzafferâne bir sekilde sahip olan Sultan Murad’in adamlari, kendisine hiç tereddüd göstermeden ve sicagi sicagina Mustafa Çelebi’nin takib edilip bu isin bitirilmesini teklif ederler. Ama Anadolu sahilinden, karsi sahile geçmek üzere onlara yardimci olacak bir vâsita da yoktu. Fakat Sultan Murad, daha önce anlastigi Foça Ceneviz Beyi Adorno’ya vaziyeti bildirerek derhal harp gemilerini göndermesini ister. Adorno, hazir durumda beklemekte olan yedi kadirga ile bogazi geçip Lapseki’ye gelir. Sultan Murad, bes yüz kadar maiyeti ile kadirgalarin en büyügüne biner. Diger kadirgalarda da Türk ve Frenk askerleri bulunuyordu. Gemilerle denizin ortasina gelindiginde Adorno, Sultan Murad’in önünde diz çökerek, sap madenleri sebebiyle Osmanli hazinesine olan borcunun bagislanmasini rica eder. Yirmi yedi bin Bizans altini tutan bu borç, Sultan Murad tarafindan aff edilerek Adorno’nun eline bir belge verilir. Gelibolu sahilinde bulunan Mustafa Çelebi, Ceneviz gemilerinin yaklastigini görünce Adorno’ya bir adam göndererek Murad’i karaya çikarmamasini, buna karsilik kendisine elli bin altin vermeyi teklif ettiyse de bu teklif red olunur.

Karaya çikmaya muvaffak olan Sultan Murad’in ordusu ile Mustafa Çelebi’nin ordusu arasinda meydana gelen muharebede Mustafa’nin kuvvetleri maglup olarak kaçarlar. Gelibolu kalesi, Sultan Murad’a teslim olur. Harp meydanindan sür’atle kaçan Mustafa Çelebi, nihayet Edirne’ye ulasir. Sarayda bulunan hazineyi alarak Eflâk tarafina dogru kaçmaya baslar. Üç gün kadar Gelibolu’da kalan Murad, kaleyi teslim aldiktan sonra süratle ve büyük bir ordu ile yoluna devam edip Edirne’ye girer.

Murad, Mustafa’yi takip etmek üzere seçme kuvvetler gönderir. Mustafa Çelebi, Sultan Murad kuvvetleri tarafindan süratle takip edilir. Bu kuvvetler, kendisini Edirne’nin kuzeyinde ve Tunca nehrinin kenarindaki Kizilagaç Yenicesi’nde yakalayarak Edirne’ye getirirler. Sultan Murad, Mustafa’nin herhangi bir sahis gibi umumi meydanda asilmasini emreder. Onun, bu sekilde meydanda asilmasi, kendisinin Osmanli sülalesinden olmadiginin belirtilmesi içindi. 825 (1422) yilinda Edirne’de asilarak öldürülen Mustafa Çelebi’nin Rumeli’deki hükümdarligi, takriben bir buçuk yil kadardir.

ISTANBUL KUSATMASI

Bizans Imparatoru Ikinci Manuel’in, Çelebi Sultan Mehmed’in vefatindan sonra Mustafa Çelebi’yi salivermesi ve onunla anlasarak Osmanli Devleti’nin basina büyük bir gaile açmasi, Sultan Murad’in kendisinden önce bes defa kusatilmis bulunan ve hiç birinde de alinamayan Istanbul, dolayisiyle Bizans problemine bir çare düsünmesine sebep olmustu. Mustafa Çelebi isyanini, fazla kardes kani dökülmeden basarili bir sekilde atlatan Murad, Bizans’in devamli surette oynadigi iki yüzlü rolüne son vermek istiyordu.

Sultan Murad’in, amcasina karsi olan galibiyeti, Bizans Imparatoru’nu korkutmustu. Mustafa Çelebi’yi serbest birakip onu Murad’la mücadeleye tahrik ederken, Osmanlilar’in senelerce kardes kavgalari ile kanlarini akitip zayiflayacaklarini düsünen imparatorun hesaplan tam anlamiyla gerçeklesmemisti. Halbuki bütün ricalara ve kendisine saglanmaya çalisilan menfaatlere ragmen Bizans Imparatoru Manuel, Mustafa Çelebi’ye yardimi daha kârli bulmus olacak ki, Ikinci Sultan Murad’in bütün tekliflerini red edecek ve hatta Sultan Murad’in elçisi olan Çandarlizâde Ibrahim Pasa’yi dinleme nezâketinde bile bulunmayacakti.

Gerçi Osmanlilar, baslangiçta imparatorun düsündügü sekilde ikiye ayrilmakla beraber, bu ikilik davasi, kisa sürmüs ve hemen hemen kansiz denecek sekilde sona ermisti. Hatta fazla zayiat verilmeden halledildiginden kuvvet kaybina da ugranilmamisti.

Mustafa Çelebi hadisesinin bastirildigi ve sehzadenin bertaraf edildigi haberini alan ihtiyar Manuel ile saltanat ortagi olan oglu VIII. Ioannis’i bir telas alir. Bu sebeple görünüste Murad’i tebrik etmek, fakat gerçekte durumu ögrenmek ve aradaki soguklugu giderip dostluga çevirmek için Bizans asilzâdelerinden Lakanas ve Marko Ganis adlarinda iki elçi gönderirler. Bu elçiler, bütün kabahati Bâyezid Pasa’ya yüklerler. Onlara göre Sultan Mehmed (Çelebi Mehmed)’in vasiyetine ragmen, Bâyezid, bu çocuklari vermedigi gibi elçileri de kovmustu. Sultan Murad, bu iddiada bulunan elçileri huzuruna kabul etmedigi gibi hediyelerini de red eder. Öyle anlasiliyor ki Sultan Murad ise Bizans’in bu iki yüzlülügüne kanmamis, baska devletlerden tebrik için gelen heyetleri kabul ettigi halde Istanbul ile ilgili hazirliklarini tamamlayincaya kadar Bizans elçilerini kabul etmemisti. Fakat bütün hazirliklarini tamamlayinca elçileri huzuruna çagirarak Imparatorlarinin yanina dönmelerini ve yirmi bin askerin basinda olarak cevabini bizzat kendisinin getirecegini söylemelerini emr etmisti.

Bu hareketle Sultan Murad, artik imparatora hesap sorma zamaninin geldigini kendisine bildirmis oluyordu. Gerçekten de hazirliklar tamamlandiktan sonra Sultan Murad 1422 senesi Haziran ayinda önce on bin kisilik bir kuvvet ile Mihaloglu Mehmed Bey’i Istanbul çevresini vurmak üzere göndermisti. Bunun arkasindan da bizzat kendisi yirmi bin kisilik bir ordu ile hareket eder. 20 Haziran’da Istanbul önüne gelen ordu, Yildizlikapi’dan Haliç’e kadar sehri karadan kusatir. Osmanli donanmasi da bu kusatmada hazir bulunur. Osmanli ordusunda top ta vardi. Surlara hücum etmek ve onlari asmak için sur yüksekliginde ve hatta bazan ondan daha yüksek tekerlekli kuleler yapilmisti. Bu kusatma daha öncekilere göre çok daha çetin, zorlu ve sistemli olmustu.

Bu kusatma ile Istanbul altinci defadir Müslüman Türkler tarafindan kusatiliyordu. Kusatmalarin ilk dördü Yildirim Bâyezid, besincisi Musa Çelebi tarafindan yapilmisti. Bizanslilar, her kusatilmada, Türklerin basina yeni yeni gaileler çikarip kurtuluslarini sagliyorlardi. Bundan önceki kusatmalarin en siddetlisi, Yildirim Bâyezid’in son kusatmasi idi. Fakat Timur belasi, Türkleri büyük bir felakete ugratirken, Bizansi da dördüncü muhasaradan kurtarmisti. Böylece Timur, Bizans’in ömrünü yarim asir kadar uzatmis oluyordu.

Osmanlilarin muhasarasindan, Imparator kadar Bizans halki da korkuya düstügünden Istanbul’da halk arasinda bazi dedikodular yayilmaya basladi. Bunlarin basinda, Çelebi Sultan Mehmed zamaninda, Osmanlilara elçilik vazifesi ile gönderilen Bizans’in taninmis sahsiyetlerinden ve ayni zamanda saray tercümani olan Teologos Koraks’in bu sefer ayni vazife ile Murad’a gönderilmemis olmasi, saray nazirinin hilesine baglaniyordu. Bu sebeple Imparator Manuel, halkin süphesini ortadan kaldirmak gayesiyle Teologos Koraks’i Istanbul önlerinde çadirlarini kurdurmus bulunan Sultan Murad’a gönderdi ise de Koraks bir sey elde edemeyerek gerisin geriye dönmüstü.

Bizans halkinin çektigi korku ve içinde bulundugu endisenin derecesi, ortalikta dolasan dedikodu ve rivayetlerden de belli oluyordu. Önemli sahsiyetlere karsi itimatsizligin bir ifadesi olan bu rivayetler, bazi kimselerin iskence ile öldürülmesine sebep oluyordu. Nitekim Sultan Murad’a elçi olarak gönderilen Teologos Koraks’in öldürülmesi, böyle bir rivayetin sonucunda gerçeklesmisti. Buna göre Koraks, idareciligini kendisine vermek sarti ile Murad’a sehri teslim etme sözü vermisti. O, Piyi (Silivri) kapisini açmak suretiyle Murad’in sehre girmesini saglayacakti. Bu dedikodu, Teologos Koraks’in, Murad’in yanindan dönüsünde tahkir edilmesine sebep oldu. Saray tercümani olan Koraks, Imparatorun huzurundan çikarken muhafiz askerler bagirip çagirarak Koraks’in idamini isterler. El ve ayaklari baglanan Koraks, askerlere teslim edilir. Askerler, Koraks’in üzerine çullanip onun gözlerini oyup vücudunu birçok yerinden yaralarlar. Bundan sonra bir zindana atilan Koraks, üç gün sonra oldugu yerde ölür. Evi de yagma edilip atese verilir.

Bizans içerisinde böyle hadiseler cereyan ederken, Sultan Murad da sehri almak için esasli tedbirler aliyordu. Ordunun muhasarasi baslamadan önce Mihaloglu Mehmed Bey’in emrindeki askerler Istanbul çevresini vurmuslardi. Sonra bizzat padisah, ordunun basina geçerek kusatmaya basladi. Istanbul kara tarafindan tamamen sarilmisti. Sehrin surlarinin çikis kapilarinin karsilarina siperler kazdirildi. Bu siperler, gayet kalin, sert ve saglam kiris ile kalaslardan insa edilmis olup surlara dönük cephelerine ok, mizrak ve tas gülleye karsi agaç dallarindan sira halinde koruyucu mahiyette bir takim sedler ilave edilmisti. Öyle ki Türk ordusu, bu kuvvetli siperler sayesinde Bizans surlarini delip tahrip edecegine inaniyordu. Murad’in yaptigi bu muhasara, o ana kadar Osmanlilar’in yapmis oldugu en büyük ve en siddetlilerindendi.

Sultan Murad, askerlerini gayretlendirmek ve onlarin sayilarini artirmak için Istanbul ve hazinelerinin askerlere birakilacagini ilan ettirdi. Bu haber üzerine orduya pek çok yerden katilmalar oldu.

Kusatmaya, Yildirim Bâyezid’in damadi Emir Sultan adi ile bilinen Seyh Semseddin Buharî de bes yüz dervis ve muhibbani ile katilmisti. O, askerlerin arasinda dolasarak manevî nüfuzu ile onlari cesaretlendiriyordu. Bu arada iç murakebeye dalarak ve dua ederek Istanbul surlarinin Murad’in önünde açilacagi zamani bekliyordu.

Emir Sultan, sonunda çadirindan çikarak 1422 Agustos’unun 24 Pazartesi günü Kostantiniyye’nin düsecegini söyledi. Bazi kaynaklarin ifadesine göre Emir Sultan, dedigi gün ve zamanda bir savas atina binmis oldugu halde sehre dogru ilerler. Seyh kilicini kinindan çekip “Allah, Muhammed” diye haykirarak atini sürer. O, askerin basinda idi. Arkasindan Altinkapi ile Odunkapisi arasinda yani sehrin kara tarafindan surunu çevreleyen büyük hat üzerinde savas basladi. Bu hücum esnasinda Imparator Manuel ölüm döseginde idi. Oglu Ioannis, Sen Roman kapisini savunan askerin basinda idi. Kostantiniyye’nin bütün halki bu tehlikeli günde silah altinda idi. Kadinlar ve çocuklar kiliç yerine tirpan kullaniyor, fiçilarin altlarindan kendilerine kalkan yapiyorlardi. Savasin en kizgin zamanlarinda bir taraftan kopan “Allah” ve “Muhammed” nadalarina karsi, Bizanslilarin söyledikleri “Hiristos” ve “Panaiya” kelimeleri isitiliyordu. Günes batarken savas hâlâ sürüp gidiyordu. Sonunda Osmanlilar, ordugâhlarina döndüler. Bizanslilar, Müslümanlarin çekilmelerini gökten inen “Panaiya”nm (Hz. Meryem) görünüsüne baglamislardi. Öylesine ki o devir müverrihlerinden Kanano’ya göre bunu bizzat Emir Sultan da görmüstü.

Istanbul, bu kusatmada da feth edilemedi. Sultan Murad, ordusunu Istanbul surlari önünden çekip kusatmayi kaldirdi. Böylece Istanbul, Imparatorun entrikalari sayesinde bir defa daha Osmanlilarin elinden kurtulmustu. Imparator Manuel, Bizans’in bundan önceki muhasaralarinda oldugu gibi, padisahin basina yeni gaileler açarak hükümdarin dikkatlerini baska bir yöne çekmeye çalismis ve bunda muvaffak da olmustu. O, Sultan Murad’in küçük kardesi ve Hamideli (Isparta) Sancak beyi Mustafa Çelebi’yi tesvik ederek sehzadenin saltanat davasina kalkmasina sebep olmustu. Iste bu yüzden Sultan Murad, Istanbul muhasarasini kaldirmak zorunda kalmisti.

Takriben iki ay kadar süren bu muhasaranin kaldirilmasi için, hücum günü olan 24 Agustos 1422′de, burçlar üzerinde görüldügü ve Osmanlilar’in bundan dolayi kusatmayi biraktiklari iddia edilen kadin hayaleti, bir hikâyeden ileri gidemez. Hükümdari, muhasaradan vaz geçiren sebep ne Bizans’i kurtarmaya gelen Hz. Meryem, ne de Bizans’in güçlü bir sekilde karsi koymasidir. Kusatmanin kaldirilmasinin gerçek sebebi, hükümdarin küçük kardesi Mustafa’nin, saltanat dâvasina kalkisip Iznik’e kadar gelmis olmasidir.

KÜÇÜK MUSTAFA ÇELEBI’NIN ISYANI

Küçük Mustafa, Çelebi Sultan Mehmed’in oglu olup babasinin sagliginda henüz on üç yasinda iken Hamideli sancak beyligine tayin edilmisti. Küçük Mustafa, babasinin ölümünü müteakip, Murad’in Osmanli tahtina geçmesi üzerine, öldürülmek korkusu yüzünden Karamanoglu’nun yanina kaçmisti. Sultan Murad, Istanbul muhasarasi ile mesgulken Bizans Imparatoru’nun el altindan tesvik ve ugrasilan sonucunda Anadolu’da saltanat iddiasina kalkismisti. Imparator, kusatmadan kurtulmak için sehzadenin lalasi Sarabdar Ilyas’a mektuplar yazarak külliyetli miktarda altin göndermisti ki, bunlarla asker toplayabilsin. Is bu kadarla da bitmeyecek ve Imparator, Küçük Mustafa’yi Istanbul’a getirtecekti. Istanbul’a gelen Küçük Mustafa, Manuel ve onun çocuklari ile görüsür. bu görüsmede, muvaffak oldugu takdirde imparatora karsi yapacagi fedakârlik hakkinda teminat verdikten sonra Rumlarin verdikleri kuvvetlerle Anadolu tarafina geçerek faaliyetlere baslar. Bu faaliyetleri esnasinda, daha basindan beri Osmanlilar’la çekisen Karamanoglu’nun Turgutlu Türkmenleri ile Germiyanoglu’nun kuvvetleri de kendisine iltihak eder. Sehzade Mustafa bu sekildeki bir iddia ile ortaya çikmakla, babasinin vasiyeti hilafina hareket etmis oluyordu.

Mustafa, topladigi kuvvetlerle Bursa üzerine yürür. Fakat Bursa halki, sehri ve kaleyi Mustafa’ya teslim etmek istemez. Bu sebeple kendisine, memleketin ileri gelenlerinden Ahi Yakub ile Ahi Hoskadem’i elçi olarak gönderir. Bunlar, Mustafa’ya para ve hediyeler takdim etmek suretiyle onu

Bursa’yi almaktan vaz geçirmeye çalisirlar. Elçiler, Sehzade Mustafa’nin kendisine vezir yaptigi ve bütün bu olaylara sebep olan Sarabdar Ilyas ile de görüsürler. Heyet, Bursalilarin Sultan Murad’a bey’at ettikleri için ona sadakatla bagli kalacaklarini ve gerekirse sehri müdafaa edeceklerini söyler. Ayrica, bir Osmanli sehrinin Karamanoglu’nun kuvvetleri ile vurulmasinin da dogru olmayacagini anlatir. Sarabdar Ilyas, heyetin bu teklifini kabul edince, Mustafa’nin ordusu oradan ayrilip Iznik tarafina dogru harekete geçer.

Sehzade Mustafa, Iznik kalesini kirk gün kadar kusatma altinda tutar. Firuz Bey’in oglu olan kale muhafizi Ali Bey, gelismelerden Sultan Murad’i haberdar eder. Pâdisah, kaleyi sulh yolu ile teslim etmesini bildirerek Mustafa orada mesgulken kendisinin yetisecegini yazar. Ayrica, küçük sehzadeyi alet edip kullanan Sarabdar Ilyas’i da ondan ayirmaya çalisir. Bunun gerçeklesmesi için Sarabdar Ilyas’a adamlar göndererek kendisini Anadolu beylerbeyligine tayin edecegini bildirir. Sarabdar’a gelen adam, beylerbeyilik beratini da yaninda getirmisti. Bu makama karsilik Sultan Murad, Sarabdar Ilyas’tan çok önemli bir hizmet bekliyordu. O da kendisi gelinceye kadar Sehzade Mustafa’nin kaçmasina engel olup onu oyalamasi idi.

Sarabdar Ilyas, tiynetini bir defa daha ortaya koymustu. Vaktiyle Çelebi Mehmed’in taraftari iken Süleyman’in vaad ettigi menfaat karsiliginda derhal Çelebi Mehmed’i birakarak karsi tarafa geçmisti. Bu defa da saf degistirmekte bir sakinca görmemisti. Anadolu beylerbeyligine kondugunu ögrenince kendisinden istenen seyleri büyük bir ustalikla basardi.

Ali Bey, Sultan Murad’dan aldigi talimat üzerine muhasaranin kirk gün uzamasindan dolayi halka ve sehre hiç bir zarar gelmeyecegine dair yeminli söz aldiktan sonra teslim olur. Sarabdar Ilyas da aldigi beylerbeyilik müjdesi üzerine sehirden ayrilmaz. Çandarlizâde Ibrahim Pasa’nin sarayina yerlesen Küçük Mustafa, timar ve memuriyetler vermek suretiyle hükümdarligini ilan etmis oluyordu. Böylece Osmanli mülkünde, yeniden ikinci bir hükümdar tehlikesi belirmisti. Âsikpasazâde bu hükümdarligi su ifadelerle nakleder:

“Iznik’te, Ibrahim Pasa’nin sarayina kondular. Etraftan gelip timar isteyene timar dahi verdiler. Hüküm ve hükümet ettiler.”

Sultan Murad, bütün gücü ile Istanbul’u kusatip feth etmek üzere iken, kardesi Küçük Mustafa’nin faaliyetleri üzerine, bazi tedbirler alarak kusatmayi kaldirmak zorunda kalir. Çünkü kardesinin hareketleri, memleketi ikiye bölmeye yönelikti. Bu ise daha tehlikeli bir durum arz ediyordu. Onun için derhal Gelibolu yolu ile Anadolu’ya geçip Iznik üzerine yürür. Sultan Murad’in bu yolculugu devam ederken Sehzade Mustafa’nin, Iznik’te kalmasini tehlikeli bulan Germiyan ve Turgutlu kuvvetlerinin komutanlari, onu buradan uzaklastirmaya çalisirlar. Onu tehlikeden korumak için Karaman, Germiyan veya Istanbul’a götürmek istedilerse de daha önce Sultan Murad’dan beylerbeyilik beratini almis olan Sarabdar Ilyas, çesitli bahaneler ileri sürerek buna mani olur.

Sultan Murad’in ordusu, yola çikisinin dokuzuncu günü gece geç saatlerde Iznik’e gelir. Henüz uyku mahmurlugunu atamamis ve Mustafa’ya bagli olan askerlerin saskin bakislari arasinda, sabahin erken saatlerinde açilan kapilardan Iznik’e girilir. O anda hamamda bulunan Küçük Mustafa, Mihaloglu tarafindan yakalanmak üzere iken Mustafa’nin beylerbeyi olan Taceddinoglu Mahmud Bey, efendisine bir at bulup onu kaçirmak ister. Fakat bunda muvaffak olamaz. Ama Mihaloglu’nu durdurup onunla vurusmaya baslar. Taceddinoglu ile Mihaloglu arasinda baslayan bu vurusma sonunda, her seyi idaresi altinda bulunduran ulu hakimin (Allah) ecel hükmü, Mihaloglu’nun sehadet beratini kanla yazip hakkini teslim eyleyecektir. Nitekim, attan düsürülen Mihaloglu ölümcül bir yara alir. Bundan bir kaç gün sonra da vefat eder. Mihaloglu’nu atindan düsürüp ölümüne sebep olan Taceddinoglu Mahmud Bey, daha sonra saklandigi yerde yakalanip Mihaloglu’nun adamlarina teslim edilecek ve onlar tarafindan öldürülecektir.

Sultan Murad’in, Iznik’i kusattigi ve Taceddinoglu ile Mihaloglu’nun vurustugu sirada firsat kollayan Sarabdar Ilyas, Mustafa Çelebi’yi yakalayip Murad’in, sehrin önünde bulunan Mirahor basisina teslim eder. Âsikpasazâde bu olayi da söyle verir:

“Bunlar bunda cenkte iken Sarabdar Ilyas, Mustafa’yi tuttu kucagina aldi. At üzerinde Mustafa “Hey lala, beni niçin tutarsin?” Hain Ilyas “Kardesine ileteyin” der. Mustafa “Beni kardesime iletme kim kardesim bana kiyar.” der. Sarabdar Ilyas sakin oldu. Aldi gitti Hüdavendigar’a karsi iletti.” Mustafa, padisahin emri ile Iznik disinda bir incir agacinin dibinde bogdurularak cesedi Bursa’ya gönderildi. Sehzade Mustafa, Bursa’da babasinin türbesine defn edildi.

Görüldügü gibi Küçük Sehzade Mustafa Çelebi hadisesi, amcasininkinden daha kisa ve daha kolay bir sekilde halledilmis oldu. Ikinci Murad, Istanbul muhasarasini kaldirmakla, kardesinin fazla taraftar toplamadan hakkindan gelip kendisine birakilmis olan Osmanli tahtini emniyete almak istiyordu. Onun, vakit kayb etmeden isyani ortadan kaldirmaya tesebbüs etmesi, memleketin ikiye bölünmesini ve beyhude yere kardes kaninin akitilmasini önlemis oldu. Böylece, Bizans’in bu son oyunu da basarisizlikla son bulmus, ama olan aldatilmis bulunan zavalli Küçük Sehzade Mustafa’ya olmustu. Bizans’tan menfaat temin eden ve küçük sehzadenin öldürülmesine sebep olan Sarabdar Ilyas ise yaptiklari için:

“Suretâ ben günahkâr oldum. Illa bu ikisi vilayette olsa zarar-i âmmdir. Ve biri dahi bu kim, ben efendim ogluna yaramaz is etmedim. Bu dünyanin murdarina bulasmadan sehid ettirdim. Ve hem cemi-i âlem rahat oldu. Ve hem bizden önden gelenler bu kanunu koymuslar” diyerek yaptigi fenaligi tevile çalismistir.

Sultan Murad, Sehzade Küçük Mustafa’nin gailesini bertaraf etmekle birükte benzer bir tehlikenin daha mevcud oldugunun farkinda idi. Bir daha kardes kaninin akitilmamasi ve ülkenin, Bizans gibi entrikaci bir devlet ile, varligini Osmanlilar’in zayiflamasina baglayan Karaman gibi bir beyligin oyuncagi haline gelmemesi için henüz ortaya çikmadan bu tehlike ve fitnenin ortadan kaldirilmasi gerekiyordu. Bunun için Sultan Murad, tarihi henüz kesin olmayan bir zamanda, Tokat kalesinde tuttugu Mahmud ve Yusuf adlarindaki iki kardesinin gözlerine mil çektirip onlari kör ettikten sonra anneleriyle birlikte Bursa’ya getirir. Idareleri için de kendilerine yüksek seviyeden maas baglatir.

CANDAROGLU ISFENDIYAR BEY ILE OLAN MÜCADELE ve IDARÎ DÜZENLEME

Karamanogullari’ndan sonra Anadolu Beylikleri’nin en kuvvetlilerinden plan Candarogullari, Karamanlilar gibi Osmanlilar’in en zor ve sikintili anlarindan faydalanmaya çalisan beyliklerden biri idi. Nitekim Candaroglu Isfendiyar Bey, Sultan Ikinci Murad’in amcasi Mustafa ve küçük kardesi Mustafa Çelebi’lerie mesgul oldugu ani firsat bilerek ondan yararlanmaya çalisarak Tosya, Çankiri ve Kalecik’i geri almisti. Halbuki buralar, daha önce Çelebi Sultan Mehmed zamanindaki gayretler sonucunda elde edilmis olup Osmanli himayesinde kalmak sartiyle Isfendiyar’in oglu Kasim Bey’e verilmisti. Isfendiyar Bey’in geri aldigi bu yerler, Osmanlilarin taraftan olan oglu Kasim’a ait yerlerdi. Isfendiyar Bey, bu topraklan almakla da yetinmeyip Tarakli Borlu denilen Safranbolu’yu alip Bolu’ya dogru uzanmisti. Bu arada Kasim Bey de Iznik hareketi esnasinda kaçip Sultan Murad’in yanina gelmisti. Sultan Murad, Küçük Sehzade Mustafa Çelebi olayini halledince Isfendiyar’a karsi kuvvet gönderdi. Kasim Bey de Osmanli kuvvetleri ile birlikte bulunuyordu. Osmanli ordusu Bolu’ya geldigi zaman Isfendiyar Bey’in ordusundaki Kasim Bey taraftarlari, efendilerinin bulundugu Osmanli ordusunun saflarina katilirlar. Böylece Isfendiyar Bey, büsbütün sarsilir. Bununla beraber savasi kabul etmekten baska çaresi de kalmamisti. Bu sebeple Bolu ile Gerede arasinda yapilan savasta maglub olup bozguna ugrar. Muharebenin karisikligi arasinda kendi Kapicibasisi Yahsi Bey tarafindan basina vurulan bir “bozdogan”la kulagi sagir olur. Zorlukla Sinop kalesine siginan Isfendiyar Bey artik sagirdi.

Candaroglu’nu takib eden Osmanli kuvvetleri, Kastamonu ile Bakir Küresini zapt ederler. Isfendiyar Bey, küçük oglu Murad Bey baskanliginda bir heyet vasitasiyle baris istemek zorunda kalir. O, bu barisi saglamak üzere Osmanli devlet adamlarina da ayri ayri mektuplar yazarak tavassutlarini ister. Bu arada torununun (Ibrahim Bey’in kizi) padisah tarafindan nikahlanmasini da teklif eder. Sultan Murad’in adamlari, barisilmasi için hükümdarlarina ricada bulunurlar. Bunun üzerine Sultan Murad, sulh yapmayi kabul etti.

Bu antlasma geregince Kasim Bey’e yerleri tekrar geri verilecek, Osmanlilarin aldiklari Kastamonu ile Bakir Küresi Isfendiyar Bey’e iade edilecekti. Fakat Isfendiyar Bey, Bakir Küresi hâsilatindan büyük bir kismini

Osmanli Devleti’ne verecek ve gerektigi zaman da Osmanli ordusuna asker gönderecekti (827 H./1423 M.).

Sultan Murad, bundan sonra bazi idarî tasarruflarda bulunup ondan sonra Edirne’ye dönmeye karar vermisti. Hükümdar ilân edildigi zaman henüz on sekiz yaslarinda bulunuyordu. Karsisinda da tehlikeli ve kuvvetli bir rakip olarak amcasi Mustafa vardi. Hükümdarliginin ilk senesi ümidsiz denecek kadar korkunçtu. Bununla beraber etrafinda ve kendisine sâdikane bir sekilde bagli olan Bâyezid, Ibrahim, Haci Ivaz Pasalarla Mihaloglu Mehmed Bey ve Kara Timurtas Pasa’nin vezirlik rütbesine kadar çikartilmis olan ogullan Ali, Umur ve Oruç Bey’ler bulunuyordu.

Daha önce de görüldügü gibi Bâyezid Pasa, Mustafa Çelebi hadisesinde Rumeli Beylerbeyi oldugu için onun üzerine gönderilmis, sonunda Düzme Mustafa tarafindan katl edilmisti.

Sultan Murad, küçük sehzade Mustafa Çelebi olayini halledince vezirleri ile maiyetindeki bazi mühim sahsiyetler arasinda mevcut rekabet ve geçimsizliklerin farkina varir. Devlet merkezinde fazla nüfuz sahibi kimselerin varligini kendi kudret ve hâkimiyeti için bir engel telakki etmis olmali ki, bunlarin bir kismini yeni vazifelerle merkezden uzaklastirma ihtiyacini duyar. Sultan Murad, Rumeli’ye dönmeden önce bu isi halletmeliydi. Bunun için Kara Timurtas Pasa’nin ogullarindan Umur Bey’i Kütahya’ya, Ali Bey’i Saruhan (Manisa) sancak beyligine gönderir. Oruç Bey’i de Anadolu Beylerbeyi yapar. Padisah, kendi lalasi olan Yörgüç Pasa’yi da Rumiye-i sugra valisi olarak Amasya’ya gönderir. Evrenoszâdeler ile Pasa Yigit oglu Turahan Bey ve Gümlü oglu gibi Rumeli beylerinin harp zamaninda padisahin maiyetinde birlesmeleri hariç baska zamanlarda Rumelideki vazife yerlerinde bulunuyorlardi. Onun için Rumeli beylerini ilgilendiren bir tedbire lüzum yoktu. Böylece divanda sadece Ibrahim Pasa ile Haci Ivaz Pasa kalmislardi.

Bu defa da iki vezir arasinda nüfuz rekabeti bas göstermisti. Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa, devletin kurulusu ile birlikte hizmete giren Çandarli hanedanindan olup babasi Hayreddin ve biraderi Ali Pasa’lar da bu vazifede bulunmuslardi. Ibrahim Pasa, Çelebi Sultan Mehmed’e olan sadakati ve tehlikeli zamanlardaki hizmeti ile taninmis olup Çelebi Mehmed zamaninda kadiaskerlik ve ikinci vezirlikte bulunmustu. Bâyezid Pasa’dan sonra birinci vezir olmustu.

Haci Ivaz Pasa da Çelebi Mehmed’in bütün savaslarina istirak etmis, Karamanog’lu’nun Bursa’yi muhasarasi sirasinda burayi müdafaa ve muhafazada sebat göstermisti. Mustafa Çelebi hadisesinde aldigi tedbirler ve yazdigi mektuplarla Mustafa Çelebi kuvvetlerinin dagilmasina sebep olmustu. Bu bakimdan büyük hizmetleri olan degerli bir sahsiyetti. Çelebi Mehmed zamaninda hürmet görmüs, Yesil Camiin plânlarini tertip ederek disardan memlekete sanatkârlar getirtmisti.

îste bu iki degerli vezir arasindaki rekabet, Haci Ivaz Pasa’nin sahneden çekilmesine sebep olmustu. Haci Ivaz Pasa’nin kul (yeniçeri) ile gizli münasebetlerde bulundugu, padisaha suikast yapacagi ve divana silahla geldigi Sultan Murad’a haber verilir. Bir gün divanda Padisah, Haci Ivaz Pasa’nin gögsüne eliyle dokunarak içinde zirh bulundugunu anlayip sebebini sorunca Haci Ivaz Pasa buna cevap veremez. Bu durum, söylenenlerin dogru olabilecegini hatirlattigi için gözlerine mil çekilmek suretiyle Bursa’da ikamete mecbur edilir. Bu olayin hangi tarihte oldugu kesin olmadigi gibi, hadisenin bir at gezintisi sirasinda cereyan ettigine dair rivayetler de bulunmaktadir. Bu hadiseden sonra Ibrahim Pasa rakipsiz kalmis ve padisahin kendisine tam anlamiyla güvenmesinden dolayi tamamen müstakil imis gibi is görmüstür. Haci Ivaz Pasa ise hicretin 831 (1428) yilinda Bursa’da vefat etmistir. Cenazesi Pinarbasi’nda Kuzgunluk mevkiine defn edilmistir.

Bu idarî düzenlemeden sonra padisah, Gelibolu üzerinden yeniden Rumeli’ye geçip Edirne’ye gelir. Sultan Murad, saltanatinin buhranli geçen ilk yillarini geride birakip devlet islerini idarî ve siyasî bir düzene kavusturduktan, ülke ve halkin problemlerine çözüm yollari bulduktan sonra biraz rahat bir nefes almaya baslar. Çünkü artik içerde taht kavgasina yeltenip ülkeyi bölünme noktasina getirecek kimse kalmamisti. Disariya göre ise Sultan Murad’in gücü, kendisinden çekinilir bir kuvvete ulasmisti. Bu bakimdan artik evlenip rahat bir nefes alabilirdi. Zira Isfendiyar Bey’in, bizzat padisaha vermeyi teklif ettigi torunu Hatice Alime Hanim’la evlenme zamani gelmisti. Bu sebeple padisah, gelini almak üzere Isfendiyar Bey’in sarayina Çasnigirbasi Elvan Bey, Tavasi Serafeddin Pasa ile Reyhan Pasa; kadinlardan Halil Pasa’nin dul esi ve padisahin Sah Ana diye hitab ettigi Germiyanoglu Yakub Bey’in hanimi ile daha birçok erkek ve kadini külliyetli miktarda mal ve esya ile gönderir. Bunlar “mihr-i muaccel”i takdim edip gelini getireceklerdi. Kastamonu’da sölenler tertipleyen Isfendiyar Bey de gelenleri rütbelerine göre agirlayip bir nice ikramda bulunur. Orada akd edilen dügün merasiminden sonra Isfendiyar Bey, torununu Halil Pasa ile Germiyanoglu Yakub Bey’in hanimlarina teslim ederek büyük bir merasimle ugurlar. Hicretin 828 (1424) yilinda gerçeklesen bu dügünün, Sultan Murad bakimindan Edirne’de mi yoksa Bursa’da mi yapildigi kesin olarak tesbit edilebilmis degildir. Zira kaynaklardan bir kismi bunun Edirne’de, bir kismi da Bursa’da olduguna dair bilgi vermektedir. Bazi kaynaklar ise Sultan Murad’in bulundugu yeri zikr etmezler. Uzunçarsili, Sultan Murad’in nikahladigi kizin adinin Hatice Sultan oldugunu hicrî, 906 (M. 1500) tarihli bir vakfiyesi bulundugundan, kabrinin Bursa’da Kükürtlü Kaplicasi’nin yakinindaki Hatice Sultan Türbesi denilen büyük bir türbede oldugunu, orada daha baska kabirlerin de bulundugunu, ne türbe kapisinda ne de diger kabirlerde bir kitabenin bulundugunu nakleder.

Sultan Murad, evlendigi yil içinde kiz kardeslerinden üçünün de dügünlerini yaptirir. Hemsirelerinden Sultan Hatun’u Isfendiyar Bey’in oglu Kasim Bey’e, Ayse Hatun’u bilahare Varna muharebesinde sehid düsecek olan Karaca Bey’e, Ayse Hatun’u da Çandarlizâde Ibrahim Pasa’nin oglu Mahmud Bey’e nikahlamisti. Bu dügünler vesilesiyle büyük ziyafetler veriliyor, fakir ve yoksullar doyuruluyor, dügüne istirak eden herkese ihsanlarda bulunuluyordu.

RUMELI’DE ISTIKRARIN saglanmasi

Candaroglu Isfendiyar Bey üzerine yapilan harekâti firsat bilen Eflâk voyvodasi Drakul, Silistre’yi geçip Osmanli topraklarina taarruz etmisti. Sultan Murad’in emri ile bu taarruza karsilik olmak üzere Firuz Bey de Eflâk’a siddetli bir akin yapmisti. Bu akinda Firuz Bey, Drakul’u maglub etti. Maglub olan Drakul iki senelik haraca karsilik bir miktar para ve bazi hediyeler verecegini taahhüd etti. Bu maglubiyetle Drakul, barisa zorlanmisti. Sultan Murad’in Anadolu’dan Edirne’ye gelmesi üzerine Drakul iki oglu ile birlikte bizzat Edirne’ye gelmis ve bagliligini arz edip iki yillik vergisini de takdim etmisti. Bunun üzerine yaptiklarina göz yumulan Drakul, yerinde kalmak üzere ülkesine gönderildi. Ama iki oglundan biri (veya ikisi) de rehin olarak Osmanli sarayinda alikonmustu. 1424 yilinda gerçeklesen bu barisla bölge nisbeten rahat ve huzura kavusmus oluyordu.

Bölgede istikrarin saglanmasina tesir eden âmillerden biri de süphesiz ki Bizans’la varilan antlasmadir. Gerek Düzme Mustafa, gerekse Küçük Mustafa olaylarini çikarip Sultan Murad’i ve ülkesini bir hayli yoran, kardes kaninin akitilmasina sebep olan Bizans, artik yapacak bir sey bulamadigi için Osmanlilar’la iyi geçinmek ihtiyacini hissetmisti. Zira aksi takdirde kendi ülkesi ve imparatorluklari tamamen elden gidebilirdi.

Bu dönemde, Bizans Imparatoru Manuel, henüz hayatta ise de çok yasli oldugundan sekiz dokuz seneden beri bütün isleri saltanat ortagi olan oglu VIII. Ioannis görüyordu. Ioannis, daha kötü bir duruma düsmemek için Sultan Murad’a müracaatla baris yapmak istedigini bildirir. Bunun için elçi olarak Lukas Notaras, Melahrinos ve Bizans tarihçisi Françes’i Sultan Murad’a gönderir. Yapilan anlasma geregince Bizans, her sene Osmanli hazinesine üçyüz bin akça veya otuz bin duka altini vermeyi kabul ettigi gibi, Misivri ve Terkos mintikalari hariç olmak üzere, daha önce Bizanslilara geçmis olan Karadeniz sahilindeki bütün yerler ile Selanik havalisinde bulunan Situnion ve Ustruma (Karasu) taraflarina ilaveten, Osmanlilar’in Zeytin dedikleri Izdin’i de terk ediyordu (28 Subat 1424).

Yine 1424 senesinde Sirp despotu Istefan (Etyen) Lazareviç, Edirne’ye gelip eski dostluk antlasmasini yeniledi. Onunla birlikte bir Türk heyeti Alman Imparatorlugu’na seçilmis olan Macar Krali Sigismond’u tebrike ve iki yillik bir mütareke müzakeresinde bulunmak için gönderildi. Buna göre Osmanli heyeti, hem Sigismond’un imparatorlugunu tebrik edecek, hem de iki yillik bir mütareke imzalayacakti. Osmanli hükümdari bu heyetle birlikte kiymetli hediyeler de göndermisti. Sigismond tarafindan kabul edilen Osmanli heyeti ile iki yillik bir baris antlasmasi imzalanir. Bu akitten sonra Sigismond, Osmanli padisahina ayni sekilde hediyeler gönderir.

Rumeli’de istikrarin saglanmasina sebep olan anlasmalar yapildiktan ve bölge harpsiz bir döneme girdikten sonra artik Anadolu’daki pürüzlerin ortadan kaldirilmasina sira geliyordu.

Çelebi Sultan Mehmed’in vefati ve iki Mustafa Çelebi’nin isyanlari zamaninda, daha önce Osmanli sarayinda rehin bulunan Mentese Beyi Ilyas Bey’in iki oglu Leys ile Ahmed kaçarak memleketlerine gelmis ve hükümdarlik yapmaya baslamislardi. Rumeli’deki durumu düzene sokan Sultan Murad, Mentese tarafina gelerek bu iki kardesi elde edip Tokat kalesine gönderdikten sonra beyligi tamamen ilhak etmisti. Hicrî 829 (M. 1425) tarihinden itibaren bu beylik artik tarihe karismisti.

IZMIROGLU CÜNEYD BEY’IN AKIBETI

Kaynaklarda Izmiroglu, Aydinoglu, bazan da Kara Cüneyd diye adlandirilan bu beyin babasi olan Ibrahim, Yildirim Bâyezid tarafindan Izmir’e subasi olarak tayin edilmisti. Ankara savasi sonrasinda çikan kardes kavgalari esnasinda Cüneyd Bey, önce Isa Çelebi’ye yardim etmis, arkasindan da Süleyman Çelebi ile birleserek onun tarafindan Ohri sancak beyligine getirilmisti. Kardesler arasindaki mücadeleden istifadeyi düsünen Cüneyd Bey’in bu dönemdeki faaliyetlerinden ilgili bölümlerde bahsedilmis ve hakkinda bilgi verilmisti.

Daha önce de temas edildigi gibi Cüneyd, Mustafa Çelebi (Düzme Mustafa) kuvvetleri ile Ulubat suyu kenarina kadar gelmisti. Burada, Sultan Murad tarafindan tatmin edilip Aydin beyligine döner. Bundan sonra bütün gayretiyle eski Aydinogullan topraklarini tamamen elde etmeye çalisir. Böylece Anadolu birligini yeniden bozma faaliyetlerine ön ayak olur. Osmanlilara olan bagliligi red edip Osmanli idarecileri ile ugrasmaya baslar. Bunun üzerine Sultan Murad, onu yola getirmek maksadiyla yeni Aydin ili beyi Yahsi Bey ile Anadolu Beylerbeyi Oruç Bey’i vazifelendirir. Ancak bu beyler Cüneyd’e karsi bir basari elde edemezler. Bu son muvaffakiyet üzerine Aydin Bey’i olarak harekete geçen Cüneyd, Anadolu beylerini ve Bizans’i Osmanlilar’in aleyhine tahrike baslar. O, bununla da yetinmeyerek Venedik ile de ticarî ve siyasî münasebetlere girisir. Bununla beraber Sultan Murad’in Anadolu Beylerbeyligine tayin ettigi Hamza Bey, bu meseleyi ciddi bir sekilde ele alarak Halil idaresinde gönderdigi kuvvetler, Cüneyd’i Akhisar civarinda maglub edip onu sigindigi Ipsili kalesinde kusatirlar. Cüneyd, Karamanoglu Ibrahim Bey’in yardimlarini saglamak maksadiyla gizlice onun yanina gidip bir miktar Karaman askeri ile döndüyse de, bilahare bu yardimci kuvvetlerin kaçmasi sonunda Sisam adasinin karsisinda bulunan Ipsili kalesinde oglu Bâyezid ile birlikte tutunmaya çalisir. Bu arada Bizans Imparatoru VIII. Ioannis ve Venedik ile temasa geçerek yeni bir saltanat müddeisini Selanik’e geçirip Rumeli’nde isyan çikarmayi tasarlar. Fakat Murad Bey, Cenevizliler’den kiralanan gemiler ile onu deniz tarafindan da sIkIstirdigmdan vaziyeti gittikçe kötülesmeye ve artik müdafaada bulunamayacak bir duruma gelir. Bunun üzerine Hamza Bey’e teslim olmak zorunda kalan Cüneyd, kanina girdigi insanlara karsilik 1425 yilinda öldürülür. Çanakkale hapishanesinde bulunan oglu Kurt Hasan ile kardesi Hamza Bey de ortadan kaldirilarak soyuna son verilir.

KARAMANOGLU MEHMED BEY’IN ANTALYA’YI KUSATMASI VE OGLU IBRAHIM BEY’IN OSMANLI HIMAYESINE GIRMESI

Ankara Muharebesi’nden sonra Timur tarafindan yeniden kurulan Karaman Beyligi’nin basina Alaeddin Ali Bey’in oglu Mehmed Bey tayin edilmis, kardesi Bengi Ali Bey de Mehmed Bey’in hâkimiyeti altinda olmak sartiyla Nigde ve havalisine getirilmisti. Mehmed Bey, Osmanlilar’dan çekindigi için bir ara Memlûk sultaninin himayesini kabul etmisti. Fakat Memlûk Devleti’ne ait bazi yerlere el uzattigi için o devletle de arasi açilmisti. Gerçekten de Tarsus kusatmasi yüzünden Memlûklularla arasi açilan Karamanoglu Mehmed Bey, önce Nigde’ye hâkim bulunan kardesi Bengi Ali Bey, sonra da Dulkadiroglu Nasirüddin Mehmed Bey’le giristigi mücadeleyi kayb etmis ve Dulkadirliler tarafindan esir alinarak Kahire’ye gönderilmisti. Memlûk Sultani Melik Müeyyed Seyh, gerek Bursa’da, gerekse Tarsus ve Kayseri’de giristigi taskin hareketlerinden dolayi Karamanoglu Mehmed Bey’i azarlayip hapse attirmisti. Onun yerine de Karaman hükümdari olmak isteyen Nigde hâkimi Bengi Ali Bey’i destekleyerek onun hükümranligini tanimisti. Böylece Bengi Ali Bey, Karaman hükümdari olmustu. Fakat Memlûk sultani Melik Müeyyed’in ölümünden biraz sonra hükümdarligi elde eden Seyfeddin Tatar, Mehmed Bey’i serbest birakarak memleketine gönderir. Bengi Ali Bey, Mehmed Bey’in idareyi tekrar ele geçirmesi üzerine yeniden Nigde’ye çekilir.

Bilindigi gibi Ankara Muharebesi’nden sonra Antalya ve Korkuteli ile civari, Timur tarafindan Hamidoglu Osman Bey’e verilmisti. Osman Bey, Antalya’yi Osmanlilar’dan alamamis ise de Korkuteli taraflarinda hüküm sürüyor ve Antalya’yi da elde etmek için çare ariyordu.

Gerek Çelebi Sultan Mehmed’in ölümü, gerekse Mustafa Çelebiler isyanin, meydana getirdigi karisikliklardan istifade etmek isteyen Hamidoglu Osman Bey, Antalya’yi zapt etmek istemis, fakat bu ise tek basina gücünün yetmeyecegini anlayinca Karamanoglu ile birlikte hareket etmeye karar vermisti.

O dönemde, Osmanlilarin Antalya Sancak beyi olan Firuz Bey oglu Hamza Bey, bu birlesmeye mani olmak ve dolayisiyla sancagini kurtarmak için henüz iki kuvvet birlesmeden önce Korkuteli’nde bulunan Osman Bey’in kuvvetlerine baskin yapmis, Hamidoglu da bu müsademe esnasinda öldürülmüstü. Bu olaydan sonra Karamanoglu Mehmed Bey, Antalya önüne gelip kaleyi karadan kusatmisti. Bu sirada kaleden atilan bir gülle, Karamanoglu’na isabet ederek ölümüne sebep olmustu. Böylece Antalya, hem muhasara hem de isgalden kurtulmustu. Karaman ordusunda bulunan Mehmed Bey’in büyük oglu Ibrahim Bey, babasinin cenazesini alarak Karaman ordusuyla birlikte dönmüs ve Mehmed Bey’in cenazesini Larende’ye (Karaman) defn etmisti (27 Safer 826/9 Subat 1423).

Mehmed Bey’in ölümü üzerine yaninda bulunan ogullarindan Ali Bey, aralarindaki saltanat rekabeti yüzünden askerin Ibrahim Bey’i istedigini görünce kaçip Antalya kalesine siginir. Ibrahim Bey ve diger kardesi Isa Bey ise babalarinin cenazesini alip memleketlerine dönerler. Fakat Mehmed Bey’in kardesi Bengi Ali Bey, kardesinin öldügünü ögrenince Konya’ya gelip hükümdarligini ilân etmisti. Bunun üzerine Ibrahim ve Isa Beyler, babalarinin cenazesini defn ettikten sonra Osmanlilar’a siginmak zorunda kalmislardi.

Bu arada Antalya sancak beyi olan Hamza Bey de Karamanoglu Mehmed’in ölümünü ve Antalya’nin kurtuldugunu, kendisine iltica etmis olan Mehmed Bey’in oglu Ali Bey’le Sultan Murad’a arz etmisti.

Ibrahim Bey, amcasi Bengi Ali Bey’in yerine hükümdar olmak üzere Sultan Murad’in yardimini istemisti. Sultan Murad, eskiden beri aralarinda bulunan akrabaligi kuvvetlendirmek için Ibrahim Bey’le kardesleri Ali ve Isa’ya birer kiz kardeslerini vererek onlari kendine baglamaya çalisir. Osmanli siyasetine uygun düsen bu davranisla Sultan Murad, aradaki eski düsmanliklari ortadan kaldirmayi hedefliyordu. Bu düsmanligi tamamen yok etmek için onlarin her birine Rumeli’nde birer sancak da vermisti. Bu arada Ibrahim Bey’e kuvvet verip onun Konya ve Larende üzerine yürümesini saglayan Sultan Murad’in bu kuvveti sayesinde Ibrahim Bey, amcasini kaçirip Konya’da Karaman Beyligi’ne hâkim oldu. Fakat bunun karsiliginda da daha önce Osmanlilara ait olup Timur tarafindan Karamanogullari’na verilmis olan bazi yerleri (Hamideli Beysehir) eski sahiplerine yani Osmanlilar’a terk etmeye razi oldu (1424).

Sultan Ikinci Murad, gerek Rumeli, gerekse Anadolu’da kismen baris, kismen de mücadelelerle sagladigi sükûnetin devam etmesi için daha bazi islerin yapilmasi gerektigine inaniyordu. Nitekim Amasya, Tokat ve Canik havalisindeki yerlerde bir takim küçük Türkmen aile ve asiretleri vardi. Bunlar, gerek bulunduklari kalelerinin sarp olusu, gerekse devletin baska bölgelerde mesgul olmasindan istifade ile zaman zaman çevrelerini vurup eskiyalik ediyorlardi. Halk, bu yüzden bir hayli sIkInti çekiyordu. Hatta Solakzâde’nin ifadesine göre, insanlar bunlarin yüzünden evlerinden çikamaz hâle gelmislerdi. Bunlarin normal bir hale gelmesi ve geregi gibi idareleri devleti bir hayli mesgul ediyordu. Bu yerli Türkmen ailelerinden bir kismi, Ankara muharebesinden sonra Çelebi Sultan Mehmed tarafindan ortadan kaldirilmis ise de büyük bir grubu faaliyetlerine devam ediyordu. Sultan ikinci Murad, lalasi Yörgüç Pasa’nin faaliyetleri sonucunda bunlarin büyük bir kismini ortadan kaldirmaya muvaffak olmustur.

GERMIYANLI MÜLKÜNÜN OSMANLI’YA VASIYETI

Daha önce, Yildirim Bâyezid tarafindan zapt edilmis bulunan Germiyan Beyligi, Ankara Muharebesi’nden sonra yeniden dirilttirilen diger Anadolu beylikleri gibi o da tekrar bagimsizligina kavusmustu. Germiyanoglu Ikinci Yakub Bey de ülkesine yeniden sahip olmustu. Yakub Bey, “Fetret Dönemi” diye bilinen sehzadelerin mücadeleleri esnasinda Çelebi Sultan Mehmed tarafini tutmustu. Bir ara Karamanoglu’nun tecavüzüne maruz kaldiysa da Çelebi Sultan Mehmed’in, Karamanoglu’nu yenmesi üzerine Yakub Bey, Osmanlilar’in himayesinde devletini idare etmisti.

Kiz kardesinin oglu olan Çelebi Sultan Mehmed’in ölümü üzerine Yakub Bey, Osmanlilar’daki saltanat degisikliginden istifadeye yeltendi. Bu yüzden Sultan Ikinci Murad’in kardesi ve Hamideli Sancakbeyi Mustafa Çelebi’ye meyl ederek Karamanoglu ile birlikte Mustafa’ya kuvvet verip yardim eder. Bununla beraber Sultan Murad, Yakub Bey aleyhinde hiç bir harekette bulunmuyordu. O da son anlarina kadar beyligini muhafaza etmisti. Hatta Osmanli hükümdari, “Sah Ana” diye hitab ettigi Yakub Bey’in esini, Candaroglu Isfendiyar Bey’in torununu alacagi zaman gelini getirmeye göndermisti.

Erkek evladi bulunmayan Yakub Bey, kiz kardesinin torunu olan Murad’i gün geçtikçe sevmeye baslar. Bu sevgi, erkek evladinin olmayisi ve Osmanlilar’in ileride büyük bir devlet haline gelecegini sezmesi üzerine onun, ülkesini Osmanlilar’a vasiyet etmesine sebep oldu.

Bu sebepledir ki, ilerlemis yasina ragmen Edirne’de bulunan padisahi ziyaret etmek ister. Bu gaye ile yola çikan Yakub Bey, Bursa’ya gelir. Oradan Çanakkale Bogazi’na kadar giderek Gelibolu’da Rumeli yakasina ayak basar. Ikinci Murad, Yakub Bey’i karsilamak için Meriç ve Ergene üzerinde insa ettirmekte oldugu köprü sahasina kadar gelir. Bu vesile ile Sirbistan siniri valisi Ishak Bey’in idaresinde orada yaptirmakta oldugu köprünün insaat durumunu görme imkânini da elde eder. Yüz yetmis kemer üzerine kurulan ve hâlen Uzunköprü ilçesine adini vermis bulunan bu köprü, yapilis tarzindaki özellikten dolayi Ikinci Murad’in sultanlik çaginda kurulmus binalar arasinda ilk plânda yer alir.

Yakub Bey, geçtigi bütün yollarda oldugu gibi Edirne’de de hürmet ve itibar görür. Padisah, onu yasinin büyüklügüne ve mevkiine lâyik bir hürmetle karsilar. Yakub Bey, Edirne’de misafir bulundugu siralarda büyük senlikler yapilir. Devrin en büyük hekim ve sairlerinden olan Seyhî, mihmandar sifati ile onun maiyetine verilir. Seyhî, gezmelerinde ona refakat etmeye ve arzularinin en küçügüne kadar bütün isteklerinin yerine getirilmesine memur edilmisti.

Bu söhretli misafir, gördügü misafirperverlikten dolayi minnettar olarak ülkesine döner. Sultan Murad’in, emrine verdigi askere karsi o kadar cömertçe davranir ki, Gelibolu’ya ulastigi sirada parasi tükenir. O zaman padisaha bir mektup yazarak durum ve ihtiyacini bildirir. Sultan Murad, Germiyan Beyi’nin mektubunu okudugu zaman:

“Cenab-i Hak, Germiyan Beyi’ni bize öyle bir kardes olmak üzere göndermis ki, kendi gelirinden baska bizimkileri de yiyor.” diyerek derhal onun sanina lâyik olacak sekilde bir miktar para gönderir.

Ikinci Murad’i ziyaret ettigi sirada seksenini bulmus olan Yakub Bey, ilk karsilasmada Sultan Murad’in elini öpmek istediyse de padisah elini vermez. Karsilikli öpüsüp musafaha ederler. Yakub Bey, ziyaretinin sebebini anlatarak içten gelen arzusunu sifahî (agizdan) arz ile ölümünden sonra memleketini padisaha vasiyet eyler. O, ülkesini kizkardeslerinin çocuklarina birakmak istemiyordu.

Edirne’de bir ay kadar kalan Yakub Bey, Kütahya’ya dönüsünden bir sene sonra 832 Rebiülahir (1429 Ocak)’ta vefat ederek Kütahya’da yaptirmis oldugu imâret mescidi mihrabinin arkasina defnedilir. Yaninda zevcesi Pasa Kerime Hanim da vardir. Yakub Bey, hastalandigi sirada yazdirip Ikinci Murad’a gönderdigi vasiyetnâmesinde ülkesini Osmanlilara vasiyet eyleyip terk ettigini tekrarlamisti. Böylece Yakub Bey’in vasiyeti üzerine beyligi, Osmanli idaresine girmisti. Buranin sancak beyligine de Kara Timurtas Pasa’nin torunu ve Umur Bey’in oglu Osman Bey tayin edilmistir.

Aradaki fasilalar hariç olmak üzere takriben otuz sene kadar Germiyan hükümdari olan Yakub Bey, çok cömert bir insandi. Bilginleri seven bir kimse olarak Yakub Bey, sarayinda pek çok sair, edip, bilgin ve tabibin bulunmasini saglamistir. Edirne’de kendisine mihmandar olarak tayin edilen Seyhu’s-Suara Seyhî Sinan da bizzat kendi himayesinde yetisen ve sonradan Osmanlilar’in hizmetine giren bir kimse idi.

O, ilim ve fikir adamlarini himaye hususunda babasinin izini takib etmisti. Türkçe’nin gelismesine hizmet etmis, meshur ilk Türkçe imâret vakfiyesini güzel bir yazi ile hak ettirerek imâretin duvarina koydurmustu.

Çok cömert, eli açik, ihsani bol bir kimse olan Yakub Bey, Bursa’ya geldigi zaman Osman, Orhan, Yildirim Bâyezid ve Çelebi Sultan Mehmed’in türbelerini ziyaret eder. Bu esnada henüz hayatta bulunan Emir Sultan’i da ziyaret ederek elini öper.

SIRBISTAN VE GÜVERCINLIK KALESI MESELESI

Sirbistan, Birinci Kosova muharebesinden beri Osmanlilar’in nüfuzu altinda idi. Ankara muharebesinden sonra Sirbistan himayeden çikmamakla beraber kendi lehine bazi tavizler elde etmisti. Kosova muharebesinde öldürülen Lazar’in yerine Stefan Lazareviç (1389-1427) Sirp despotluguna getirildi. Stefan Lazareviç, Temmuz 1427 senesinde evlad birakmadan ölünce onun yerine kiz kardesinin oglu Jorj Brankoviç, Sirp despotu oldu. Osmanli tarihlerinde Vilk (babasinin adi Vulk) oglu diye bahs edilen Jorj Brankoviç’in Sirp despotu olur olmaz bazi kalelerini Macarlara terk etmesi, Osmanlilar ile Sirp ve Macarlar arasinda bazi çatismalarin çikmasina sebep oldu. Bu adam, selefi ve Osmanli dostu olan Lazareviç’in gütmekte oldugu siyaseti terk ederek gerektiginde Osmanlilar’a karsi kendini müdafaa etmek ve Türk taarruzlarini kuzeye yani Macaristan’a geçirmemek için hem Alman Imparatoru hem de Macaristan Krali olan Sigismond’a kendi topraklarindan bazi mühim yerleri vermisti. Bu yerlerden birisi de Sirplarin merkezi olan Semendire ile Orsova arasinda ve Tuna nehri kenarindaki Golumbaç (Kolombaç) idi. Osmanlilar buraya “Güvercinlik” diyorlardi. Halbuki eski despot Stefan Lazareviç, ölmeden önce burayi on iki bin duka altin borcuna karsilik “boyar” yani beylerinden birisine rehin olarak vermisti. Belgrad’i isgal eden Sigismond, parayi ödemeden Kolombaç’i da almak isteyince, boyar kaleyi Osmanlilar’a terk etti

Sigismond’un, Macaristan’a açilan yollar üzerinde önemli ve stratejik bir mevkide bulunan Güvercinligi zorla almak istemesi üzerine Sultan Murad, kalenin müdafaasina kosar. Macadar bir basari elde edemedikleri gibi Sigismond da ölüm tehlikesi geçirerek bir fedaisi sayesinde zor kurtulmustu. Sigismond, muvaffak olamayinca Osmanlilarla anlasmak zorunda kalir ve Güvercinlik’in Osmanlilar’a geçmesini kabul eder.

Belgrad’in Macarlara verilmesi üzerine hükümet merkezini daha önce Semendir’e nakl etmis olan Jorj Brankoviç, Sigismond’un basarisiz oldugunu görünce ondan ümidini keserek Osmanlilar’la anlasmaya çalisir. Varilan anlasmaya göre o, her sene Osmanli hazinesine elli bin duka altin vermeyi, Macarlarla münasebetlerini kesmeyi ve padisah istedigi zaman Osmanli ordusuna asker göndermeyi kabul eder.

Sultan Murad, Edirne’ye döndügü zaman hükümdarlara nâmeler göndererek yeni fetihlerini bildirir. Güvercinlik ve Krusevaç gibi kalelerin ele geçirilmesiyle Osmanli sinirlari, Sirbistan’in kuzeyinde yeni gelismeler kayd etmisti. Güvercinlik, Macaristan’a açilan yollar üzerinde oldugu gibi bilhassa Sirbistan’in müdafaa ve elde tutulmasina yarayacak bir mevki isgal ediyordu. Onun içindir ki, zaptindan on alti yil sonra Segedin muahedesi yapilirken Güvercinlik üzerinde bir hayli durulacaktir. Macaristan bakimindan çok önemli bir üs olarak kabul edildigi için burasi, her firsatta Macarlar tarafindan gözetlenecektir. Hatta Fatih Sultan Mehmed, 1473 senesinde Uzun Hasan’a karsi sefere giderken Macar elçisi Padisahin ve dolayisiyla Osmanlilarin bu müskül durumundan yararlanarak Güvercinlik’in terkini veya kalesinin yikilmasini isteyecektir.

SELÂNIK VE YANYA’NIN FETHI

Birinci Murad zamaninda kusatilip alinamayan, fakat hicrî 791 (M. 1394) yilinda Yildirim Bâyezid tarafindan zapt edilen Selânik, Ankara Muharebesi’nden sonra Bizans Imparatoru ile uyusmak isteyen Emir Süleyman tarafindan Bizanslilara terk edilmisti. Selânik sehrinin, Osmanlilar tarafindan ilk defa olarak fethi ve bilahare tekrar Rumlarin eline geçisine dair bilgiler, Yildirim Bâyezid dönemi hadiseleri arasinda zikr edilmisti.

Osmanlilar’in saltanat degisikligi ve buna bagli olarak çikan taht kavgalari fitnesi ortadan kalkip tehlikeli durumlarinin düzelmesinden sonra sira daha önce ellerine geçmis olan Selânik’in yeniden elde edilmesine gelmisti. Bunun için Sultan Murad, Evrenoszâdelerle Turahan Bey komutasindaki ordusuyla Selânik’i muhasara ettirmisti. Bu sirada Manuel’in oglu Andronikos, Selânik valiliginde bulunuyordu. Muhasara yüzünden sikintiya düsen halk, Andronikos’un muvafakati olsun olmasin, kendilerine yiyecek vermek ve sehri mamur hale getirmek sartiyla Venediklilere satmaya karar verir. Venedikliler, kendilerine sadik kalmak sartiyle Selânikliler’in tekliflerini kabul ile elli bin duka altin karsiliginda Selânik’i satin alirlar. Böylece Selânik halki, para karsiliginda kendilerini yabanci bir millete satarken, Venedikliler de kan yerine keselerinden para dökerek Ege kiyilarinin en mühim sehirlerinden birine sahip olurlar. Bu esnada zaten hasta olan Andronikos da Venedikliler’ce Mora’ya gönderir (H. 826 / M. 1423).

Sultan II. Murad, Selânik’in Venedikliler’in eline geçmesini istememisti. Fakat o sirada daha pürüzlü ve önemli isler oldugundan ses çikarmamis ve uygun bir zaman gözetlemeyi uygun görmüstü. Sultan Murad, 1426 yilinda Ayasolug’a giderek orada bulundugu sirada Midilli, Sakiz ve Rodos ile eski antlasmalari yeniledigi zaman Venediklilerin Selânik’i almalarindan dolayi bunlarla olan muahedeyi yenilemeyerek Venedik elçisini geri çevirmisti.

Padisah, buradaki islermi yoluna koyduktan sonra Edirne’ye döner. Venedikliler yeni bir heyet göndererek muahedeleri yenilemek istedilerse de padisah: “Selânik, babamdan kalma mülkümdür. Büyük babam Bâyezid bazusunun kuvvetiyle burasini Rumlardan aldi, eger oranin idaresi Rumlarin elinde bulunsaydi, bunlara haksizlik ettigimi belki iddia edebilirlerdi. Siz ise Italya’dan gelen Latinlersiniz. Buralara sokulmaniza sebep ne? Ya arzunuzla oradan .çekiliniz, ya da hemen gelirim” cevabini verir. Böylece elçiler bir is göremeden geriye dönerler. Osmanlilar’in bu sekildeki kesin tutumu üzerine Venedikliler, ilk günlerden itibaren isi diplomatik yollarla ve gürültüsüz atlatmaya çalisirlar. Sultan Murad’a defalarca elçi gönderirler ama bu çabalarin hiç birisi Sultan Murad’i bu oldu bitti karsisinda yumusatamaz. Bu arada Venedikliler, sehrin zapti kadar garip ve tuhaf olan bir muameleye bas vurarak bizzat Bizanslilarin tavassutunu temin ederler. Padisah, imparatorun bu tavassutunu çok garip bulmustu. Ioannis’in göndermis oldugu Nikola de Gona ve Frangopulos adlarindaki elçilerine, sayet Selânik imparatora ait olsaydi orayi hiç bir zaman zapt etmek istemeyecegini, fakat Venediklilerin, imparatorun arazisi ile kendi topraklan arasina yerlesmesine de müsaade edemeyecegini söyleyerek anlari da geri gönderir.

Bu müzakereler esnasinda sefer hazirliklarini da ihmal etmeyen Sultan Murad, 1430 senesi Subatinin ortalarinda Edirne’den Serez’e gelir. Burada Anadolu Beylerbeyi olan Hamza Bey komutasindaki Anadolu kuvvetleri ile Sinan Bey komutasindaki Rumeli kuvvetlerini bir araya getirir. Kendisi Serez’de kalarak Hamza Bey’i ileriye gönderir. Bütün kusatma hazirliklari yapildiktan sonra Venedik valisinden sehrin teslimini ister. Fakat Venedik valisi bunu red eder. Bunun üzerine Hamza Bey sehri topla dövmeye baslar. Selânikliler, Venedikliler’den donanma ve yardim istedilerse de bu yardim gerçeklesmedi. Muhasara karargahina gelen Sultan Murad, sehrin bir an önce düsmesini istiyordu. Venedikliler Rumlara itimad edemediklerinden kendi askerlerini Rumlarin arasina dagitmislardi. Bu sekilde sehir müdafaa edilirken Rumlarin gevsekligini ve icabinda karsi tarafla anlasmalarini önlemeyi düsünüyorlardi.

Umumi hücumla alindigi takdirde sehrin zarar ve tahribata ugrayacagini hesaplayan Hamza Bey, hem buna mani olmak, hem de fazla zahmet çekilmeden fethi mümkün kilmak için surlardan içeriye adamlar soktu. Sayet Venedikliler, Rumlardan gelebilecek bir hainligin önünü almak üzere önceden gerekli tedbirleri almamis olsalardi belki de Hamza Bey’in adamlari gayelerine ulasacaklardi. Buna meydan vermemek düsüncesi ile Venedikliler, her Rum askerinin yanina degisik memleketlerden ücretle topladiklari adamlardan kurulu yagmaci (Butineur) denilen askerden birini koymuslardi. Ayrica Hamza’nin oklarinin ucuna mektuplar sararak Rumlari sehir kapilarini açmaya tesvik etmesi, buna karsilik kendilerine hürriyet ve himaye vaad etmesi de bir sonuç vermedi. Çünkü Venediklilerin çok siki tedbirler almalari üzerine sehre sokulan adamlarla içeriye firlatilan mektuplarin, Rumlar üzerindeki tesirleri önlenmisti.

26 Subat gecesi meydana gelen depremde halk büyük bir heyecan yasadi. Fakat Venediklilerin çabasi sonucunda bu korku ve heyecan giderilerek müdafaa daha bir güç kazandi. Rumlar, Venediklilere mecburen itaat ediyorlardi. Hamza Bey’in tekliflerini kabul etmeyen Venedikliler’e karsi padisah, hücuma karar verir. Bu, sehrin zapt edildigi zaman, âdet oldugu üzere yagmaya ugramasi demekti. Hükümdar böyle bir karar almak zorunda kalmisti. Çünkü daha önceki bütün baris ve teslim çagrilari cevapsiz kalmisti.

28 Subat’i 1 Mart’a baglayan gece, Selânik halki arasinda genel hücumun ertesi gün yapilacagi söylentileri dolasmaya baslar. Bunun üzerine halk, kalabalik topluluklar halinde kiliselerde toplanmaya basladi. En fazla kalabalik ise Aziz Dimitrios’un tabutu bulunan ve içinde devamli olarak “kutsal yag” akan kilisede toplanmisti. O gün aksama dogru, Osmanlilar’in, limandaki üç Venedik kadirgasini yakmasi, Venedikliler arasinda büyük bir korkunun meydana gelmesine sebep oldu. Bu yüzden bütün askerlerini kaleden çekip gemilere bindirdiler. Venediklilerin, sehrin savunmasindan ayrilmalari, Rumlari büsbütün perisan etmisti. Bu yüzden onlardan da bulunduklari mevzileri terk edenler oldu. Ertesi gün safakla baslayan genel hücum sonunda Osmanli askeri sehre girmeye basladi. Bu esnada Selânik halkindan bazilari, gruplar halinde Venedik kadirgalarina binmek istedilerse de bunlar, Venedikliler tarafindan gemilere alinmazlar. Selânik sehrini para karsiligi alan Venedikliler, sadece sehrin ticaretini düsünüyorlardi. Zira Selânik, Ege Denizi’nde ticarî mevkii parlak bir sehirdi. Fakat orada barinamayacaklarini anladiklari zaman dindaslari olan Rumlari, Müslüman olan Osmanlilar’a terk etmekten çekinmemislerdi.

Öyle anlasiliyor ki sehrin umumî bir hücumla alinacagi söylentileri bosu bosuna çikarilmis bir iddia degildi. Zira Mart ayinin ikinci günü sato tarafindan yapilan siddetli bir hücum ve merdivenlerle üzerlerine çikilan surlarin isgali sonunda, kale kapilarinin açilmasi ile sehir zapt edildi (27 Receb 833/2 Mart 1430). Selânik’in düsmesi, Avrupa ve bilhassa Venedik’te büyük üzüntülere sebep olmustu.

Selânik zapt edilince Sultan Murad, Vardar Yenicesi ile diger sehirlerden Türk aileler getirterek buraya iskân ettirir. Bu politikasi ile o, sehrin Müslüman Türk hüviyeti kazanmasina çalisiyordu. O, sadece iskân ile yetinmiyerek buraya yerlestirilenler için bazi imkânlar da sagliyordu. Bu sebeple Aya Dimitri (Sen Dimitrios) kilisesi hariç olmak üzere diger bütün kiliseleri camiye tahvil ettirir. Hammer’in ifadesine göre bazi kiliseleri de yiktirip onlarin malzemesinden sehrin ortasinda bir Türk hamami yaptirir.

Böylece Müslümanlarin rahat ibadet etmeleri ve diger sosyal tesislerden istifade etmelerini saglamisti.

Osmanli kaynaklan, Selânik’in kirk günlük bir kusatma sonunda zapt edildigini yazarlarsa da yabanci kaynaklarda buranin daha kisa bir sürede zaptedildigi bildirilmektedir. Subat ortalarinda baslayan kusatma, 2 Mart’ta sona erdigine göre bu sürenin çok daha az oldugu anlasilmaktadir.

Selânik muhasarasi devam ederken, Amiral Andrea Moceniko komutasindaki Venedik donanmasi, Gelibolu’yu zapt etmek için ugrastiysa da bunda basarili olamadigi gibi gemi bakimindan da zayiata ugradi. Zira henüz emekleme durumunda bulunmasina ragmen Osmanli donanmasi, onlarin basarili olmasina ve Gelibolu’yu ele geçirmelerine engel olmustu.

Amiral Moceniko’nun yerine geçen Silvestr Morisini Selânik’in intikamini almak için 1431 yilinda Çanakkale bogazinin Anadolu yakasindaki istihkamlara ani bir baskinda bulunarak ele geçirdigi muhafizlari öldürmüs, surlarini da tahrib etmisti. Bundan sonra Sultan Murad ile Venedikliler arasinda Gelibolu’da bir muahede imzalanir. Bu muahede ile Selânik’in Osmanlilar’a terk edildigi belgelendirilip kabul ediliyordu. Dukas’in ifadesine göre Venedikliler, Egriboz adasinin Osmanlilar tarafindan zapt edilmesinden korktuklari için böyle bir baris teklifinde bulunmuslardi.

Selânik’in zaptindan takriben bir buçuk sene sonra 13 Safer 835 (9 Ekim 1431)’de Yanya Osmanli topraklarina katildi. Yildirim Bâyezid zamanindan beri Yunanistan’in Epir bölgesinde Latin kökenli despotlar vardi. Osmanlilarin yüksek hâkimiyeti altinda bulunan ve merkezi Yanya olan Epir despotu Karlotoçi (Carlo Tocco) ölünce ogullari arasinda hâkimiyet mücadelesi bas göstermisti. Bunlardan Memnon adindaki ogul, Osmanlilar’dan yardim ister. Bunun üzerine Sultan Murad, Karaca Pasa komutasinda gönderdigi kuvvetler ile Memnon’a yardim edip onu arzusuna kavusturur. Bununla beraber yerli Ruro halki, ogullar arasinda meydana gelen bu mücadele ile Latinlerden memnun degildir. Bu yüzden aradan fazla bir zaman geçmeden Yanya halkinin ileri gelenlerinin meydana getirdigi bir heyet, o siralarda Selânik civarinda bulunan Sultan Murad’i ziyaret eder. Heyet, halkin hürriyetine, örf, âdet ve ibadetlerine dokunmayacagina dair Sultan Murad’dan bir ferman aldiktan sonra sehrin anahtarlarini kendisine teslim eder. Sultan Murad, Yanya’yi teslim almak için Karaca Pasa’yi görevlendirir. Karaca Pasa’nin sehri teslim almasindan sonra buraya da Türkler iskân edilir.

Yanya’nin baris (sulh) yolu ile alinmasi ve özellikle halkin istegiyle Osmanli idaresinin kabul edilmesi, Osmanli idare ve adaletinin, Balkan halklari üzerinde nasil iyi bir tesir meydana getirdiginin göstergesidir. Kendi dindaslari olan Latinlerin zulüm ve çekismesinden bikan halk, adalet ve hak sinasliklarina güvendikleri Osmanliya baglanmayi tercih etmisti.

BALKANLAR’DAKI YENI OLAYLAR

Macarlar, eskiden beri Balkanlar’daki milletlerin Osmanlilar’a karsi tavir koymalarini istiyor ve kendilerini bölge halklarinin bir çesit hâmisi kabul ediyorlardi. Bu yüzden, Eflâk ve Sirbistan’in Osmanlilar’la olan baglantilarini kesmekte kakarli görünüyorlardi. Durumun nezaketini bilen Osmanli devlet adamlari da buna karsi tedbir almakta gecikmiyorlardi. Onun için de zaman zaman çatismalar meydana geliyordu. Bu çatisma ve anlasmazliklara ilaveten bölgede iç karisikliklarda sürüp gidiyordu. Devamli karisikliklara sebep olan bölgedeki olaylari Eflâk ve Sirbistan hadiseleri olmak üzere iki kisma ayirmak mümkündür.

EFLÂK HÂDISELERI

Eflâk’in söhretli voyvodasi Mirça’nin ölümünden sonra bölge, senelerce sürecek olan iç karisikliklara sahne olacaktir. Bu mücadeleler esnasinda voyvodalarin bazilari Macarlar, bazilari da Osmanlilar’dan yardim göreceklerdir. Eflâk’taki iç mücadele Mirça’nin kardesinin çocuklari olan Dan’lilar ve Mirça’nin oglu Vlad Drakula’nin torunlari olan Drakul’lular arasinda cereyan ediyordu. Bu mücadeleler sebebiyle voyvodalar makamlarini yeterince saglama alamadiklari gibi bu dönem Eflâk kaynaklari da kifayetsiz olduklari için voyvodalarin saltanat tarihlerinde karisikliklar bulunmaktadir.

Mirça’nin ölümünden sonra kardesinin oglu Dan, Eflâk voyvodasi olmustu. Fakat bu voyvoda, Bogdan prensinin yardimini alan Vlad Drakul tarafindan öldürülür. Dan’in oglu Osmanlilar’dan yardim istedigi için kendisine yardim edildiyse de bunda iyi bir basari saglanamadi. Bu yüzden bu da babasi gibi Vlad tarafindan öldürülür(1431). Vlad, bu cesareti, Macarlarin ve bilhassa Sigismond’un kendisini himaye etmesinden aliyordu. Dukas ve Hammer’in ifadelerine göre Eflâk Beyi (voyvodasi) Vlad, ya insafsiz ve zâlimliginden veya Sigismond’un kendisine verdigi Dragon nisanindan dolayi Drakul (Eflâl dilinde hilekâr, Seytan) lakabi ile aniliyordu. Vlad, bütün bu himayelere ragmen Sigismond’un kendisini Türklerin elinden kurtaramayacagini düsünerek rakiplerine galip gelmekle birlikte Osmanlilar’a da sokularak görünüste onlara olan bagliligini göstermek istiyordu. Filhakika Vlad Drakul, Osmanli hükümdarinin, Karaman seferine hareket edecegi esnada bizzat Bursa’ya kadar gelerek bagliligini arz ve Sultan Murad’in Macaristan’a yapacagi seferlerde kendisine her türlü kolayligi gösterecegini vaad ettigi gibi böyle bir seferde Osmanli ordusuna klavuzluk edecegini de taahhud eder. Bu arz-i ubûdiyetten memnun olan Sultan Murad, onu tekrar ülkesine gönderir.

Büyük bir idarî ve diplomatik tecrübeye sahip olan Osmanli devlet erkâni, Vlad’in iki yüzlülügünü çok iyi biliyordu. Bu sebeple onun Macarlarla olan münasebetlerini bozmak için ayni sene (1432), yanina asker vererek onu Transilvanya’ya akin yapmaya memur eder. Bu sekilde, Vlad Drakul vasitasiyle Macarlara büyük bir darbe indiren Sultan Murad, bilahare Macarlarla dostlugu yenilemek ister. Zira Sultan Murad, Macaristan ile dostça münasebetlerin faydali olacagini düsünür. Bu sebeple Imparatorun bulundugu Bâl sehrine tantanali bir elçilik heyeti gönderir. Sigismond, heyeti Bas kilisede ve bütün hükümdarlik alametleri üzerinde bulundugu halde kabul eder. Bu elçilik erkânindan on iki kisi ilerleyerek Imparatora altin sikkelerle dolu on iki altin kupa, bir takimi sirma islemeli, bir takimi da kiymetli taslarla süslü ipekli elbiseler sunar. Böylece mütareke yenilendikten sonra Sigismond, Sultan Murad’in elçilerini gayet sahane bir surette taltifederek birçok hediyelerle Padisahlarina gönderir (Kasim 1433).

SIRBISTAN HÂDISELERI

Eflâk voyvodasi Vlad Drakul gibi Sirp despotu Jorj Brankoviç te Macarlara dayanip onlardan yararlanmak istiyordu. Zaten Macarlar da Sirp despotunu Osmanlilar aleyhine tesvikten geri kalmiyorlardi. Sirbistan’in iki önemli sehrinden Belgrad’in Macarlar, Güvercinlik’in de Osmanlilar elinde bulunmasindan dolayi her iki devletin Sirbistan üzerindeki dikkatleri daha fazla hassasiyet kazanmisti. Sirp despotunun Osmanli Devleti’ne sadik görünmesine ragmen el altindan da Osmanlilar’in aleyhindeki bazi hareketleri, Üsküp Sancak Beyi Ishak Bey tarafindan haber alinip merkeze bildirildiginden, onun komutasindaki bir ordu ile Sirbistan içlerine dogru bir akin yapilir. Bu akinla, Sirp despotunun Macarlarla olan alâkasini kesmek ve Osmanlilar’a olan bagliligini güçlendirme hedeflenmisti.

Ishak Bey komutasindaki Osmanli ordusunun Sirbistan ortalarina kadar bir akin yapmasi, Sirp despotu Brankoviç’i telaslandirir. Bu yüzden Macarlarla olan münasebetlerini kesmeyi ve kizi Marya (Mara)’yi Osmanli hükümdarina zevce olarak vermeyi kabul ederek barisi saglayabildi. Sarica Pasa, Osmanlilara olan baglilik yeminini ettirmek ve padisahin nisanlisini getirmek üzere Jorj Brankoviç’in sarayina gider. Bununla beraber yine ayni sene (1433) içinde, Evrenoszâde Ali Bey’in Macaristan’a yaptigi bir akinda basarili olamamasi, Brankoviç’i yeniden Macarlarla münasebetlerini gelistirmeye yöneltir. Hatta kizini padisaha nisanlamis olmasina ragmen onun henüz küçük oldugunu ileri sürerek dügünün yapilmasini da tehir eder.

Iki yüzlü harekette Eflâk voyvodasindan da usta davranan Jorj Brankoviç, Macar Krali Sigismond ile birlikte Karamanoglu Ibrahim Bey’le gizlice anlasarak onu, Osmanlilar aleyhine kiskirtmaya ve bir takim faaliyetlerde bulunmaya sevkeder. Bundan cesaret alan Ibrahim Bey, Osmanli ülkesine saldiracak ve bazi yerleri ele geçirecektir. Fakat ileride de bahs edilecegi gibi Sultan Murad, Karamanoglu Ibrahim Bey’in hakkindan geldikten sonra tekrar Rumeliye dönecektir. Durumun kendi aleyhindeki vehametini görmekte gecikmeyen Brankoviç, padisahin hiddetini teskin ile dikkatini baska seyler üzerine çekebilmek için kizi Mara’yi aldirmasi istirhaminda bulunacaktir. Sultan Murad, pasalarini toplayip kendileri ile bu durumu görüsünce pasalar “almak gerek sultanim” demislerdi. Bunun üzerine sultan da “tedarik neyse edin” diyerek Kizlaragasi Reyhan Aga ve Oruç Bey ile Sirp sinirlari üzerinde toplanmis olan askerin komutani Ishak Bey’in esini gelini almak üzere bir heyetle Üsküp’e, oradan da Semendire’ye gönderir. Âsikpasazâde hadiseyi su ifadelerle nakl eder:

“Bir kaç günlük yol kalinca Vilk oglu, kâfir beylerinin hatunlarini karsi gönderdi. Acayip konukluklar eyledi. Gayet iyi tazimle Semendire’ye getirdiler. Onda dahi nihayetsiz konukluklar etti. Çeyizinin hesabini yazmislar. Defterini Özbek Aga’ya verdiler. Vilk oglu demis ki: “Ben çeyizi kizima vermedim, Hünkâra verdim, dilerse bu câriyesine versin, dilerse gayri câriyesine versin”. Elhasil kizi Edirne’ye getirdiler. hünkâr kendine dügün etmedi. “Bir sipahi kâfirin kizina ne dügün gerek” dedi. Ve her ne kim Vilk oglu dedi, onu Hünkâr’a dediler. Hünkâr eder “Benim câriyelerime verecegim yok mudur ki onun kizinin çeyizini vereyin.” dedi. Hiç nesne kabul etmedi. Geri çeyizini ol kiza verdi. Bir sehl zaman durdu, Bursa’ya gönderdi. Isfendiyar kizi dahi Bursa’da idi, onu Edirne’ye getirdi.”

Jorj Brankoviç, mutad merasimle, kizini Osmanli sarayina götürmek üzere gelen heyete teslim eder. Edirne’ye gelen Mara oradan da Bursa’ya gönderilir.

Sultan Murad, kizi Mara’yi Edirne’ye göndermis olan Jorj Brankoviç’e pek güvenemiyordu. Bu sebeple Sirp despotu ile Eflâk voyvodasinin Macarlar’la arasini iyice açarak kendisine baglanmalarini saglamak için Macaristan harekâtina katilmalarini emr eder. Padisahin emri geregince Jorj Brankoviç ve Vlad Drakul 1438′deki Macaristan akinina katilirlar. Her iki hükümdarin Evrenoszâde Ali Bey komutasindaki akinci kuvvetlerine iltihaklarini müteakip Demirkapi üzerinden Tuna nehri âsilir. Birbuçuk ay kadar süren akinlar esnasinda, Transilvanya’da bazi sehirler zapt ve kaleler de tahrib edilir. Bu akinlar esnasinda birçok ganimet elde edilir.

Sultan Murad, 1438 kisinda Brankoviç’in kizi Mara ile evlendi. Bununla beraber Sirbistan hududundaki Türk kuvvetlerinin komutani olan Ishak Bey’den aldigi raporlar, kayinpederine itimad edilemeyecegini gösteren delillerle dolu idi. Sultan Murad, müstereken icra edilen Transilvanya akinina ragmen Macarlarla aralarinin açilmadigini görünce, Sirbistan problemine kesin bir çözüm getirme kararma varir. Buna göre Karamanoglu’nu tahrik edenlerden birisi daha bütünüyle ortadan kalkacakti.

Sultan Murad, Brankoviç’in, Semendire’nin anahtarlari ile birlikte Edirne’ye gelmesini emr eder. Brankoviç, itaat edecek yerde, büyük oglu Greguar’i Semendire’nin tahkim ve müdafaasina memur eder. Kendisi de diger oglu Lazar’i yanina alarak Sigismond’a halef olan Albert’e siginir.

Sultan Murad, Brankoviç gibi Eflâk Voyvodasini da davet etmisti.

Voyvoda Drakul, Jorj Brankoviç’i taklid etmeyerek padisahin dâvetine icabet eder. Vlad Drakul, ordugâha gelince yakalanarak Edirne’ye gönderilir. Edirne’den de Gelibolu’ya yollanarak haps edildiyse de iki oglunu rehin olarak birakmayi kabul ettiginden hapiste uzun süre tutulmayarak serbest birakildi. Vlad Drakul ülkesine dönerek yine eski makamina geçer.

Sultan Murad, Sirbistan isini kesin bir sonuca baglamak için Semendire üzerine kuvvet sevk eder. Brankoviç’in oglu tarafindan müdafaa edilen Semendire, üç ay müddetle kusatilir. Bu esnada, Sirbistan islerini çok iyi bilen Ishak Bey, hacdan dönünce kusatmanin siddeti artirilir. Bu siddetli kusatmaya tahammül edemeyen Semendire, 1439 yilinda teslim olur. Asikpasazâde, sehrin fethinden hemen sonra onun Müslüman Türk sehri haline getirilmesi için kadi tayin edildigini, Cuma namazinin kilindigini ve hisarina asker kondugunu yazar. Sehri müdafaa edenlerle birlikte esir düsen Greguar, daha önce rehine olarak Edirne’ye gönderilmis bulunan kardesi Stefan ile birlikte Tokat’a yollanarak hapsedilir.

Semendire muhasarasi devam ederken bir Macar ordusu sehrin imdadina geldiyse de Ishak Bey ile Timurtas Pasaoglu Osman Çelebi tarafindan maglub edildikten baska Macaristan’a da akinlar düzenlendi. Osmanlilar bu sefer esnasinda pek çok esir ve ganimet aldilar. Seferde bizzat bulunmus olan tarihçi Âsikpasazâde, “esirlerin sayisinin çok fazla oldugunu, kendisinin bile bes esir satin aldigini, esirlerin fazlaligi sebebiyle fiyatlarinin düstügünü, hatta bir askerin, güzel bir cariyeyi bir çift çizme ile mübadele (degistirdigini) ettigini” yazar.

Sultan Murad, bu sefer esnasinda, eteklerinde kuruldugu dagin madenlerinin çoklugundan dolayi “Sehirler anasi” diye adlandirilan Novaberda’yi bizzat kendisi yeniden feth ederek ele geçirdi (1439). Böylece Sirbistan’in diger sehir ve yerleri de zapt edilmis oluyordu. Novaberda, daha önce zapt edilmis ise de fetret döneminde tekrar Sirplara iade edilmisti. Maden ocaklari ile meshur olan Novaberda, asirlarca Osmanli ordusunun mermi ihtiyacini kullanmada hizmet görmüstü.

Sirbistan’a karsi yapilan hareket, Bosna Krali Tvartko’yu korkuttugundan, Osmanli hazinesine daha önce vermekte oldugu yirmi bin duka altini yirmi bes bine çikarmisti.

BELGRAD’lN MUHASARASI

Tarihî kronoloji itibari ile Karaman seferinden sonra olmasina ragmen, olaylarin akisi içinde Sirbistan hadiseleri ile yakin ilgisinden dolayi bu muhasaradan bahs edildikten sonra, Karaman olaylarina temas edilecektir.

Sirbistan’in fethinden sonra Belgrad için de bir seyler yapmak gerekiyordu. Zira o siralarda Macar hâkimiyetinde olmakla beraber Belgrad, gerçekte bir Sirp sehri idi. Filhakika o tarihlerde Bohemya’da meydana gelen krallik mücadelesi ile Alman Imparatoru ve Macaristan Krali Albert’in ölümünden dolayi meydana gelen çekismeler, Sultan Murad’i düsüncesini gerçeklestirmeye yöneltmisti. O, bu sehrin stratejik durumunu çok iyi biliyordu. Bunun için de “Belgrad, Engürüs vilayetinin kapisidir” diyerek onun askerî önemini ortaya koyuyordu. Sultan Murad, Belgrad’i muhasara için önce Evrenosoglu Ali Bey komutasinda bir ordu gönderdi. Arkasindan bizzat kendisi de bu kusatmaya istirak etti. Kusatma hem karadan hem de nehirden yapiliyordu. Osmanli toplari kaleyi dövmeye baslayinca ondan büyük bir parçayi yikip bir gedik açtilar. Osmanli birlikleri buradan içeri daldilarsa da siddetli bir mukavemetle karsilastilar. Sehri Zovan adinda Raguza’li bir rahip müdafaa ediyordu. Evrenosoglu kusatmayi kaldirmadi. Surun etrafindaki hendek kenarina kadar büyük bir siper kazdirdi. Bu arada kale burçlarindan, kendisini rahatsiz edenleri de kaçirdi. Polonya Krali iken ayni zamanda Macaristan kralligina da getirilmis olan Viladislas, Sultan Murad’dan kusatmayi kaldirmasini rica etmis ise de buna pek aldiris edilmedi. Bu siralarda Macaristan içlerine dogru da akinlar devam ediyordu. Fakat alti ay kadar devam eden Belgrad kusatmasi, zamanin uzamasindan dolayi kaldmldi.

KARAMAN SEFERI

Murad Bey’in destegi sayesinde idareyi elde edip is basina gelmis olmasina ragmen, Karamanlilar’in, Osmanlilar’a karsi takib ettikleri tarihî ve daimî düsmanlik siyasetine devam etmekte mahzur görmeyen Ibrahim Bey, mevkiini ve yerini kuvvetlendirdikten sonra Sirp despotu ve Macarlar’la ittifak ederek Osmanlilar’in aleyhindeki faaliyetlerine baslar. Osmanlilarin, Rumeli’deki sIkIsik durumlarindan devamli olarak istifade etmeyi adeta bir prensip haline getiren Karamanlilar, bu sefer de rollerini Ibrahim Bey vasitasiyle oynuyorlardi.

Evrenoszâde Ali Bey’in, Macaristan’a yaptigi bir akinda muvaffak olamamasi üzerine, Balkanlar’daki Hiristiyanlarla is birligine giren Ibrahim Bey, 1433 senesinde de Sirp ve Macarlar’la birleserek Osmanlilar’in aleyhinde bir ittifak kurmustu.

Karsilikli anlasmalar geregince Macarlar ile Sirp despotunun Tuna’yi geçip Güvercinlik (Kolambac) kalesine taarruzlari esnasinda Karamanoglu Ibrahim Bey de Beysehir’den sonra Hamideli’ni isgal etmeye baslayarak bu sancagin beyi olan Sarabdar Ilyas’i esir almisti. Rumeli islerinin kritik bir vaziyet arz etmesinden dolayi yerinden ayrilamayan Murad Bey, her iki tarafi da tarassut ediyordu. Bununla beraber Rumeli’ndeki isler yüzünden Edirne’yi birakip Karamanoglu’nun üzerine gidemiyordu. Karamanoglu da bunu bildigi için isgal sahasini gittikçe genisletmeye çalisiyordu.

Sultan Murad, Sinan Pasa komutasinda bir ordu sevk ederek Macarlari maglub eder. Maglub olan Macarlar’dan bir kismi Tuna nehrinde bogulurken krallari da zor kurtulmustu (1433).

Sultan Murad, Güvercinlik önünde kazanilan bu zaferden sonra Rumeli’ndeki vaziyetin düzeldigini görünce vezir Saruca Pasa’yi Edirne muhafazasinda birakarak Karamanoglu’nun üzerine yürür. Aksehir, Konya ve Beysehri’ni alan Sultan Murad, Bozkir’a kadar gidip Karamanoglu’nu takib eder. Yaninda bulunan Karamanoglu Isa Bey’i de Karaman hükümdari ilan edip, Ibrahim’i sonuna kadar takib edecegini açikça ortaya koyar. Buna karsilik Ibrahim Bey, âlimlerden Mevlânâ Hamza vâsitasiyle özür dileyerek barisa talib olur. Padisahi bu konuda ikna etmek için Mevlânâ Hamza, epey dil döker. Bunun üzerine Sultan Murad:

“Senin hatirin için günahindan vaz geçelim, fakat onun bu makama gelmesi bizim yardimimizla olmustur. Simdi onu azl ederek biraderi Isa Bey’i Karaman Bey’i yapmayi uygun gördüm” deyince Mevlânâ Hamza, Padisahin ayaklarina kapanarak onu düsüncesinden vaz geçirir. Sonunda is, Osmanlilar’dan aldigi yerleri iad etmekle tatliya baglanir. Sultan Murad, Sükrüllah’i (Behcetü’t-Tevânh adli eserin müellifi) Karamanoglu’na elçi olarak gönderir.

Osmanlilar’a karsi giristigi tecavüzden dersini aldiktan kisa bir müddet sonra Dulkadirogullan’na ait Kayseri’yi zapt etmesi, Ibrahim üzerine yeniden kuvvet gönderilmesine sebep oldu.

Bu son gelismeler karsisinda Macarlar’la ayni zamanda hareket eden Sultan Murad, Macarlar’in maglubiyeti üzerine 1437 baharinda tabiî müttefiki Dulkadirlilarla beraber dogudan ve batidan Karaman ülkesine taarruz eder. Tokat’tan yola çikan kuvvetli bir Osmanli ordusu, Maras Bey’i Dulkadirli Süleyman Bey’le birlikte Kayseri’yi kusatirken, Murad Bey de Rumeli ve Anadolu kuvvetleri ile Aksehir’e girer. Böylece Karamanlilari, isgal ettikleri yerlerden çikarir. Ibrahim Bey, Ikinci Murad’in kiz kardesi olan haniminin ricalari üzerine bu sefer de af edilir.

Daha önce de belirtildigi gibi Sultan Murad, kizkardeslerinden birini de Karamanoglu Ibrahim Bey’in kardesi olan Isa Bey ile evlendirmisti. Isa Bey, Ikinci Murad tarafindan Hamideli sancakbeyligine getirilmisti. Karaman Devleti’nin yanibasindaki bir Osmanli sancaginin basina, Ibrahim Bey’in en büyük rakibinin getirilmis olmasi onu ürkütmüstü. Bu korku yüzünden olsa gerek ki, 1437 yili sonlarina dogru Ibrahim Bey, kardesi Isa Bey ile giristigi bir vurusmada onu öldürür.

Bu arada, Osmanlilar’in Dulkadirogullari’ni himaye etmesini bir türlü hazmedemeyen Memlûklular, Karamanoglu’nun Osmanlilar karsisinda ezilmesinden dolayi endiseye kapilirlar. Zira bu, Osmanlilarin tek baslarina Anadolu’nun hâkimi durumuna gelmeleri, ve Anadolu’da kendilerine ait olan topraklarin kaybi demekti. Osmanlilar ile Memlûklular arasinda Karaman ve Dulkadir gibi tampon devletlerin bulunmasi, Memlûk Devleti için bir garanti olarak görülüyordu. Bunlarin, Anadolu’da Osmanlilari ezip ortadan kaldirmalari imkânsizdi. Fakat fütuhatçi olan ve dünyanin en müsait jeopolitik mevkiinde yerlesmis bulunan Osmanlilarin Memlûklulari ezmesi imkân dahilinde idi. Bu durumu bilen Memlûk idarecileri, Osmanlilarla savasmak üzere bizzat sultanlarinin sefere çikmasini bile düsünmüslerdi. Fakat Sultan Murad’in Anadolu’da kalmayip Rumeli’ye geçmek üzere oldugu haberinin gelmesi üzerine sultan bu tasavvurundan vazgeçer. Bununla beraber Suriye valisine Anadolu islerine çok dikkat etmesi emrini verir.

SAHRUH’A KARSI TAKIP EDILEN OSMANLI SIYASETI

Sultan Murad, dedesi Yildirim Bâyezid zamaninda oldugu gibi bir anda kendisinin de yeni bir tehlike ile karsi karsiya geldigini görür. Bütün bati Hiristiyan dünyasini sevince bogan bu tehlike, dogudan geliyordu. Venedik gibi bazi Hiristiyan devletler ise bu tehlikeyi bir silah gibi kullanarak bazi Osmanli sehirlerini istila ümidine bile kapilmislardi.

Timur’un çok dindar oldugu söylenen oglu Sahruh (1404-1447), Anadolu ve Iran’da babasi tarafindan tesis edilen füli durumu yeniden iade etmek arzusunda oldugundan Anadolu’daki olaylari yakindan takib ediyor ve mektuplari ile bazi durumlari tasvib etmedigini bildiriyordu. Öbür taraftan, önce Timur’un sonra da Sahruh’un destegini saglayan Akkoyunlu Bey’i Karayülük Osman Bey, ona bir mektup göndermisti. Mektubunda Anadolu beylerinden Karamanoglu Mehmed Bey, Isfendiyar Bey, Hamidoglu Hüseyin, Cüneydoglu Hamza ve Dulkadir Bey Süleyman ile Birlikte Bizans ve Trabzon imparatorlari da dahil olmak üzere Gürcü meliklerinin de emrine girmek için kendisini beklediklerini yazmisti.

Timur’un yaptigi tahribati unutmayan Osmanlilar, içislerinin karisik olmasina ragmen, kudretini devam ettiren Sahruh’un ölümüne kadar (1447) ona açiktan açiga cephe almaktan uzak durmuslardi. Sultan Ikinci Murad, Memlûk ve Karakoyunlular gibi Timurlulara kafa tutmayi düsünmüyordu. O, dedesi zamanindaki Timur hadisesinden iyi bir ders almisa benziyordu.

Sultan Murad, Memlûk Devleti ile de iyi geçinmeye dikkat ediyordu. Bu devletin, Anadolu siyasetine karsi kötü bir tavir takinmamaya itina ediyor, onlarin çogu zaman Osmanlilar’in tabii olan Karaman ve Dulkadirogullari’nin islerine müdahale etmelerine ses çikarmiyordu. Zira o, Balkanlar’in ve Anadolu’nun mutlak hâkimi olmadan, bu ülkelerdeki tabi devletleri ortadan kaldirmadan, Timurlular ve Memlûklular gibi kudretli Müslüman dogu devletleri ile, sonunun nereye varacagi ve nasil bitecegi belli olmayan bir mücadeleye girmenin hiç bir faydasi olmayacagini biliyordu.

Bütün Anadolu topraklari üzerinde metbûluk iddiasinda bulunan Sahruh, Memlûklularin, Anadolu siyasetine karsi açik bir sekilde cephe aliyordu. 1437 yilina kadar Memlûk yöneticilerinin Osmanlilarla hemen hemen hiçbir ihtilafi olmadi. Hatta Sahruh, Anadolu’ya girince bunlar, dört elle Osmanli dostluguna sarildilar. Karamanoglu Ibrahim Bey de bu yüzden onlara karsi cephe aldi. Zira bir Osmanli Memlûk ittifaki demek Karaman Beyligi’nin haritadan silinmesi demekti.

Sahruh’un, 17 Eylül 1429′da Selmas Meydan savasinda Karakoyunlularla müttefiklerini perisan etmesi ile Anadolu ve Suriye yollari bütün genislikleri ile onun önünde açilmis bulunuyorlardi. O zamana kadar Sahruh’un aleyhinde olabilecek herhangi bir faaliyette bulunmamakla beraber Sultan II. Murad, bu durumdan endise duyuyordu. Sultan Murad’in bu endisesinin farkina varan Venedik, bu tehdidi siyasî bir manevra ile kendi lehine çevirmeye yeltendi ise de Sultan Murad’dan istedigini elde edemedi. Sahruh’un, adi geçen savasi kazanmasi, Misir’da da büyük endiselere sebep olmustu. Buna karsilik Osmanli Memlûk yakinlasmasi daha bir perçinlenmis görünüyordu. Sahruh’un Herat’a dönmesi ile bu iki büyük devlet rahat nefes aldilar.

Sahruh’un üçüncü Azerbaycan seferine çikmasi (1435), Osmanlilarca yeni bir tehlikenin isareti olarak görüldü. Buna karsilik Avrupa’da ise büyük ümit ve hayaller uyandi. Zira Yildirim Bâyezid döneminde oldugu gibi, II. Murad’in da basina bir felâketin gelmesi artik an meselesiydi. Bu da onlar için Osmanlilar’in ortadan kalkmasi ve Avrupa’nin, Müslümanlardan temizlenmesi demekti.

Karakoyunlu hükümdari Iskender Bey, Sahruh’un oglu Muhammed Cuki Mirza’nin önünden kaçarak Tokat’a gelip siyasî mülteci olarak Osmanlilar’a siginir. Ibn Hacer’in ifadesine göre Iskender Bey, ulak gönderip kisi Tokat’ta geçirmek üzere II. Murad’dan müsaade ister. Bunun üzerine Sultan Murad, Amasya valisi olan Yörgüç Pasa’ya Iskender’in lâyik oldugu sekilde agirlanmasini emr eder. O, bununla da yetinmeyerek Karakoyunlu beyine on bin altin ile sirmali elbiseler, islemeli silahlar, altin egerli atlar, köle ve câriyeler göndermisti. Yine padisahin buyrugu üzerine Yörgüç Pasa da Iskender’in askerleri için lazim olan bin kepenek, iki bin çul ve torba ile davar vesair hayvan tedarik etmisti.

Bu esnada Sahruh, kalabalik ve muazzam ordusu ile Azerbaycan’da bulunuyordu. Bu ordunun tehdid sahalarinin nerelere kadar uzanacagi pek kestirilemiyordu. Iskender Bey’in Osmanlilar’a siginmasi, babasi Kara Yusuf Bey’in Yildirim Bâyezid’e ilticasina benziyordu. II. Murad, Iskender

Bey’i reddetmeyi hükümdarlik serefi ile mütenasib görmemekle beraber, Timurlulara bagli olan ve ikide bir ayaklanan bu Karakoyunlu hükümdarlarindan da kurtulmak istiyordu. Zira o dönemin en güçlü ordusuna sahip olan bu Türk Hakanligi ile sonu nereye varacagi belli olmayan bir savasa girmek istemiyordu.

Baharin gelmesi, Sultan II. Murad’a bu beyi topraklarindan uzaklastirma firsatini vermisti. Çünkü Iskender Bey’in askerleri, baharla birlikte yöredeki halka saldirmaya, onlarin çoluk çocuklarini esir etmeye ve mallarini ellerinden almaya baslamislardi. Bunlara engel olamayan Yörgüç Pasa, durumu Sultan Murad’a bildirir. Böyle bir karsiliga cani sikilan Osmanli Padisahi, Anadolu Beylerbeyi olan Timurtas Pasa oglu Umur Bey’i, Iskender’in üzerine gönderir. Ona, ilk önce Iskender’e memleketi güzellikle terk etmesinin bildirilmesini, bundan bir netice alinmadigi takdirde üzerine varilarak zorla hudud disi edilmesini emr eder. Umur Bey, aldigi emir üzerine Iskender Bey’e bir mektup yazarak memleketi terk etmesini ister. Bu mektup üzerine Iskender, askerlerini alip Osmanli ülkesini terk eder. Zira artik Osmanli ülkesinde kalmak tehlikeli bir hal almistir. Buna, 1436 baharinda Sahruh’un bütün Anadolu devletlerine onu kabul etmemeleri gerektigine dair gönderdigi mektup da ilave edilirse artik Iskender Bey için yapilabilecek bir seyin kalmadigi anlasilir. O da Tebriz’e gidip Sahruh’a boyun egmeyi uygun görecektir. Sahruh da isi daha fazla ileri götürmek istemez. Irkdas ve dindas devletlerle mecbur kalmadikça harbe girmenin bir mânâsi yoktu. O da Herat’a döner.

OSMANLI ARNAVUTLUK MÜNASEBETLERI

Osmanlilar, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1415 yilinda Arnavutluk’taki Kruya (Akçahisar)’i yeniden ellerine geçirmislerdi. Bir yil sonra da Venedikliler’le çikan anlasmazlik yüzünden Yuvan Kastriota’ya hücum etmislerdi. 1417′de Avlonya’yi da zapt eden Osmanlilar, ilk defa Akdeniz sahillerine çikiyorlardi. Osmanlilar’in, Arnavutluk faaliyetleri daha sonra da devam etmisti. Bu seferler sonunda Gergi Araniti ile Yuvan Kastriota, Osmanli tabiiyetini kabule mecbur olmuslardi. Bunlardan Yuvan Kastriota, aralarinda en küçügü Gergi Kastriota olan dört oglunu rehine olarak Sultan Murad’in yanina göndermek zorunda kalmisti. Gergi, bir iç oglani olarak padisahin hizmetinde Osmanli terbiyesi görerek büyümüs ve Iskender adini almisti.

Arnavutlugun, genellikle güney ve merkez kisimlarinda yeni bir teskilat kuran Osmanlilar, kuzeyde özellikle daglik bölgelerdeki kabilelere dayanan Arnavut beylerini kendilerine tabi birer senyör olarak yerlerinde birakmislardi. Bu Arnavut beyleri içinde en kuvvetli olani Ergiri sancaginin kuzeyindeki bölgeye hâkim olan Yuvan Kastriota idi. O da diger Arnavut beyleri gibi muayyen yillik tahsisat sözünü alinca Venedik tarafina dönmekten ve onlara hizmet etmekten çekinmeyerek 1428′de Venedik himayesine girer. Zaman zaman Venediklilere müracaatla oglu Iskender Bey’in bir Osmanli Beyi sifati ile Venedik arazisine saldirilan olursa kendisini bundan sorumlu tutmamalarini da rica ediyordu. Fakat Selânik’ten sonra Yuvan Ili’ne gelen Osmanli kuvvetleri, ona tekrar boyun egdirdiler. Bu arada Arnavutluk’ta köylerin timar olarak taksimi esnasinda mukavemetler görüldü. Özellikle Ergiri bölgesinde, buranin eski Arnavut senyörleri olan Thopia Zenebissi ile Gergi Araniti tatmin olunmadiklarindan siddetli bir isyan ve ayaklanmaya bas vurdular. Asilere karsi hareket eden Evrenos oglu Ali Bey, bir bogazda pusuya düsürülerek agir kayiplara ugratildi. Osmanlilar, Venedikliler’in bu isyani tahrik ettiklerini düsünüyorlardi. Onun için bu konuda Venedikliler’e ihtarda bulundular. Durumun nezaket kazanmasi üzerine bizzat sefere çikan Sultan Murad, Serez’e giderek harekât sahasina yakin bulunmak istedi. Buradan da Manastir’a gelerek Rumeli Beylerbeyi Sinan Pasa ile Uc Beyleri Turhan ve Ishak Beyleri, yanlarina yeniçeri bölükleri de katarak harekât sahasina gönderdi. Isyan bastirilarak buradaki mahsur Türkler, muhakkak bir katliamdan kurtuldular. Venedik senatosu Osmanlilar’in ihtari üzerine asilere yardim edilmemesi için Arnavutluk’taki makamlara emirler göndermisti. O zaman daglara siginan asi Arnavut senyörleri, Macar Krali ile iliski kurdular. Kral, Balkanlar’da Osmanlilara karsi yeni bir müttefik bulduguna inanarak anlari tesvik etti. Böylece Osmanlilar’i uzun süre mesgul edecek olan Arnavutluk gailesi ortaya çikti. Gerçekten de uzun bir süre geçmeden Izladi savasi sirasinda (Kasim 1443) Osmanli ordusundan kaçacak olan Iskender Bey, Arnavut beylerinin basina geçmek suretiyle mukavemet hareketini organize edip; Kuzey Arnavutluga giden Anayol üzerindeki Kocacik kalesini zapt ederek babasinin topraklarini elde etmeye yönelik faaliyetlere giristi.

IKINCI MURAD VE HAÇLI ITTIFAKI

Belgrad kusatmasinin basarisiz bir sekilde sonuçlanmasi üzerine baslayan ve maglubiyetlerle geçen buhranli bir kaç yilin verdigi cesaretle Hiristiyanlar, Osmanlilar’i Avrupa’dan atacaklarina iyice kanaat getirmislerdi. Gerçi Osmanlilar, düsmanin gücünden dolayi Belgrad muhasarasini kaldirmis degillerdi. Bunun sebebi, kalenin çok müstahkem olmasi, uzun süren muhasaranin sebep oldugu salgin hastaliklarin verdigi zayiatti.

Hiristiyan dünyasindaki bu anlayis ve sebep oldugu birlesme, Osmanlilar tarafindan ögrenilmisti. Gerçekten 1439 yilinda Floransa konsilinde Bizans Imparatoru VIII. Ioannis Paleologos’un istirakiyle Sark ve Garp kiliseleri arasinda “Union”un imzalanmasi, Osmanli Devleti’nde büyük bir kaygi ile karsilanmisti. Osmanlilar’daki bu kaygiyi ögrenen Ioannis, Sultan Murad’dan çekindigi için ona elçiler gönderip bu konsilin sadece dinî bir sebebe dayandigini, siyasî bir gayesinin bulunmadigini bildirecektir. Bizans tarihçisi Dukas bu olayi söyle nakl eder:

“Imparator, seyahatten avdeti münasebetiyle Murad’a elçiler gönderdi. Padisaha karsi minnettarligi ile hilesiz dostlugunu arzetti. Zira bazi kimseler, Murad’i imparator aleyhine harekete sevk etmek istemisler ve padisaha “imparator, Frengistan’a gittigi vakit Frenklerle ittifak edip Frenk oldu. Bunlar, denizden ve karadan padisah aleyhine yürüyecekler ve Türkleri Garp vilayetlerinden çikaracaklar” demislerdi. Elçiler ise bu hususta Murad’a izahat vererek imparatorun Italya’ya seyahatinin kendisine arz edildigi gibi olmadigini, kendi dinlerinin akidelerinde (inançlarinda) meydana gelen ihtilaflarin halli için gittigini söylediler. Böylece Padisah’in fikrini tashih ettiler.” Bununla beraber daha o zaman Floransa’da Osmanlilar aleyhine denizden ve karadan bir Haçli seferi plâni kararlastirilmisti. Imparatorun mabeyincisi J. Torzello, o zaman söyle yazmakta idi: “Rumeli’nin bahis mevzuu durumu göz önüne alinir ve söyledigim gibi haçli askeri gelirse, Allah’in inayetiyle bir ay içinde her sey halledilmis olacaktir. Rumeli zapt olunduktan sonra bir ay içinde de Arz-i Mukaddes ele geçirilecektir.” Gerçekten muasir Türk kaynaklari, Gazavat ve Misir sultanina gönderilen Varna fetihnâmesi, Floransa toplantisini buhranin baslangici olarak kabul ederler.

Bilindigi gibi Sultan Ikinci Murad zamani, Osmanli Macar mücadelesinin baslama dönemidir. Gerçi Sirbistan, Osmanlilar tarafindan feth edilinceye kadar Macarlarla bazi çatismalar olmustu. Fakat genelde Macarlar, Osmanli hareketinin kendi hududlarinin çok uzaginda bulunmasindan dolayi bunu pek önemsemiyorlardi. Fakat Sirbistan’in Osmanlilar’a ilhaki ile Osmanlilar ile Macarlar komsu iki devlet haline gelmislerdi. Bu ana kadar Macar hâkimiyetinde bulunan Erdel (Transilvanya) topraklarina yapilan akinlar hariç tutulacak olursa, buraya girilmemisti. Akin hareketlerinde birçok çarpisma olmussa da bunlar, tam anlamiyla bir fetih ve ilhak degil, fethe zemin hazirlayan harplerdi. Halbuki Belgrad zaptina tesebbüs edilmekle Osmanlilar, artik Macar topraklan için de tehlike olmaya baslamislardi. Bu sebeple iki millet arasinda bir mücadele kaçinilmaz oluyordu. Çünkü Osmanlilar “îlay-i kelimetullah” gayesi ile giristikleri hareketlerini daha ileriye götürmek, Macarlar da buna mani olmak gayesini güdüyorlardi.

Macarlar karsisinda, kayda deger ve maglubiyetle biten çarpismalarin ilki, Mezid Bey komutasinda Transilvanya’ya yapilan akin hareketidir.

30 Zilkade 845 (18 Mart 1442)’de Mezid Bey komutasindaki bir akinci kuvveti, Transilvanya’ya girmisti. Bu birlik, mutad akinlarda bulundugu gibi Sent Imre mevkiinde de büyük bir basari elde ederek Hermanstad kalesini kusatma altina almisti. Bu siralarda tarihlerimizde Yanko denilen Jan Hunyad (Hunyadi Yanos), Macarlarin Osmanlilara karsi olan savaslarinda ilk defa ortaya çikar. Jan Hunyad, Simon de Kemeny ile birlikte muhasara altinda bulunan kalenin imdadina yetisir.

Mezid Bey’in, yersiz gururu yüzünden kaybedildigi anlasilan bu savas hakkinda Hammer su ifadeleri kullanmaktadir: “Mezid Bey, daha önceleri kazandigi basari ile gururlandigindan, anlari karsilamaya yürüdü. Mezid Bey, yigitlikleri ile taninmis seçkin sipahilerine Hunyad’in ati ile tasidigi silahlari tarif ederek onlar hakkinda bilgi vermisti. Sipahiler de Hunyad’i ölü veya diri yakalayip getireceklerine söz vermisti. Casuslari vasitasiyle bunu ögrenmis bulunan Hunyad, atini ve silahlarim Simon de Kemeny ile degistirmisti. Simon, degistirilmis bulunan bu kiyafete aldanmis olan Türklerin hücumuna ugradi. Bu karisiklikta Simon de Kemeny en iyi askerlerinden üç bin kisi ile birlikte yok oldu. Fakat Hunyad’in gücü ve Hermanstad muhafizlarinin bir çikisi, savasin öteki tarafça (Macarlar) kazanilmasina sebep oldu.”

Gerçekten, kaynaklarin verdigi bilgiye göre muhasarayi kaldiran Mezid Bey, Hunyad’i karsilar. Siddetli çarpismada Hunyad’in arkadasi Simon üç bin kisi ile maktul düser. Böylece Mezid Bey, galip gelmek üzere iken Hermanstad’daki kusatilmis kuvvetin bir çikis yapip harbe istirak etmesiyle iki ates arasinda kalan akincilar, yanlarinda bulunan esirleri birakmak zorunda kaldiklari gibi yirmi bin sehid vererek maglub olurlar. Bu arada Mezid Bey ile oglu da sehid olur. Elde edilen Türk esirleri vahsiyâne bir iskenceye tabi tutularak Öldürülürler. Hiristiyan dünyasinin kendi dininden olmayanlara karsi sergiledikleri bu vahsiyane hareket, kendi eserlerinde söyle nakl edilir:

“Önden ve arkadan hücuma ugrayan Türkler, arkalarinda tasidiklari esirleri düsmana terk ve yirmi bin ölüyü birakarak kaçmaya basladilar. Mezid Bey ile oglu öldüler. Hunyad, düsmanini takipten dönünce, galipler tarafindan getirilmekte olan esirleri kendisi sofrada bulundugu halde vahsiyâne bir eglence olmak üzere gözleri önünde öldürttü. Macarlarin kayiplari sadece üç bin kadardi. Hunyad, daglar üzerinde Türk baslarindan tepeler yaptirarak Kizil kule geçidinden Alpleri geçip Eflâk’a girdi. Tuna’nin iki yakasindaki memleketleri bütünüyle yakip yikti. Dönüsünde, hemsehrileri kendisini vatan kurtarici olarak karsiladilar. Hunyad, askerleri gibi kendisi de kan içici oldugundan Sirp despotu ve Macaristan’in müttefiki Jorj Brankoviç’e ganimet mallari ile savasta almis oldugu silahlar ve baska seylerle dolu bir araba gönderdi ki, bu araba on atla çekilmekte idi. Mezid Bey ile oglunun baslari da, arabanin tepesinde görülmekte idi. Bu dehset verici ganimetlerin ortasina oturtulmus yasli bir Türk, bunlari Brankoviç’e bizzat sunmak zorunda birakilmisti.”

Jan Hunyad’in bu galibiyeti, Avrupa’da büyük bir söhret kazanmasina sebep oldu. Bu maglubiyetin acisini çikarmak ve öcünü almak üzere Osmanli Devleti, ayni senenin Eylül ayinda ikinci bir kuvvet sevkine karar verir. Rumeli Beylerbeyi Hadim Sehabeddin Pasa (Kula Sahin) Anadolu ve Rumeli askerleri ile yeniçerilerin de katildigi bir kuvvetle Silistre üzerinden Eflâk’a girer. Kuvvetine magrur olarak ihtiyatsiz hareket eden Pasa, tecrübeli akinci beylerinin tavsiyelerine kulak asmadigindan, Vlad Drakul ile birlikte hareket eden Jan Hunyad tarafindan Vazag mevkiinde büyük bir bozguna ugrar. Kendi hayatini güçlükle kurtarabilen Kula Sahin Pasa, kaçarak Tuna’yi geçer. Ancak onun bu korkakligi kendisinin derhal beylerbeylikten alinmasina ve yerine Kasim Pasa’nin Rumeli beylerbeyi olmasina sebep olur.

Hiristiyan âlemde, büyük bir sevince vesile olan bu iki galibiyet, Türkler aleyhinde bir Haçli ittifakinin meydana gelmesine sebep olmustu. Papa IV. Eugenius tesviki ile Türkler aleyhinde derhal bir ittifak meydana getirilmisti. Bu ittifaka Macarlar’dan baska Leh, Ulah (Eflâk) ve Sirplarla Alman Imparatorlugu dahilindeki milletler, Fransa ve Belçika gönüllüleri yaninda, Anadolu’da Karamanoglu Ibrahim Bey, dahil olmustu. 22 Temmuz 1443′de Macaristan’in merkezi olan Offen (Budin)’den hareketle Semendire yakininda Tuna’yi geçip Sirbistan’a gelen bu orduya bazi Bulgarlar, Bosnalilar ve Arnavudlar da katiliyorlardi. Sultan Murad’a dost görünmesine ragmen Imparator Ioannis de hem Papa’ya hem de Macar kralina elçiler göndermek suretiyle onlari Türkler aleyhine kiskirtiyordu.

Müttefiklerin basinda Polonya ve Macaristan krali Ladislas ile Jan Hunyad bulunuyorlardi. Macarlara iltica etmis olan Sirp despotu Jorj Brankoviç ile Eflâk Beyi Drakul ve Papa’nin vekili Kardinal Jülyen Cezzarini de bu müttefik Haçli ordusunda yer aliyorlardi. Bu ordu, Sirbistan’i istila ile Krusevac (Alacahisar), Sehirköy ve Nis’i tahrib edip atese verir. 1443 Ekim ayinda Osmanli topraklarina giren Haçlilarla ilk muharebe 3 Kasim 1443′te Morava nehri kenarinda ve Nis civarinda olur. Üç kol halinde muharebeye istirak eden Osmanli ordusu, maglub olarak dört bin esir ve iki bin sehid birakir. Bu harpten önce Haçlilarla is birligi yapip onlarin müttefiki durumuna gelen Karamanoglu Ibrahim Bey, Haçlilarla ayni zamanda harekete geçince Sultan Murad Anadolu’ya geçerek Konya taraflarina gitmis, maglub olan Karamanoglu ile bir anlasma yaptiktan sonra derhal Edirne’ye, oradan da Sofya’ya hareket etmisti. Fakat bu sirada Morava savasi haçlilarca kazanildigi için Sultan Murad, Balkanlarin güneyine çekilmek zorunda kalir. Bulgaristan’a giren Haçlilar, Sofya’yi alirlar. Haçlilarla birlikte hareket eden Bulgarlar, onlara hem süvari kuvveti hem de yiyecek tedariki için yardimda bulunurlar. Osmanli tebeasi olan Bulgar halkinin, Haçlilara bu sekilde yardimlari onlarin daha da güçlenmesine sebep olur. Böylece onlar, Meriç vadisine yol veren Balkan geçitlerine dayanirlar. Karaman seferinden yeni dönmüs olan Sultan Murad, bu istilayi Izladi derbendinde güçlükle durdurabildi. Haçlilarin bu cür’etli yürüyüsü, Osmanli Devleti’ni o kadar agir bir buhran içine sürükledi ki, Türklerin pek yakinda Balkanlar’dan tamamiyla atilacagi her tarafta konusulan genel bir kanaat haline gelmisti. Yanko’nun basarilari, Papa IV. Eugènius tarafindan merasimle kutlaniyordu. Gerçekten de Eylül 1444 yilinda Haçli ordusunun bir kere daha Tuna’yi astigi zaman adi geçen Papa, Türklerin artik tamamen Avrupa’dan atilacagindan süphesinin kalmadigini, durumun böyle bir hal almasindan dolayi sevincini belirtecek kelime bulamadigini yazmakta idi. Çagdas Yunan tarihçisi Chalkokondyles de, simdi Balkanlar’da yerlerinden atilmis birçok yerli senyörün atalarinin topraklarini yeniden elde etmek için acele harekete geçtiklerini görüyor ve hatta “müttefiklerden her biri, Rumeli’nin isgalinden sonra ganimetin hangi parçasini alacagini tasarlamakla mesguldu” der.

Biraz önce de görüldügü gibi Haçlilarla Morava, Izladi ve Yalvaç muharebeleri yapilmis olup Osmanli ordusu zor durumda kalmisti. Tam bu siralarda Haçlilarin müttefiki olan Karamanoglu Ibrahim Bey, uygun zamanin geldigini düsünerek ve firsat bu firsattir diyerek Osmanlilar’la yaptigi antlasmayi bozarak 1444 Ilkbaharinda tekrar Osmanli hududunu geçerek büyük ölçüde istila ve tahriplere baslamisti. Böylece Osmanlilar, Rumeli ve Anadolu’da iki ates arasinda kalmislardi.

Sultan Murad, gerek devam eden maglubiyetler, gerek bir önceki Karaman seferine katilan ve harbin kazanilmasinda faal bir rol oynayan Amasya Sancak Beyi büyük oglu Sehzade Alaeddin’in Amasya’ya döndükten kisa bir müddet sonra vefati, gerekse bu yeni Karaman taarruzu yüzünden bir hayli sikintili anlar yasadi. Iste bu yüzden Sultan Murad, baris yapmayi uygun görmüstü.

Bu karari veren Sultan Murad, Jorj Brankoviç vasitasiyle Macaristan kralina müracaat edip baris teklifinde bulunur. Vladislas bu müracaati kabul ederek Edirne’ye bir heyet gönderir. Burada “Edirne-Segedin” diyebilecegimiz bir baris antlasmasi yapilir. 12 Haziran 1444 (25 Safer 848) tarihinde Edirne’de imzalanan bu antlasmaya göre Sirplardan alinan yerler (Semendire, Kolombaç, Krusevaç, Topliçe taraflan, Leskofça ve Zelenigrad) yine Jorj Brankoviç’e birakilacak, Sirbistan’in tekrar kurulmasi ve despotun Osmanlilar’in yaninda bulunan iki oglunun iadeleri kabul ediliyordu. Buna karsilik Sirp despotu da Osmanlilar’a vergi vermeyi kabul ediyordu. Bundan baska Eflâk, Osmanlilar’a vergi vermekle beraber Macarlarin nüfuzu altinda birakilmakta idi. Sultan Murad, muahedeye sadik kalacagina dair Macar elçileri önünde yemin eder. Bu antlasmanin Macar krali Vladislas tarafindan da tasdiki için Macar elçilik heyeti ile birlikte bir Osmanli heyeti de Macaristan’a gidecekti. Muahede geregince despotun Osmanlilar yaninda bulunan iki oglu da serbest birakilacak ve Izladi muharebesinde esir düsen padisahin enistesi Çandarlizâde Mahmud Çelebi de yetmis bin duka altin kurtulus akçesi (fidye-i necat) karsiliginda serbest birakilacakti. Bundan sonra Türkler ve Macarlar birbirlerinin topraklarina tecavüz etmeyip dostça yasayacaklardi.

BU DIPNOT NEREDE

Edirne’ye gelen Macar heyeti ile birlikte padisahin tasdik ettigi muahedeyi Vladislas’a vermek ve onun tasdik edecegi muahedeyi de alip getirmek üzere Kapicibasi Baltaoglu Süleyman Bey baskanliginda bir Osmanli heyeti Macaristan’a gönderildi. Osmanli mürahhas heyeti önce Jan Hunyad’a müracaat ettiyse de o, bu yanlisligi düzelterek, heyeti Segedin’de bulunan milli meclise gönderdi. Yüz atli maiyetiyle hareket eden heyet, Segedin’e varir. Segedin’deki havaya göre antlasmanin imzalanip imzalanmamasi hususunda iki farkli görüs bulunuyordu. Papa ile Bizans Imparatoru muahedenin imzalanmamasi taraftari idiler. Buna karsilik Edirne muahedesiyle memleketini kurtarmis olan Sirp despotu, muharebenin devaminda bir fayda görmeyecegini ve belki de zarar görecegini düsünerek sulhun akdini istedigi gibi Jan Hunyad da muahedenin muvakkat bir zaman için kabul edilmesinde israr ediyordu. Nihayet kral, bunlarin görüsünü kabul ederek 12 Temmuz 1444′de Segedin’de muahedeyi imzalayarak Türk heyetine verir. Kral, barisi bozmayacagina dair kutsal kitaplarina el basarak Osmanli heyeti önünde yemin eder. On yili kapsayan muahede iki dilde yazilip teati edildi.

KARAMAN SEFERI

Haçlilarin, Balkanlari astigi ve Osmanlilar’in Rumeli’ni kayb etme tehlikesi ile karsi karsiya kaldigi bir dönemde, Karamanoglu Ibrahim Bey, daha önce imzaladigi muahedeyi bozarak 1444 Ilkbaharinda Osmanli hududunu geçerek daha genis ölçüde istila ve tâhriplerde bulunmustu. Bu yüzden Anadolu ve Rumeli’nde Osmanlilar iki ates arasinda kalmislardi.

Karamanoglu’nun, Haçlilarla birlesip Osmanli’yi arkadan vurmasi, Islâm dünyasinda büyük bir tepkiye sebep oldu. Devrin din bilginleri onu müskil durumda birakan vaazlara basladilar.

Karamanoglu’nun aleyhinde baslayan bu cereyan üzerine Sultan Murad, Amasya’nin Hanefî ulemasindan Abdurrahman el-Muslihî tarafindan yazdmis bir mektupla, Islâm dünyasinin ulemasina müracaat ederek, bir din düsmaninin taarruzunu def etmek için ugrasan bir Islâm hükümdarinin mülküne, baska bir Islâm hükümdarinin taarruzuyla tahribat ve katl yapmasinin müslümanlikla ne derece telif edilecegi hakkinda dört mezheb ulemasindan fetva istemisti. Böylece Sultan Murad’in kendisi, Haçlilarla ugrasirken, Karamanoglu’nun, kendi ülkesini tahrib edip Haçlilara yardim etmesine karsilik onun üzerine yürümek için dinî bir destek aradigi anlasilmaktadir. Murad Bey’in bu hakli müracaati üzerine, devrin âlimlerinden Safiî Kadi’l-Kudat’i Seyhülislâm Sihabu’d-Din Ahmed Ibn Hacer el-Askalanî (öl. 1449), Hanefî Kadi’l-Kudat’i Seyhülislâm Saadeddin Deyrî (öl. 1462) ile Abdusselam el-Bagdadî, Malikî âlimlerinden Kadi’l-Kudat Seyhülislâm Bedreddin et-Tenesî (öl. 1449), ve Hanbelî âlimlerinden Seyhülislâm Bedreddin el-Bagdadî (öl. 1453), Karamanoglu üzerine yapilacak bir seferin mesru olacagina dair fetva verdiler. Hatta Ibn Hacer el-Askalanî, verdigi fetvada, Karamanoglu’na karsi mukateleye gücü yetenlerin onunla savasmalarinin vâcib oldugunu belirterek kaninin helâl oldugunu beyan ediyordu. Saadeddin Deyrî ise kaleme aldigi fetvasinda Karamanoglu’nun yapmis oldugu fenaliklardan dolayi tevbe edip Hakk’a rücu’ etmesini, bunun gerçeklesmesi için de Frenklerle savasan Osmanoglu’na askerleri ile yardim etmesini tavsiye ediyor, aksi takdirde dünyada ve ahirette rezil olup hüsran içinde kalacagini belirtiyordu. Keza Bedreddin el-Bagdadî el-Hanbelî ve Bedreddin et-Tenesî de Ibrahim Bey’in katlinin lâzim geldigine fetva vermislerdi. Amasya kadisi Abdurrahman el-Muslihî de bu fetvalara yaptigi bir serhle fetva sahiplerinin görüsüne istirak ediyordu.

Ibrahim Bey’in, Frenklerle birlikte hareket etmesini Müslümanlikla bagdastiramayan Sultan Murad, Islâm dünyasinin taninmis âlimlerinden alinan bu fetvalar üzerine harekete geçer. Sultan Murad, oglu ve Manisa sancakbeyi Mehmed’i yerine vekil birakarak Edirne’den ayrilir. Henüz tam anlamiyla istikrara kavusmamis Rumeli’nin tehlikeli durumunu da göz önünde bulundurarak yaninda bes alti bini açmayan Kapikulu askeri oldugu halde 12 Temmuz’da Çanakkale Bogazi’ni geçip Anadolu askeri ile birlestikten sonra Karamanlilar’a karsi büyük ve müthis bir intikam seferine girisir.

Osmanlilarin giristikleri bu intikam seferi karsisinda panik içinde Taseli’ne kaçabilen Ibrahim Bey, esi olan padisahin kiz kardesi ile veziri Server (Sürur) Aga’yi Yenisehir’de bulunan Murad Bey’e gönderip pek çok taviz karsiligi barisa razi olacagini bildirir. Elçiler, padisaha çok yalvarirlar. Bunlar, Ibrahim Bey’in ilk tecavüzünde herhangi bir müdahalesinin bulunmadigini, son defaki tecavüzü de Turgutogullari’nin tahriki ile oldugunu beyan ederek ycniden barisin saglanmasina muvaffak olurlar. Murad Bey, kizkardesinin ve bütün suçu Turgutogullari’na yükleyen Server Aga’nin israrlari üzerine ileri sürecegi sartlari yerine getirmesi sartiyle Karamanoglu ile anlasmayi kabul eder. Çok zor durumda kalan Ibrahim Bey, Murad Bey’le yeminle teyid ettigi bir “sevgendnâme” (yeminlesme) akdederek ileri sürülen agir sartlari kabul etmek zorunda kalir. Türkçe olarak kaleme alinan bu sevgendnâmeye göre Ibrahim Bey, Osmanlilar’a karsi düsmanca hareketlerde bulunmayacagini Kur’an-i Kerim üzerine yemin etmek suretiyle belirtiyor, Murad Bey ile oglu Mehmed Çelebi’nin düsmanlarina düsman, dostlarina da dost olmayi kabul ederek savas sirasinda da oglu emrinde yardimci kuvvetler göndermeyi taahhud ediyordu.

Bu anlasmadan anlasilacagi üzere, Islâm dünyasinin efkâr-i umumiyesi karsisinda suçlu duruma düsen ve bundan endise duyan Ibrahim Bey, Osmanlilar’in Rumeli’deki mukadderatini tayin edecek olan Varna savasi sirasinda Osinanlilar’a zorluk çikarmadigi gibi Ikinci Kosova savasina da oglunun komutasinda yardimci kuvvetler göndermek suretiyle Osmanlilar’in, dolayisiyle Islâm âleminin dikkatlerini üzerine çekti. Buna paralel olarak Hiristiyanlar üzerine yapacagi bir seferin daha önceki fena intibai silecegini hesaplayarak henüz Kibrislilar elinde olup büyük babasi Alaeddin Ali Bey’in 1367 yilinda fethine tesebbüs ettigi Gorigos kalesini (Kiz kalesi) zapt eder.

Daha önce de görüldügü gibi II. Murad, Karamanoglu üzerine gitmeden önce oglu Manisa sancakbeyi Mehmed’i Edirne’ye getirtmis ve Karaman seferi esnasinda da onu yerine vekil olarak birakmisti. Sultan Murad, Karamanoglu ile yaptigi anlasmadan sonra Agustos baçlarinda Yeniçehir’den Mihaliç ovasina gelmiçti. Buradan kapikulu askerleri ve beyleri önünde henüz 12 yasinda genç bir sehzade olan oglu Mehmed lehine tahttan feragat eder. Böylece kendisi Bursa’da rahat ve huzurlu bir sekilde ahiret içleri ile mesgul olup ibadet edebilecekti. Sultan Murad’in tahtini bir çocuga terk edis hadisesini mücerred ve sahsî bir heves veya hevessizlik olarak degil, hükümdarin böyle bir karara gidecek kadar asil ve feragatli bir ruh haletine sahip oldugunu görmck lazimdir. Bu tahttan uzaklasma keyfiyeti belki de Sultan II. Murad’in, devrine kazandirmis oldugu muvaffakiyetlerin anahtaridir. Zira tahti, sahsî bir ikbal ve devlet ihtirasi adina degil, kütle menfaati namina üstüne almis olmanin en kesin ve açik delilidir.

Solakzâde, Sultan Murad’in çok çalismak suretiyle Osmanli memleketinde güven ve emniyet temin ettigini, içleri yoluna koydugunu belirttikten sonra söyle der: “Saltanat içlerinden feragat buyurup, bundan sonra halvette ve uzlette oturmayi arzu eyledi. Saltanat tantanasini, miskinlik sermayesine tebdil etmekle sonsuz ugurlar bulmayi ummakta idiler.” Sultan Murad, bu karekter ve yaratilista olan bir kimse idi. Fakat ne yazik ki bu arzusu, gerçeklesmeyecekti. Çünkü henüz 12 yasinda olan bir çocugun baçinda bulundugu devlet, kolay yutulabilir bir lokma idi. Bu sebeple Hiristiyanlar, on yillik bir muahede yapmis olmalarina ragmen bu antlasma on gün bile sürmeyecektir.

VARNA SAVASI

Kutsal kitaplari olan Incil üzerine yemin etseler bile kendilerine göre “dinsiz olan Müslümanlar” söz konusu olunca bu yeminin geçerli sayilmayacagi anlayisini gelenek haline getiren Hiristiyanlar, Varna Savasi ile bu geleneklerini devam ettirmis görünmektedirler. Zira Osmanlilar ile Hiristiyan müttefikler arasinda imzalanan baris antlasmasi, daha mürekkebi kurumadan bu müttefikler tarafindan bozulmustu.

Sultan Ikinci Murad ile Macaristan ve Lehistan Krali Vladislas arasinda 10 yil için yapilan mütareke, alti hafta geçmeden bozuldu. Incil üzerine yapilan yeminden henüz 10 gün geçmemisti ki, Papa’nin vekili Kardinal Julien Sezarini, kral ile krallik meclisi üyelerine, Osmanlilarla imzalanmis olan antlasmanin bozulmasi ve Eylül’ün ilk günü Orsova’nin kusatilmasi için ekanim-i selâse (Teslis, üçlü ilâh sistemi) ve Hz. Meryem ile azizlerden Etyen ve Ladislas üzerine yemin ettirir.

Hiristiyan dünyasini böyle bir antlasmayi bozmaya yönelten firsat, Sultan Murad gibi tecrübeli bir hükümdarin hükümdarliktan çekilerek, devletin basina çocuk yasta bir kimsenin getirilmesi idi. Bu saltanat degisikligi, Türklerin, Balkanlar’dan atilmasi için uygun ve kaçirilmaz bir firsatti. Bu firsatin degerlendirilmesi gerekiyordu. Bunun için de, yapilan yeminin hiç bir mânâ ifade etmeyecegi, bizzat din adamlari tarafindan belirtilmeliydi. Nitekim bu da yapildi. Bu arada Karamanoglu Ibrahim Bey fiilen bir sey yapamiyorsa da vaziyetin müsaid oldugunu müttefiklere bildirmesi, Bizans Imparatorunun Papa’yi tesvik etmesi ve sarayinda bulunan Osmanli hanedanina mensup sehzade Orhan’i (Çelebi Sultan Mehmed’in oglu) Çatalca taraflarina salivererek saltanat iddiasiyla onu ortaya çikarmasi, durumu nazik bir safhaya sokmustu. Çünkü Osmanli yönetimi böyle bir sey beklemiyordu. Zira yapilan antlasma, bagli kalinmasi gereken bir yemindi. Kime karsi ve hangi sartlarla olursa olsun bozulmamasi gerekirdi. Fakat Haçli ordusu yeminine bagli kalmadigi için böyle bir savas vuku bulmustu. Dukas’in ifadesine göre antlasmanin bozulmasini anlamakta güçlük çeken Sultan Murad, Hammer’in de belirttigi gibi, savas esnasinda “düsmanlarin hainliklerini kendi askerlerine göstermek istiyormus ve yemininden dönenleri cezalandiran Cenâb-i Hakk’in, himayesini bekliyormus gibi, Hiristiyanlarin bozmus olduklari antlasmayi, hendegin kenarina dikilen bir mizragin ucuna astirmisti.”

Türkleri bütünüyle Balkanlar’dan uzaklastirmak için gereken tedbirlere bas vuran Papa, Anadolu’daki Türklerin Rumeli’ye geçmelerini önlemek için Çanakkale Bogazini kapatmak üzere Kardinal Françesco Gondolmieri komutasindaki donanmadan da uygun mektuplar aliyordu. Bu da savasin yeniden baslamasi için bir firsatti.

Papanin, donanma komutani olan Kardinal Françesco Gondolmieri, Anadolu’dan Rumeli’ye kuvvet geçirilmeyecegini temin ediyordu. Bu vaziyet karsisinda artik Türklerin isi bitiriliyor ve Balkanlardan çikarilacaklarina kesin gözle bakiliyordu. Haçlilarin, basarili komutani Jan Hunyad’m, Türklerden alinacak Bulgaristan’a kral olacagi da vaad ediliyordu. Böylece, baslangiçta antlasmayi bozmanin ve yeniden Osmanlilarla bir harbe girmenin taraftan olmayan Jan Hunyad, fikrinden caydirilmis oluyordu.

Edime-Segedin muahedesinin bozulmasi üzerine, Macar, Bohemya, Eflâk, Hirvat, Polonya ve Alman milletleri ile Papa taraftarlari da dahil olmak üzere büyük bir ittifak kurulmustu. Gizlice donanma vermek suretiyle Venedikliler de bu ittifaka dahil olmuslardi. Osmanlilar’in üst üste maglubiyetleri, Venedikliler’i parsayi toplamak ümidine kaptirmisti. Sayet Osmanlilar maglub olurlarsa ki buna kesin gözü ile bakiliyordu Gelibolu, Selânik ve Karadeniz sahilindeki bazi yerler, bunlara verilecekti. Bununla beraber Venedikliler, Papa’ya verdikleri gemilerine kendi bayraklarini degil, Papalik ve Burgondiya bayraklarini çekmislerdi. Böylece güya Osmanlilar’a karsi tarafsiz kaldiklarini göstereceklerdi. Osmanlilar’a vergi veren Raguza (Dubrovnik) Cumhuriyeti de Macarlarla birlikte hareket ederek harbin sonundaki taksimde Avlonya ile Kanina’yi almak istiyordu. Bizans Imparatoru, müttefiklerin galibiyetinden istifade edecegini ümid etmekle beraber, Osmanlilar’dan çekindigi için sureta pek istekli görünmüyordu. Bununla beraber Imparator VIII. Ioannis, Macar Krali ve diger hiristiyanlara bas vurup Karamanoglu’nun isyanindan dolayi müttefiklerin acele sefere çikmalarini istemisti. Bu siralarda akd edilen Edirne muahedesi üzerine, 30 Temmuz 1444 tarihli ikinci bir mektupla Türklerin çok zor durumda olduklarini bildirerek bir an önce harbe baslanmasini israrla tavsiye ediyordu. Bu hareketi ile harbe girmeden ve burnu kanamadan bir hisse almak istiyordu.

Muahedenin bozulmasindan sonra derhal taarruza geçilmedi. Böylece bir açikgözlük veya hile daha yapiliyordu. Zira, muahedenin bozulmus oldugundan haberi olmayan Osmanlilar’in, antlasma geregince Sirplara terk edecekleri yerlerin verilmesi bekleniyordu. Gerçekten de muahedeye bagli olan Osmanlilar, antlasma geregi Sirplardan aldiklari yerleri geri verdiler. Ancak bundan sonra Eylül ayinda Birlesik Haçli ordusunun taarruzu baslayacakti. Müttefikler, baslarinda Kral Vladislas oldugu halde harbe girmeyen Sirp despotunun (muahededeki yeminini bozmayacagini söyleyen Sirp despotu, Osmanli Devleti’ni de durumdan haberdar etmisti) topraklarina girmeyerek Orsova’dan Tuna nehrine geçip Vidin’e gelirler. Burayi yaktiktan sonra Nigbolu’da Eflâk voyvodasi Vlad Drakul’un kuvvetleri ile birleserek Tuna boyunca yürüyüp Sumnu’ya ulasirlar. Geçtikleri yerlerde müdafaasiz köyleri ve hatta kiliseleri yagmalayarak Sumnu’yu aldiktan sonra Pravadi yolu ile Vama önünde belirdiler. Osmanlilarin, Tuna nehrinde isletilmek üzere Kamçik nehri agzinda yaptiklari yirmi sekiz nehir gemisi de, bu kuvvetler tarafindan yakilir.

18-22 Eylül’de Tuna’yi asip Varna yakinlarina gelen bu güçlü ordunun meydana geçirecegi tehlikeden endiseye düsen Osmanli devlet ricali, durumun vahemetini kavradiklarindan basta vezir-i a’zam Çandarli Halil Pasa olmak üzere diger devlet adamlarinin telkini ile II. Mehmed, babasini baskomutan olmak üzere Edirne’ye davet eder. Cebe Ali (Veya Kassaboglu Mahmud Bey), tehlikenin büyüklügünü anlatmak üzere Sultan Murad’a gönderilir. Cebe Ali’nin tesirli konusmasi üzerine Murad Bey, yaninda kirk bin Anadolu askeri ile Edirne’ye dogru yola çikar. Bu esnada Çanakkale Bogazi Haçli donanmasi tarafindan tutuldugu için oradan Rumeli’ye geçme imkâni bulamaz. Sultan Murad, düsmani sasirtmak için küçük bir kuvvet gönderip kendisi sür’atle Istanbul Bogazina gelip Güzelcehisar (Anadolu Hisari)’dan Rumeli’ye geçer. Koordineli bir sekilde hareket eden Osmanli birliklerinden biri bogazin Anadolu tarafina geldigi zaman Veziri A’zam Halil Pasa komutasindaki bir diger birlik, toplarla Anadolu Hisari’nin karsisina gelip geçis için gerekli emniyet tedbirleri almisti. Her bir nefer için bir duka altin verilmek suretiyle Ceneviz gemileri ile karsi sahile geçen Osmanli ordusunun geçis haberi, düsman birlikleri arasinda telasa sebep olur. Sultan Murad’in, bogaz geçisini engellemek isteyen iki Bizans gemisinden biri, topla batirilirken digeri yarali olarak kaçip kurtulur.

Sür’atle Edirne’ye gelen Murad, oglu Mehmed ve vezir-i a’zami orada birakarak ordu komutani sifatiyla Varna önlerine gelmis olan Haçlilar üzerine gider.

Murad Bey, Varna önlerine geldigi sirada düsmanin ileri hareketini yakindan takib eden Rumeli Beylerbeyi Sehabeddin Pasa, esas orduya katilir. Harp düzenine göre Osmanli ordusunun sag kolunda Anadolu Beylerbeyi Karaca, sol kolunda da Rumeli Beylerbeyi Hadim Sehabeddin Pasalar (bazi kayitlarda sol kolunda Turahan Bey bulunmustur) bulunuyorlardi. Merkezde de bas komutan olarak II. Murad vardi. Daha önce de temas edildigi gibi merkez cephesinin önüne bir mizrak ucuna takilmis olarak Segedin muahedenhamesi dikilmisti. Ordunun gerisi tahkim edilmediginden sarilma tehlikesi vardi. Merkezde yeniçerilerin önünde kaziklarla korunmus bir hendek bulunuyordu.

Müttefiklerin, Ulahlar ve bes bölük Macar’dan meydana gelen sol kanadi, Varna batakliklari ile muhafaza altina alinmisti. Sag kol ise açik ovaya ve sehre dogru düsmüstü. Burasi açik ve tehdide mamz oldugundan Macar kuvvetleri tamamen burada toplanmislardi. Siyah bayraklari altinda Kardinal Jülyen Sezarini komutasindaki kuvvetler bu kolda idiler. Kral Vladislas, merkezde Sen Jorj sancagi altinda bulunup elli süvari ile koruma altina alinmisti. Baskomutan Hunyad ise hemen hemen her tarafta görülüyordu.

Her iki tarafin sahip oldugu insan gücü, kesin olarak belli degilse de düsman kuvvetlerinin Türk kuvvetlerinden daha fazla oldugu bir gerçektir. 28 Receb 848 (10 Kasim 1444) Sen Marten yortusuna tesadüf eden Sali günü baslayan Varna Savasi, Haçlilarca ugurlu sayilan bir günde oldugu için sevince sebep olmustu. Bununla beraber, Hiristiyanlari büyük bir korkuya sevk eden bir hadisenin de cereyan ettigini belirtmek gerekir. O anda patlak veren siddetli bir kasirga, kralinki hariç olmak üzere Haçli ordusundaki bütün bayraklari savurup atmisti.

Muharebe baslar baslamaz Jan Hunyad, Osmanli ordusunun Karacabey komutasindaki sag koluna hücum ederek püskürtür. Sol kola yüklenen Eflâk kuvvetleri ise bu kolu bozguna ugratirlar. Hatta yandan padisahin bulundugu ordu merkezine dogru yürüdülerse de sonradan püskürtülürler. Ordunun gensinin iyice tahkim edilmemesinden dolayi (burada agirliklar ve develer bulunuyordu) bu kisim da tehdid altinda idi. Sag ve sol kollar dagilmis olduklarindan ordu merkezinde yalniz hükümdar, maiyeti ve kapikulu askerleri kalmisti. Fakat Sultan Murad telas göstermeyerek yerinde duruyor ve komutayi birakmiyordu.

Osmanli ordusunun sag ve sol kanatlarinin bozuldugunu gören Macaristan krali Ladislas, kendini tutamayarak heyecana kapilir ve Polonya kuvvetleri ile birlikte Osmanli ordusu merkezine ve padisahin üzerine hücum ederek sancaklarin bulundugu yere kadar gelir. Hükümdarlarinin büyük bir tehlikeye maruz kalacagini gören yeniçeriler, büyük bir gayretle savasip merkezden içeriye giren düsman kuvvetlerini çevirirler. Tam bu esnada Timurtas adli bir yeniçeri, kralin atinin ayagina bir balta vurarak onu ati ile birlikte yere düsürür. Kralin düstügünü gören Koca Hizir adinda bir yayabasi (Yeniçeri bölük komutani), hemen kosup kralin basini keser. Kesilen basi bir mizragin ucuna takip yüksek sesle baginp kralin öldügünü söyleyince Polonya kuvvetleri dagilip kaçmaya baglarlar. Büyük bir kismi da kaçamayarak öldürülür. Bu sirada Osmanlilar’in sol kolunu çevirmekte olan Jan Hunyad, sür’atle yetiserek vaziyeti düzeltmeye çalisip, “biz, kral için degil, dinimiz için vurusmaya geldik” dediyse de basarili olamaz. Kralin öldügünü duyan Osmanli birliklerinin daha bir azimle geri döndüklerini görünce toplayabildigi kadar askeri ile kaçmaya baçlar.

Varna muharebesinde Anadolu Beylerbeyi Karaca Pasa ile Kara Timurtas Pasa’nin torunu Umur Bey’in oglu Osman Bey sehid olmuslardi. Düsman ordusunda ise Kral Ladislas ve muahedenin bozulmasinda birinci derecede rol oynayan Kardinal Julyen Sezarini ölmüslerdi. Bazi kaynaklarda (Sahavî, et-Tibru’l-Mesbûk fî Zeyli’s-Süluk, Ayasafya Ktb., nr. 3113, s. 191) Osmanlilarin bu savasta on bin kadar sehid verdikleri belirtilmektedir. Düsmanin telefati ise bundan daha fazla idi.

Sultan Murad, kazandigi bu önemli zaferden sonra, güvendigi adamlarindan biri olan Azeb Bey’le savas alanini gezip düsman ölülerini görünce:

— Sasilacak sey degil mi? Bütün bu delikanlilar arasinda bir tane ihtiyar yok, der. Bu söz üzerine Azeb Bey ona su cevabi verir:

— Eger aralarinda yaslica bir kimse olsaydi, böyle delice bir harekette bulunmazlardi.”

Osmanlilar, bu savaçta külliyetli miktarda savas ganimeti elde ettiler. Degerli esya ile dolu ikiyüz elli araba, galip gelen Osmanlilar’in eline geçmisti. Bu da gerçekten büyük bir ganimet idi.

Müslümanlarin, Avrupa’daki varliklarinin devam edip etmemesi bakimindan bir dönüm noktasi olan Varna savasindan sonra, zaferi müjdelemek üzere belli basli sehirlerin kadilarina ve Islâm hükümdarlarina fetihnâmeler gönderildi. Sultan Murad, bu savasta esir alinan düsman askerlerinden bir kismini ve nasil demirden adamlari yendigini daha iyi anlatabilmek için Macar asilzâdelerinin giydigi zirhlarla donatilmis yirmi bes esiri, Misir Sultani Melik Zahir Çakmak’a gönderdi.

II. Murad, bozulmasin diye bal içinde muhafaza edilen kralin basini zaferinin bir nisanesi olarak Bursa valisi Cebe Ali’ye göndermisti. Bursa halki, kalabalik bir topluluk halinde bu zafer nisanesini karsilamaya çikar. Nilüfer suyunda yikanan bu bas, bir mizrak ucunda sokaklarda dolastirildi. Böylece, daha önceki savaslarda meydana gelen maglubiyetler yüzünden moralleri bozulmus olan halka moral verilmeye çalisilir.

Murad Bey, savasi müteakip Edirne’ye dönünce vezirlerinin de istegi üzerine bir müddet daha orada kalir. Zira tehlike henüz tam anlamiyla ortadan kalkmis degildi. Bir müddet sonra tehlikenin tamamen kalktigini gören Murad Bey, oglunun mevkiini sarsmamak için, yaninda Sarabdar Hamza Bey ile Iskender Pasa oldugu halde Manisa’ya çekilir. Manisa’daki ikameti müddetince kendisine Saruhan, Aydin ve Mentese sancaklarinin geliri tahsis olunur. Âdeta, tahttan ikinci bir feragat anlamina gelebilecek bu fedakârliga ragmen Murad Bey’in, Varna galibi olarak büyük bir söhret kazandigi anlasilmaktadir.

II. MURAD’IN TEKRAR TAHTA GEÇISI

Murad Bey’in, Manisa’ya çekilmesinden sonra, devamli surette onu padisah olarak kabul edip buna göre muamele eden Çandarli Halil Pasa ile, genç padisahin etrafinda toplanan rakipleri ikinci vezir ve Rumeli Beylerbeyi Hadim Sehabeddin, genç padisahin lalasi Zaganos ve vezir Saruca Pasa’lar arasinda bir iktidar mücadelesi baslar. Bu arada, genç padisahi yeni fetihler için tesvik eden Sehabedin ve Zaganos Pasa’lar, onu devletin siyasetine hakim tek hükümdar olarak görmek istiyorlardi. Bu durumdan haberdar olan ve kendilerini tehlikede gören Karamanoglu ile Kastamonu hâkimi, Murad Bey’e bas vurarak vaziyeti anlatmak zorunda kalmislardi. Sonradan bunlara Bizans Imparatoru ve Despot da katilacaklardir, Murad Bey, bu bas vurular üzerine küçük sultan ile, onu bu siyasete iten vezirleri siddetle ikaz etmis olmasina ragmen, oglunun gerçek bir padisah gibi hareket etmesinden dolayi da içten içe sevinmisti. Bundan sonra Çandarli Halil Pasa’nin hazirlayacagi uygun vasati beklemeye baslar. Nitekim çok geçmeden yeniçeriler 1446′da Sehabeddin Pasa’nin aleyhine olmak üzere isyan ederler. Halkin da destegi ile güçlükle bastinlari bu isyan üzerine, devletin iç ve dis emniyeti için Murad Bey’in tekrar Edirne’ye gelip is basina geçmesi gerekiyordu. Halil Pasa’nin gizli daveti ile Murad Bey, 5 Mayis 1446′da Rumeli’ye gitmek üzere 4000 kisilik bir kuvvetle Manisa’dan yola çikar. Fakat sonradan fikrini degistirerek Bursa’ya gider. Ama Mora’da despot Konstantin’in tasarrufunun devam ettigi bir sirada Halil Pasa, Ishak Bey ve Anadolu Beylerbeyi Özgüroglu Isa Bey, onu tekrar Edirne’ye davet ederler. Bunun üzerine Murad Bey, Agustos sonlarinda, oglunun haberi olmadan Edirne’ye gelir. Ertesi gün Halil Pasa, Ishak Bey, Isa Bey ve diger beyler aralarinda anlasip genç padisaha nezaketen tahtini babasi lehine terk etmesini, fakat onun bunu kabul etmeyecegini söyleyerek bir emrivaki yaparlar. Murad Bey, yapilan teklifi kabul ederek tahta geçer. Tursun Bey, Sultan Mehmed’in babasina olan saygisindan dolayi tahtini gönül rizasi ile teslim ettigini söyleyerek söyle der: “Amma çün atasina nisbet-i kemâl-i inkiyadi var idi, hüsn-i riza ile atasin getürdi, saltanatin teslim etti.” O anda da orada hazir bulunan herkes kendisine bey’at etti. Mehmed, veliahd olarak Zaganos ve Nisanci Ibrahim Bey’le birlikte Manisa’ya gönderildi.

BALKANLAR’DA HAKIMIYET VE MORA SEFERI

Yildirim Bâyezid zamaninda Osmanli nüfuzu altina girmis olan Mora, Ankara Muharebesi’nden sonra baglantidan kurtulmustu. Mora’nin büyük bir kismi Bizans’a aitti. Eskiden beri imparatorun oglu veya kardesleri bu yarimadada “Despot” adi ile müstakil birer hükümdar gibi hüküm sürerlerdi. Mora Despotu olan Konstantin (1448′den itibaren Bizans Imparatoru), Segedin muahedesini kabul etmek zorunda kalan Sultan Murad’in, hükümdarliktan çekilmesi üzerine durumu kendi lehine müsait görerek Teb, Beotya ve Pindos taraflarini ele geçirerek Mora’nin müdafaasi için faaliyetlere girismisti. O, bununla da yetinmeyerek Osmanli taraftan olan Atina prensi II. Nerio Acciajoli’yi de kendisiyle birlesmeye zorlamisti. Kuzeyden gelebilecek bir Osmanli hücumuna karsi, Gördes ile Korent denilen ve karadan Mora’nin kapisi durumunda bulunan dar geçidi (berzah) saglamlastirmisti. Böylece Mora, Osmanlilara karsi yeniden tahkim edilmis oluyordu. Mora seferinin sebebi de Padisahin bu tahkimattan süphelenmesi idi. Osmanlilarin, nüfuzlari altindaki Mora’dan vaz geçmeleri mümkün degildi. Çünkü Yunanistan fütuhatinin tamamlanmasi, Mora’ya hâkim olmakla mümkündü. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar’in güttükleri siyasî hedef, Tuna’nin güneyinde, kendi yönetimlerinde olmayan bir toprak parçasi birakmamakti.

Daha önce de temas edildigi gibi Varna savasindan önce Papa donanmasinin Çanakkale Bogazini kapatmasi ve Macaristan Krali’nin Varna’ya kadar gelmesi, bütün Hiristiyan dünyasina oldugu gibi Kostantin’e de cesaret vermisti. O da digerleri gibi Osmanlilar’in Varna’da tamamen perisan olacaklarini ve artik Balkanlari tamamiyle terk edeceklerine inaniyordu. Bu yüzden de Osmanlilar’a ait bazi yerleri almisti. Sultan Murad, Varna zaferini kazandiktan sonra, Kostantin’in isgal ettigi yerleri geri vermesini istemis ise de uygun bir cevap alamamisti. Bu yüzden Mora’nin tekrar nüfuz altina alinmasi gerekiyordu.

Sultan Murad, Mora seferinden önce bölgeyi ve insanlarini taniyan akinci komutanlarindan Pasa Yigitoglu Gazi Turahan Bey’den buranin askerî, siyasî ve etnografik durumu hakkinda tafsilatli bilgi alir. Sultan Murad, gereken bilgiyi aldiktan sonra Turahan Bey’in akinci kuvvetlerini Mora’nin fethi ile görevlendirir. Korent kalelerini elde edebilmek için çok miktarda top mermisine (gülle) ihtiyaç vardi. Bes kaleyi birden vurabilmek için develerle buraya bakir nakl edilerek toplar dökülür. Serez’de toplanan Osmanli kuvvetleri, süratli bir yürüyüsle 8 Ramazan 850 (27 Kasim 1446)’da Korent (Korintos) berzahini kapayan Hexamilion (Kesmehisar) surlari önüne gelirler. Top atesiyle baslayan savasa bizzat Sultan Murad da katilir. Onun basinda bulundugu asil ordunun gayreti ile kale Aralik ayinin onunda zapt edilir. Osmanlilar’daki topçulugun ilerlemesi sayesinde on üç günde surlar delinmis ve Osmanli ordusu bu deliklerden içeri girip kaleyi zapt etmisti. Korent’in düsmesi ile Mora’nin kapilari yeniden Türklere açilmis oldu. Osmanlilar’ca Balyabadra adi verilen Mora’nin merkezi ve en büyük sehri Petras, tekrar feth edildi. Mora’nin kapisi olan bu yerler alininca bir koldan Padisah, diger koldan da Turahan harekete geçerler. Bunun üzerine Despot Konstantin, tarihçi Halkondilas’i elçi olarak Sultan Murad’a gönderir. Elçi, haber iletmesin diye baslangiçta tevkif edildiyse de sonunda serbest birakilir. Konstantin de senede belli bir miktar vergi vermeyi kabul eder. Ayrica Korent berzahi (geçit) kendisine yiktirilir. Sonuç olarak Osmanlilar’a karsi tecavüzlerde bulunan Despot Konstantin ile kardesi Thomas, tekrar Osmanli tabiiyetini tanimak zorunda kalirlar. Bu basaridan sonra Edirne’ye dönen Sultan Murad, buradan getirdigi esirleri Anadolu’ya nakl ettirip, oradan da bu bölgeye Müslüman Türkleri getirtmek suretiyle nüfus mübadelesi yapmisti.

Eflâk Voyvodasi Vlad Drakul, Sultan Murad’in Mora isini basarili bir sekilde sonuca baglayip Edirne’ye döndügünü görünce, onunla anlasmak ister. Fakat Yanko tarafindan öldürülür. Öte yandan daha önce Osmanli ordusundan kaçtigini belirttigimiz Arnavut Iskender Bey, Papa ve Macar Krali ile temaslarda bulunup Arnavutluk yolu üzerindeki Kocacik hisarini ele geçirmisti. Morava savasi sirasinda ordudan kaçip bozgunluga baslamasi, Kroya sancagina tayin edildigine dair sahte bir ferman uydurup Kroya (Akçahisar)’ya girip hisardaki Osmanli askerinin tamamini uykuda iken kiliçtan geçirmesi, tekrar Hiristiyanliga dönmesi ve Papadan yardim görmesi gibi hareketleri yüzünden ortadan kaldirilmasi gerekiyordu. Iskender Bey, aldigi yardimlar sonucunda kazandigi bazi basarilarina güvenerek Venedikliler’le de bozusur. Osmanlilar bunu iyi degerlendirerek 1448 yazinda bir taarruza karar verirler. Gerçekten de Sultan Murad, belirtilen yilda yaninda Sehzade Mehmed de olmak üzere büyük bir ordu ile Arnavutluga girerek Kocacik hisarini zapt eder. Fakat kisa bir müddet sonra Sirp Despotu Jorj Brankoviç’ten, Jan Hunyad’in Macar, Eflâk, Bohemya ve Almanya’dan topladigi 90.000 kisilik bir ordu ile Tuna’yi geçip Sirp topraklarina girmek üzere oldugu haberini alinca, Sofya’ya çekilerek ordusunu yeniden düzene sokar. Buradan güney yolu ile Kosova ovasina gelerek düsmanini savasa mecbur eder.

IKINCI KOSOVA MUHAREBESI

Osmanlilar’a karsi tertiplenen bu yeni Haçli seferi, Varna zaferinden dört yil sonra 17-19 Ekim 1448 tarihlerinde olmustur. Takdirin bir tecellisi olacak ki bu ikinci seferde bulunan Osmanli hükümdarinin adi da Murad’dir. Birinci Kosova’da Murad Hüdavendigâr (Birinci Murad), Ikinci Kosova zaferinde de Ikinci Murad bulunmuslardi.

Osmanli Devleti, Iskender Bey’in ayaklandirdigi Arnavutlar’i yola getirmek için ugrasiyordu. Sultan Murad, Iskender’in merkezi olan Kroya (Akçahisar)’yi kusatma altina aldigi zaman Jan Hunyad’in hududu geçmek üzere oldugunu Sirp Despotu ile Vidin sancak beyinden ögrenmisti. Bu haberin alinmasi üzerine Sultan Murad kusatmayi kaldirip Sofya’ya dönmüstü. Bu arada Jan Hunyad, Albert’in küçük ogluna naib olarak Macaristan’in bütün dizginlerini ele geçirmisti. Varna muharebesinin kahramanligina sürdügü lekeyi silmek için var gücü ile çalisip kuvvet topluyordu. Bunda muvaffak da oluyordu. Çünkü kisa zamanda etrafinda, Macarlar’dan baska Eflâk, Polonya, Erdel ve Almanya gibi devletlerden de kuvvetler toplanmisti. Böylece Jan Hunyad, doksan bin kisilik bir kuvvetin basina geçip Sirbistan’i isgal ile yoluna devam eder.

Sultan Murad, Hunyad’in Tuna’yi geçmek üzere oldugunu ögrenince derhal Arnavutluktan çikarak Sofya’ya gelir. Burada orduyu terhis etmeyerek timarli sipahilere memleketlerinden harçlik getirmek üzere “harçlikçi”lar tayin edip Sofya’da beklemeye karar verir. Jan Hunyad ise yoluna devamla 1448 senesinin Ekim ayi ortalarinda Kosova’ya gelir. Osmanli hükümdari da 80-100 bin kisilik bir kuvvetle ayni yere gelir.

Sultan Ikinci Murad, muharebeden önce baris teklifinde bulunmak üzere düsmana elçiler gönderdiyse de bunlar, Jan Hunyad tarafindan gerisin geriye gönderilmislerdi. Iki ordu harb etmeksizin karsilikli olarak bir gün beklediler.

Muharebe 1448 Ekim ayinin 17, 18 ve 19. günü olmak üzere üç gün sürdü. Savas, Jan Hunyad’in hücumu ile basladi. Osmanli ordusu klasik bir düzenle sag, sol ve merkez olmak üzere bölümlere ayrilmisti. Düsmanin sag kolunda Macarlar ile Sicilyalilar, sol kolunda da Alman, Bohemya, Transilvanya ve Eflâk (Ulah) kuvvetleri bulunuyordu.

Hunyad, Varna’daki hatalan tekrarlamayacagini düsündügünden savasi kazanacagindan emin görünüyordu. Haçli ordusunda, I. Murad’in oglu olan Savci’nin öldürülmesinden sonra kaçmayi basaran oglu Davud da vardi. Muharebenin ilk günü, hafif silahlarla baslayan savas, esit sartlar altinda devam ediyordu. Hunyad, Osmanli ordusunun ikinci gün çekileceginden emin görünüyordu. Bu sebeple asil hücum ikinci günü ögleden sonra baslayip aksama kadar devam etti. Savci Bey’in oglu Davud’un tavsiyesi ile gece

yarisi Osmanli ordusuna yapilan baskin da bir ise yaramaz. Muharebe üçüncü gün günesin dogmasiyla tekrar baslar. Taktik geregi Osmanli ordusunun sag ve sol kanatlan mukavemet edemiyorlarmis gibi yavas yavas geri çekilirler. Böylece merkez, düsmana karsi açik ve korumasiz kaliyordu. Durumu fark eden düsman, bütün gücü ile merkeze yüklenir. Yeniçeriler bütün güçleri ile karsi koyarlarsa da onlar da yine plân geregi geri çekiliyormus havasini verirler. Tam bu sirada Osmanli ordusunun sag ve sol kanatlari, merkeze girmis olan düsman kuvvetlerini yandan ve arkadan çevirmeye baslarlar. Bu sirada Turahan Bey’in bulundugu sol kol, Osmanli karsi taarruzunun merkezini teskil ediyordu. Çünkü Osmanlilar’in sol kolu ile harb etmekte olan Jan Hunyad’in sag cenahini, Turahan Bey kuvvetleri çevirmekte idi. Çevrildigini anlayan düsman, ümitsizce savasmaya devam ediyordu. Tam bu esnada Vezir-i A’zam Çandarlizâde Halil Pasa’nin delâleti ve bazi vaadlerle Eflâk prensini harpten çekilmeye ikna etmesi üzerine düsman tam bir ümitsizlige kapilir. Önden ve arkadan hücuma maruz kalan düsman, perisan olmustu. Bununla beraber askerler, geri çekilerek siperlerine ulasabildiler. Hunyad, komutanlari ile görüsüp durum degerlendirmesi yapar. Ama gece yansi yanina aldigi bazi seçkin süvarileri ile harp meydanini terk edip kaçar. Onun kaçtigini bilmeyen ordusu, sabahleyin Türklerin hücumuna dayanmaya çalisirsa da komutanlarinin kaçtigini ögrenince tamamen dagilir. Bu ordudan pek azi kurtulur. Düsmanin zayiati on yedi bin kadardi. Halkondil’e göre Osmanlilar’in zayiati ise dört bin civarindadir. Böylece Kosova ovasinda Müslüman Türkler ikinci defa parlak bir zafer kazanmis oluyorlardi. Ikinci Kosova, Avrupa’nin, Türkleri Balkanlar’dan sürmek için yaptigi sonuncu tesebbüstür. Bundan sonra Avrupa tamamen savunma durumuna geçecek, elindeki toprak ve menfaatleri kaptirmamak için mücadele edecektir.

Sultan Murad, 1450 yazinda oglu Mehmed’i de yanina alarak ikinci defa Amavutluk seferine çikar. Osmanli kuvvetleri Akçahisar’i kusatip toplarla dövmeye basladilarsa da hisarin savunmasini Vrana’ya birakip disarda ani baskinlarda bulunduktan sonra sarp daglara siginan Iskender’in bu neviden baskinlari yüzünden alinamaz. Tam bu esnada Jan Hunyad’in yeni bir hücuma kalkisacagi sayiasi yayilir. Ekim soguklarinin da baslamasi üzerine Sultan Murad, kusatmayi kaldirip Edirne’ye döner. Sultan Murad’in kaleyi feth etmeden Edirne’ye dönmesi, Hiristiyan âleminde büyük bir sevinçle karsilanir. Bu hâdiseden sonra Iskender Bey’in söhreti birdenbire artar.

SEHZÂDE MEHMED’IN DÜGÜNÜ

Akçahisar kusatmasinin kaldirilmasi, Hiristiyan dünyasinda büyük bir sevince sebep olmustu. Bununla beraber Osmanlilar üzerinde fazla bir etkisinin, olmadigi anlasilmaktadir. Zira bu hadiseden hemen sonra Sultan Murad, sehzadesi Mehmed için Edirne’de muhtesem bir dügün tertiplemisti.

Sultan Murad, daha önce bir sefer evlenmis bulunan oglu Sehzâde Mehmed’e Dulkadiroglu’nun kizini almak istedigini, Vezir-i A’zam Halil Pasa’ya sorup fikrini almak ister. O da bu görüsün yerinde oldugunu söyler. Bu sirada Dulkadir Beyligi’nde Nâsirüddin Mehmed Bey’in oglu Süleyman Bey bulunuyordu. Bundan çok seneler önce, Çelebi Sultan Mehmed Bey de Nâsirüddin Bey’in kizini almis oldugu için arada bir akrabalik da vardi. Bunun için derhal Amasya sancakbeyi Hizir Bey’in hanimi, görücü olarak Elbistan’a gönderilir. Süleyman Bey’in bes kizindan en küçügü olan Sitti Hanim’in nikahi kiyildiktan sonra gelin olarak Edirne’ye getirilir. 1450 senesi kisinda (H. 854, Sevval-Zilhicce) genç sehzade Mehmed’in evlenmesi münasebetiyle dogu ve batidaki dost hükümdarlar ile tâbi beyler, Edirne’ye davet edilerek muhtesem bir dügün yapilir. Bu is ve davetlerin organizasyonu için Saruca Pasa görevlendirilmisti. Dügünden sonra Sehzade Mehmed genç karisiyla birlikte Manisa’ya gider.

SULTAN II. MURAD’IN VEFATI VE SAHSIYETI

Sultan II. Murad, genç evlileri Manisa’ya ugurladiktan kisa bir müddet sonra 1 Muharrem 855 (3 Subat 1451) günü kusluk vakti vefat etti. Kaynaklarin çogu, Sultan Murad’in Ölümünü nüzûl (felç) isabetine, bazilari da soguk alginligindan ileri gelen kisa bir hastaliga baglarlar. Dukas ve Hammer gibi bazi tarihçiler de asiri yorgunlugun ölümüne sebep oldugunu bildirliler. Öldügü zaman henüz kirk sekiz yaslarinda idi. Ölüm hadisesinden hemen sonra cesedi tahnit edilir. Vefat haberi Manisa’daki Sehzade Mehmed’e bildirilerek derhal gelmesi istenir. Halil Pasa tarafindan gönderilen bu haber üzerine “Beni seven arkamdan gelsin” diyen Sehzade Mehmed, sür’atli bir sekilde Edirne’ye gelip babasinin ölümünden 16 gün sonra Osmanli tahtina geçer. Ileride “Fatih” ünvanini alacak olan genç padisah, babasinin vasiyeti geregi cesedini Bursa’ya göndererek onu bugün hâlâ “Muradiye” diye bilinen semtteki türbesine defn ettirir.

Murad Bey, veya halkin dili ile Koca Murad 1446 Agustos’unda tanzim edip Eylül sonlarinda Halil Pasa, Saruca Pasa, Ishak Pasa ve kadiasker Mehmed b. Feramürz tarafindan tescil olunan vasiyetnâmesinde nereye ve ne sekilde gömülecegini, üstüne yapilacak türbenin ne sekilde olacagini ve nihayet vakfinin sartlarini bildirir. O, asli Arapça olan ve oglu tarafindan uyulan vasiyetnâmesinde söyle diyordu:

“… Öldügüm zaman beni Bursa’ya, caminin yakinindaki oglum Alaeddin’in 3-4 arsin yanina gömün. Mezarimin üstüne büyük hükümdarlar için yapilan muhtesem türbelerden yapmayiniz. Cesedimi lahde degil, sünnet-i seniyye üzre topraga koyun. Etrafi duvar fakat üstü açik bir türbe yapiniz. Hafizlarin Kur’an okuyacaklari yerin üzeri kapali, kabrimin üstüne yagmur yagmasi için oraya tesadüf eden kismin üstü açik olsun. Azad edilmemis olan kölelerimin tamami ölümümden kirk gün önce azad edilmistir. Etrafima evlad ve akrabalarimdan kimseyi gömmeyin. Eger Bursa’dan baska bir yerde ölürsem nâsimi oraya nakl ediniz. Bu nakil, bir persembe günü olsun ki, defin cuma günü gerçeklessin…”

II. Murad hakkinda gerek Osmanli, gerekse diger milletlere mensub tarihçilerin ittifaka yakin bir sekilde beyan ettiklerine göre o, ince ruhlu, hassas, çok âdil, merhametli, sözüne ve vaadlerine sâdik, cesur, azim ve tedbir sahibi, güler yüzlü, ahdine riayet edenler hakkinda dost, ahdini bozanlar hakkinda da sedid idi. Hammer’in de ifadesine göre memleketini seref ve hakkaniyetle idare ederek milletinin hatirasinda mütedeyyin (dindar) lütufkâr, âdil ve metin bir hükümdar adi birakti. Savasta oldugu gibi barista da sözünün eri idi. Ancak sözünden dönenlerin korkunç öc alicisi idi.

Sultan II. Murad, ince ruhlu ve hassas bir kimse idi. Ilmî müsahabeleri sever, ulemayi himaye eder ve onlara tahsisatlar ayirirdi. Musikî, siir ve edebiyata düskündü. Denebilir ki siir, onunla Osmanli sarayina girmisti. Suara tezkireleri, onun sairliginden bahs ederlerken onun ilim ve sanata olan sevgisinden de uzun uzadiya söz ederler. Güldeste-i Riyaz-i Irfan’a göre bizzat kendi latif tab’i (yaratilisi) siire meyyâl ve nükte söyleyicilerin dildâdesi olup haftada iki gün âlim ve sairleri divaninda toplayip ilmî mübâheseler ederek ve sairlerin münazara ve münakasalarini dinleyerek “Ehl-i kemâlin cevheri, ancak itibar ile parlayip açilir” derdi. Çagdas tarihçi Ibn Tagriberdî, onun sahsiyeti hakkindaki su ifadeleri ile gerçegi yansitmaya çalisir: “Hükümdarligi uzun sürmüs, yükselmis, hasmet kazanmis, saadete ermis ve Rûm (Anadolu) hükümdarlarinin en büyügü olmustur. Cihaddan hiç bir vakit geri kalmamakla beraber eglence ve zevke düskündü. Allah yolunda tehlikelere bizzat atilir ve bu ugurda yorulmak bilmez, varini yogunu harcardi. Bütün hayati böyle geçmis denebilir. Bununla beraber halka karsi âdil olup isleri ile yakindan ilgilenirdi. Ayni zamanda cömert ve iyi huylu idi. Yalniz su kadar var ki keyfine düskündü. Musikî ehlini severdi. Fakat bir cihad haberi gelince derhal kalkar her seyi birakirdi.”

Ülkesinde kültür ve ilim hayatini yükseltmek için her fedakârligi göze alabilen Sultan Murad, ilim adami ve bilginlere karsi son derece cömert davranirdi. Bu sebeple Arabistan, Türkistan ve Kirim gibi yerlerden pek çok degerli âlim, onun ülkesine gelmisti. Bu da memlekette kültürün gelismesine ve ilmî ilerlemenin sür’atli bir sekilde olmasina sebep olmustu. Gerçekten de onun döneminde Arapça ve Farsça’dan bir çok eserin Türkçe’ye tercüme edildigini, bunun da kültürel gelismeye tesir ettigini biliyoruz. Hatta onun adina birçok eser telif ve tercüme edilmisti.

Sultan Murad, Edirne, Bursa, Selânik, Ipsala ve Ergene gibi önemli yerlesim merkezlerinde yaptirdigi hayir ve sosyal tesisler ile de dikkat çeker. Yaptirdigi muazzam eserler sebebiyle kendisine “Ebu’l-hayrât” ünvani verilmisti. Onun bu neviden faaliyetlerini gören devrinin devlet erkâni ile zenginleri de benzer tesisleri kurmakta gecikmediler. Bursa’da Muradiye Camii, imâret, medrese ve müstemilâti Sultan II. Murad tarafindan yaptirilmistir. Fakat bu hakan asil dev eserlerini Edirne’de insa ettirmisti. Bunlarin en mühimleri, Muradiye (1435), Dâru’l-hadis (1435), Yeni Cami (Bugünkü adi ile Üç Serefeli, 1447) gibi eserlerdir. “Üç Serefeli” denen minare, Türk minarelerinin en güzellerinden biridir. 1413′te Çelebi Sultan Mehmed’in, Mimar Konyali Haci Alaeddin’e tamamlattigi Eski Cami’de oldugu gibi Üç Serefeli’de de kisin abdest musluklarindan sicak su akardi. Sultan Murad, Edirne’yi ihya edercesine kalkindirmis ve Balkanlarin en büyük sehri haline getirmisti. O, Ergene köprüsünü yaptirmak suretiyle bölgeyi de yerlesime açmisti. Dogu ile bati arasinda önemli bir geçit vazifesi gören Ergene köprüsünün yeri, orman ve bataklikti. Bu yüzden burasi, eskiya, kanun kaçaklari ve hirsizlar için mükemmel bir barinak vazifesi görüyordu. Sultan Murad, böyle bir yerde köprü yaptirmak suretiyle hem kötülüklerin barinagini kurutmus oluyor, hem ulasimin kolaylasmasini sagliyor, hem de bölgenin mamur hale gelmesine yardim ediyordu. Köprünün insasindan sonra burada cami, hamam, imâret ve pazar gibi halkin ihtiyaçlarina cevap verebilecek sosyal tesisleri kurduktan sonra halki oraya yerlestirir. O, bununla da kalmaz, gelip oraya yerlesen halki birçok vergiden de muaf tutar. Âsikpasazâde köprü insaatinin durumunu verdikten sonra söyle der: “Köprünün iki basini mamur sehir edüp imâret ve Cuma mescidi etti. Hamam ve pazarlar yapti. Ve ol vakit kim imâretin kapusu açildi. Sultan Murad ulemayi ve fukarayi kendisi aldi ol imârete vardi. Bir nice gün atâlar etti. Akçalar ve floriler ülestirdi. Ol taam pistigi vakit kendi mübarek eli ile fukaraya ülestirdi. Ve çiragin kendi uyardi. Yapan mimarlara hil’atlar giydirdi. Ol sehrin halkini cemi-i avarizdan muaf ve müsellem etti.”

FÂTIH SULTAN MEHMED DEVRI

(II. MEHEMMED)

Kaynaklarin, âdil, akil, heybetli, cesaretli, idrak sahibi, iyi giyimli, kadirsinas, âlimlerin dostu, sairlerin hâmisi, hakka kail ve maarif erbabina meyilli bir pâdisah olarak tavsif ettigi Fâtih Sultan Mehemmed Han, tarihin kayd ettigi büyük sahsiyetlerin basinda gelir. Bu bakimdan onun, sahsiyet ve karekterini oldugu gibi bütünüyle ortaya koymak çok zordur. Çünkü o, beser kudretinin ulasabilecegi en yüksek noktalara çikmis ve kendinden önce veya sonra gelmis olanlarla mukayese edilemeyecek derecede büyük bir hüviyet kazanmisti. Onun, Manisa’da geçirdigi ikinci sehzadelik devresi, gerek sahsi, gerek Osmanli Devleti için çok verimli ve faydali olmustu. Zira, 5 yil süren bu dönemde o, sahsiyetini olgunlastiran ciddi bir çalisma ve fikrî faaliyet içinde bulunmustu.

Bu bes senelik müddet zarfinda o, bir yandan akademik bir faaliyet devresine girerek liyakatli hocalarin refakatinda malumatini genisletmis, felsefe ve riyaziye (matematik) okumustu. Döneminin önemli iki dili olan Arapça ve Farsça’yi ana dili gibi ögrenmisti. Bu meyanda o, Latince, Yunanca ve Sirpça ögrenme imkânlarini da bulmustu. Tarih, cografya ve askerlik bilgisine de iyice vâkifti. Bir yandan da dünya cihangirlerinin biyografilerini dikkatle tedkik ederek her birinin dogru ve yanlis taraflarina parmak koymustu. Böylece, yasanmis tarih maceralarinin muhasebe ve yekûnu, onu, plan ve sistem fikrinin lüzumuna esasli bir sekilde inandirmisti.

Devletin, gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak yolunda kendini geregi gibi hazirlamak için gece uyumamis, gündüz dinlenmemis, hayatinin bir solugunu dahi bos geçirmemis olan genç sehzâde, hesapli ve sistemli gelecegin genç fâtihi, saltanatinin devaminca, daima baslanacak bir isin plani ve bitecek bir isin endisesi ile yorulacakti.

Babasi, II. Murad’in vefati üzerine 16 Muharrem 855 (18 Subat 1451) Persembe günü Edirne’de Osmanli tahtina geçen II. Mehmed’in dogum tarihi 27 Receb 835 (30 Mart 1432) olarak kabul edilmekle birlikte, buna yakin farkli tarihler de verilmektedir. Dogum tarihi hakkinda farkli görüslerin bulunduguna temas edilen Fâtih Sultan Mehmed’in annesinin kimligi hakkinda da degisik görüsler bulunmaktadir. Bu farkli görüsler, Batili yazarlarca öne sürülmüslerdir ki, kaynaklarimiz bu görüslerin tamamini reddedecek sekilde açik ve net bilgiler vermektedirler. Zira kaynaklarimiz, konuyu, II. Murad’in evliliginden itibaren takib ederler. Nitekim kaynaklarimiz, Fâtih Sultan Mehmed’in annesinin Müslüman Türk oldugu ve Isfendiyar Beyi’nin kizi veya torunu oldugu, isminin de Hüma Hatun oldugunu belirtirler. Ayni sekilde Ismail Hami Danismend de Bursa mahkeme (ser’iyye) sicillerine dayanarak konuyu tafsilatli bir sekilde ele alarak söyle der:

“Fâtih’in annesi olarak gösterilen Türk prensesi, Kastamonu ve Sinop’ta hüküm süren Candarogullari hanedanindan Isfendiyar Bey’in kizi veya torunu Halime, veyahut Hatice Hatun’dur. Ikinci Murad’in bu kizla izdivaci hicretin 827 (m. 1424) yilindadir.” Müellif, arastirmasinda bu ihtilaflarin sebeplerini de açiklar. Ama konuyu fazla dagitmamak için biz bunun üzerinde fazla durmayacagiz. Bununla beraber yeni arastirmalarin ortaya çikardigi gerçek isim ve hüviyeti ile ilgili bilgiyi aynen nakletmeden geçemiyecegiz. “Daha sonralari Bursa mahkeme sicillerinde yapilan tedkiklere göre Fâtih’in muhterem annesi, Hüma Hatun’dur. Bu bahtiyar kadinin türbesi Bursa’da Muradiye Câmii’nin sark tarafinda müze idaresince istimlak edilen bir bahçe içindedir. Câmiden çarsiya dogru gidilirken bu zarif âbide, câmiden yüz metre kadar ilerdedir. Memduh Turgud Koyunluoglu’nun Bursa Halkevi nesriyati içinde çikan “Iznik ve Bursa Tarihi”nin 152-153. sayfalarinda “Hâtuniye Künbedi” ismiyle bahsedilen bu türbeyi Fâtih, babasi Sultan Ikinci Murad daha hayatta iken ölen annesi için hicrî (m. 1449) tarihinde, yani Istanbul’un fethinden dört sene evvel yaptirmistir. Kitabesi Arapça’dir.

Bu kitâbenin en büyük kiymeti, Fâtih’in annesinin yabanci rivayetlerde iddia edildigi gibi Istanbul’da medfun olmayip türbesinin Bursa’da bulundugunu ve yine ayni yabanci masallarinda iddia edildigi gibi Hiristiyan olarak öldügü için türbesi kapali olmayip, Müslüman oldugunun kitâbe ile sabit oldugunu artik hiç bir tereddüde imkân birakmayacak bir kesinlikle ortaya koymasidir. Yalniz kitâbede bu Hatun’un ismi yoktur, ancak bu da Bursa mahkeme sicillerinin 31,201 ve 370 sayili defterlerinin 35, 64 ve 40. sayfalarinda bulunmustur. Fâtih’in annesinin ismi Hümâ Hâtun’dur.

FÂTIH’IN CÜLÛSU VE KARAMAN SEFERI

Fâtih diye tarihe geçen ve Türklerin yetistirdigi en büyük sahsiyetlerin basinda gelen Sultan II. Mehmed, Manisa’da sancak beyi bulundugu sirada, babasi, Edirne’de vefat etmisti. Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa, bu ölümü gizli tutarak durumu Manisa’da bulunan genç sehzâdeye bir ulakla bildirir. Edirne’den yola çikan ulak, üç gün sonra ölüm haberini Manisa’ya getirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haberlesmeyi su ifadelerle dile getirerek o dönemde bile Osmanli Devleti’nde posta vazifesi gören ulak (tatar)larin nasil sür’atli yol aldiklarini ve gizlilige nasil riayet ettiklerini anlatir:

“Subatin besinci günü bir ulak, kuvvetli kanatli kartal kusu gibi Manisa’ya geldi ve Mehmed’e iyice mühürlenmis bir mektup verdi. Mehmed, mektubu açip okuyunca, babasinin vefat ettigini gördü. Mektup, Halil ve diger vezirler tarafindan imza olunmus bulunuyordu. Mektupta babasinin vefatini yazdiklari gibi, vakit kaybetmeksizin ve mümkün ise Pigasos (mitolojide kanatli atlara verilen bir isim) cinsinden uçar bir ata binip, pâdisahin vefati, civar milletlerce duyulmadan evvel, Trakya’ya gelmesini yaziyorlardi. Mehmed, mektupta yazilanlara uygun olarak hemen çok (sür’atli) kosan Arap atlarindan birine atladi ve sarayi erkânina: “Beni seven armamdan gelsin” dedi. Önünde sarayindaki kullarindan okçular ve çabuk yürüyenler, iki yanlarinda kahraman dilâverler yaya olarak ve kiliç takinanlar ile mizrakli süvariler arkadan geliyorlardi. Bu suretle tertip olunan alay, iki günde Manisa’dan Bogaz’a vararak, Gelibolu Bogazi’ni geçtiler. Mehmed, maiyetinden geride kalanlarin gelebilmeleri için Gelibolu’da iki gün daha bekledi. Bu arada Edirne’ye bir ulak göndererek, Gelibolu Bogazini geçtigini bildirdi. Halkin bas kaldirip karisikliklarda bulunmamasi için, yeni pâdisahin Gelibolu’da bulundugu her tarafa yayildi.” Gelibolu’dan hareket eden genç pâdisah, Edirne’ye ulasmakta pek acele etmedi. Sehrin disinda vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyleri, ulema ve ordu tarafindan karsilandi. Lehinde büyük tezahüratlar yapildi.

Fâtih Sultan Mehmed’in, babasinin ölüm haberini almasi ve Manisa’dan hareket etmesi yeni arastirmalarda su sekilde verilmektedir:

“Vezir-i a’zâm, kimseye duyurmadan acele Manisa’ya ölüm haberini eristirdi. Yedi gün sonra haberi alan Sultan Mehmed, yaninda atabegi Sehabeddin Pasa oldugu halde, sür’atli bir sekilde hareket ederek iki günde Çanakkale Bogazi’na geldi. Bizans’in bogazlari kesmeleri ve Orhan’i 1444 yilinda oldugu gibi Rumeli’de serbest birakmalari uzak bir ihtimal degildi. Genç Sultan, Gelibolu’ya geçmeye muvaffak oldu. Bundan sonra onun, o derecede telas ve endise etmedigini görüyoruz. Gelibolu’da babasinin ölümü ve yeni pâdisahin geldigi haberi yayildi. Chalkondyles’in sözünü ettigi Edirne’deki yeniçeri ayaklanmasi, yeni Sultan’in, Gelibolu’ya varmasindan sonra olmalidir. Buna göre Yeniçeriler, sur haricinde toplanip sehri yagmaya hazirlanmislardi. Ancak Çandarli Halil’in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde büyük bir kargasanin önü alindi. Halil, kalan kapikulu askerleri ile alelacele topladigi kuvvetleri, bunlarin üzerine sevk ederek, silahlarini birakmazlarsa kiliçtan geçirileceklerini, yeni sultani beklemelerini ve o geldikten sonra kendilerine ihsanda bulunacagini söyledi. Asker “Çandarli’ya olan hürmetleri dolayisiyla” isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Sultan Mehmed, pâyitahta girerek tahta oturdu ve yeniçerilerden sadakat yemini aldi.

Bu rivayetteki unsurlar, olaylarin gelismesi ile tam bir uygunluk halindedir. Halil Pasa’nin, yençeriler üzerindeki nüfuzu, Sultan Mehmed’in ancak onun müdahalesinden sonra tahta gelip yerlesebilmesi, bilhassa kayda deger. Yeni Sultan adina vaad edilen bahsis ise, yeniçeriler tarafindan, Karaman seferinde adeta tehdidle alinacaktir.

Babasinin ölümünden onbes gün sonra Sultan II. Mehmed, Osmanli ülkesinin pâdisahi sifatiyla Edirne’de ikinci defa tahta çikti (16 Muharrem 855/18 Subat 1451).

Sultan Murad’in zamansiz ölümü ve oglu Mehmed’in tahta geçmesi sonucunda devletin iç ve dis siyasetinde bir degisikligin olmasi bekleniyordu. Sultan Ikinci Murad’in ölümünden sonra hükümdar olarak Edirne’de gördügümüz müstakbel Istanbul Fâtihi, inzibatli ve sistemli bir hazirlik ile manevî bir olus devresinin suurunu tasiyarak artik is basinda bulunuyordu.

Osmanli devlet teskilâtinda da, büyük ve köklü degisiklikleri yapacak olan genç hükümdarin büyük talihi, devlet otoritesinin politika ahlâkini kuran ve kontrolü altinda tutan âlimlerden mürekkep müsavir kuvvetlerle kendi kendini çevrelemis olmasi idi. Zira bu zümre, bagli bulunduklari prensiplerin müdafaasini, imanlarinin geregi bildiklerinden, pâdisahlik makamina karsi serdengeçti bir pervasizlikla daima medenî cesaret gösterirlerdi. Iste hükümdarin karar ve hareketlerinin tosladigi duvar, bu salâbet ve müeyyideler sistemi idi.

Dünyanin hiç bir devrinde, hiç bir idarenin bas çeviremeyecegi bu mücahidler sinifi, kendi prensiplerinin sasmaz ölçüleriyle, hükümdarlik makamina karsi bir tasfiye cihazi vazifesini görmüslerdir. Devrandan nimet beklemedikleri ve dünyanin varligindan sâd, yoklugundan ise nâsâd olmadiklari için, kimseden çekinmemis, kendilerini kimseye borçlu ve zebûn hissetmemekle de hürriyetlerini kimseye bagislamamislardir.

Iste genç hükümdar, çocuk yasindan itibaren böyle bir muhit ve bu anlayista bir hoca ve müsahib kadrosu tarafindan çevrelenmistir. Bunlardan Molla Hüsrev, Molla Güranî, Hocazâde, Hizir Bey Çelebi, Ali Tusî, Molla Zirek, Sinan Pasa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin gibi ilim, irfan ve san’at erbabi, feyzine feyz katarak fikrî ve edebî istiklâlini hazirlamis, bir yandan da baraj vazifesiyle coskun ve taskin kararlarinin demlenip durulmasina hizmet etmislerdir.

Su kadar var ki, bu halkanin tam merkez yerinde, hepsinden imtiyazli ve hepsinden cesaretli bir hocasi daha vardi ki, tek basina gözünü hükümdara dikmis olan bu meydan erinin adi Ak Semseddin idi.

Sultan Mehmed, tahta oturur oturmaz durumun nezaketini kavramis ve bu sebeple babasinin vezirlerini yerinde birakmisti. Inalcik, Mehmed’in cülûsu ile Vezir-i a’zam Halil Pasa’nin rakiplerinin, iktidara geldiklerini söylemektedir. Bu konuda Bizans tarihçisi Dukas asagidaki ifadeleri kullanarak mevzuya bir açiklik getirir: “Mehmed, tahtina oturdugu sirada bütün valiler ve babasinin vezirleri, Halil Pasa ile Ishak Pasa, karsi tarafta uzakta duruyorlardi. Kendi vezirleri ise Hadim Sahin (Sehabeddin) ve Ibrahim, âdet vechiyle pâdisahin yaninda yer almislardi. O zaman Sultan Mehmed, kendi veziri Sahin’e sordu: “Babamin vezirleri neden uzakta duruyorlar? Bunlari çagir ve Halil’e eski yerini almasini söyle. Ishak da Anadolu ordulari komutanlari ve esrafi ile beraber, babamin cesedini Bursa’ya gömsünler. Sark vilayetlerinin (Anadolu Beylerbeyi) de idaresine nezâret etsin” dedi. Vezirler, pâdisahin bu sözünü duyunca hemen kosarak usûlleri vechiyle pâdisahin elini öptüler. Bu suretle Halil basvezir oldu. Ishak da Murad’in cenazesini alarak birçok esraf ve âyâniyle beraber ve büyük bir intizam içinde Bursa’ya gitti. Cenazeyi orada kendisinin hazirlatmis oldugu türbeye defnetti. Bu cenaze alayinda fukaraya pek çok paralar verildi.”

Genç pâdisah, tahta çikar çikmaz devletin hududlarinda tehlikeler bas göstermeye basladi. Ilk defa, henüz bir çocuk olarak tahta çiktigi zamanki buhranli durumlar tekrarlanmak üzereydi. Enverî (Düstûrnâme, s. 94) bu durum için “Fitne ve âsûb doldu her diyar” diyerek durumun vehametini ortaya koyar. Gerçekten de Anadolu ayaklanmisti. Karamanoglu Ibrahim Bey harekete geçerek, Fâtih’in babasi Murad tarafindan ele geçirilmis bulunan yerleri zaptetmis ve Alaiye üzerine yürümüstü. Ibrahim Bey, Bati Anadolu’da, Sultan Ikinci Murad’in son defa ortadan kaldirdigi beylikler için, Karaman’dan gönderdigi saltanat davasi güden iddiacilar, Aydin, Mentese ve Germiyan’da faaliyete geçmislerdi. Bu konularda fazla tafsilata sahip olmamakla beraber, Anadolu Beylerbeyi’nin bunlarla ugrasmak zorunda kaldigina bakilirsa bu hareketler ilk etapta basarili olmuslardi denebilir. Öyle anlasiliyor ki, Anadolu’da durum endise verecek bir boyuta ulasmisti.

Genç hükümdar, bu müskül ve sikintili durumda, ister istemez babasinin baris politikasini sürdürmek zorunda kalacagini anlamisti. Bu bakimdan. Anadolu’yu kurtarmak için, batida birçok fedakârliklarda bulunmak zorunda kaldi. Böylece, o tarafi (bati sinirlarini) emniyete alarak barisi saglamaya çalisti. Gelen Sirp elçisinin istekleri kabul edildi. Despot’un, Sultan Murad’la yaptigi “Yeminle musaddak” muahede ve ittifaklari yenilemeye razi oldu. II. Murad’in resmî müsaadesiyle 1449 yilinda Bizans tahtina geçmis olan eski Mora Despotu Konstantin de, yeni pâdisahin durumundan azamî sekilde istifadeye çalisti. Fâtih, tahta geçince, Konstantin hem tebrikte bulunmak, hem de eski andlasmalari tastik ettirmek için bir Bizans elçisi gönderdi. Yeni Sultan, barisi teyid ve eski ahidleri tastik ettigi gibi, ayrica, yaninda bulunan Osmanli saltanatinin müddeisi, Orhan’in masraflarina karsilik, Bati Trakya’da Karasu irmagi üzerindeki yerlerin hasilatindan yilda, 300 bin akça isteyen imparatorun bu dilegini de kabul etti.

Gelecegin Istanbul Fâtihi’nin bu sekildeki hareket ve davranislari, onun iyi bir diplomat oldugunu göstermektedir. Bu bakimdan, Edirne’deki cülûsu esnasinda, Bizanslilara karsi mültefit davranmasinin elbette bir sebebi ve mânâsi vardi. Onun, o zamandaki düsüncelerine yaklasmak ve onlari kesfetmek pek güç bir is olmakla beraber, muhtemelen Fâtih, henüz hazirlikli bulunmadigi su siralarda, Bizans’in tesviki ile Hiristiyan milletlerin kendisine bazi engelleri çikarabileceklerini hesaba katarak Bizans’la dost kalmayi uygun görmüstür. Ilk defa hükümdar oldugu zaman, çocuklugundan faydalanmak üzere Hiristiyan milletlerin nasil harekete geçmis olduklarini hiç süphesiz unutmamis olan genç pâdisah, herhalde yine böyle bir durumla karsilasabilir endisesiyle olacak ki, simdilik bu sekilde davranmayi uygun görmüstü. Öyle anlasiliyor ki Fâtih, Bizans hakkinda baska türlü düsünüyordu. Ancak henüz tahta çikmis olan bu gencin, etrafini ürkütmemesi gerekiyordu. Böyle bir davranis tabii bir hareketti. O da öyle yapti. Onun için Karaman seferi esnasinda kendisine yapilmis bulunan teklifleri sukûnetle dinlemis ve onlari kabul eder bir tavir takinmisti. Fakat Karamanoglu Ibrahim Bey itaat altina alinir alinmaz is degismis ve bu seferin dönüsünde pâdisah, Rumeli Hisari’nin yapilmasini emredecektir. Bu hisarin yapilisi, Bizans’a yersiz isteklerinin güzel bir cevabi idi. Böylece Bizans, yakin gelecekte ne gibi bir tehlike ile karsilastigini ancak o zaman idrak etmis ve hemen agiz degistirerek kuvvetli hasimlari karsisinda her zaman yaptigi gibi, bu sefer de yalvarmak, bunu yapamayinca da igfal etmekle durumunu kurtarmaya çalismistir. Bu bakimdan, hisarin yapilmak istendigi yerin, Galatalilara ait oldugunu ileri sürerek meseleyi diplomatça halletmeye çalismis ise de, Fâtih’in verdigi cevap, hem susturucu hem de oksayici olmustur. Anlasma geregince genç pâdisah, Istanbul kusatmasi müddetince Galata Cenevizlileri ile dost kaldi. Hatta Galatalilarin, gizliden gizliye Bizanslilara yardim ettiklerini bildigi halde bunu, açiga vurmayi menfaatlerine uygun bulmadi. Istanbul alinincaya kadar onlarin bu sekildeki düsmanca hareketlerine göz yumarak onlari görmezlikten geldi. Halbuki Istanbul’un fethini müteakip günlerde, Galatalilar için, kendi bahs ettiklerinden baska hiç bir hukuk tanimayarak, orayi da dogrudan dogruya Türk topraklarina bagladi.

Ülkesinin, içinde bulundugu nazik durum sebebiyle, düsmanlari ile olan eski antlasmalari yenilemeyi uygun gören genç hükümdarin bu davranisi, Avrupa tarafindan yanlis bir sekilde degerlendirilmisti. Bunun için de Avrupa, onun hakkinda yanlis fikirler beslemekteydi. Onun, devletlerle olan muahedeleri yenilemesi ve onlara karsi yumusak davranmasi böyle bir fikrin ortaya çikmasina sebep olmustu. Zira onlara göre, birkaç defa tahtindan mahrum edilerek Manisa’ya gönderilen Sultan Murad’in bu genç sehzâdesi hakkinda Bizans’ta ve bütün Avrupa’da acele hükümler verilmis ve o, kabiliyetsiz bir delikanli olarak taninmisti. Bundan dolayi Sultan Murad’in ölümü ve Fâtih’in tahta çikisi her tarafta büyük bir memnuniyet uyandirmisti. Çünkü bu delikanlinin beceriksizligi yüzünden, Osmanli Devleti’nin kendiliginden sona erecegi hülyasi, Avrupa’da tekrar kök salmaya baslamis ve Hiristiyanlik âleminin kuvvetlerini, birlikte ve sür’atle hareket etmeleri lazimgelen bu devrede, tamamiyle felce ugratmisti. Aslinda yeni ve genç hükümdar da Avrupa’da böyle bir fikrin yayilmasini istiyordu. Onun yumusak tavri, onlarda böyle bir düsüncenin meydana gelmesini saglamisti. Bu yüzden hiç kimse, Osmanlilara karsi harekete geçmeyi düsünmüyordu. Yalniz Franciccus Phlelphus bu düsünce ve fikirde degildi. O, Sultan Murad’in ölümünü takib eden günlerde, Osmanlilar ve onlarin devleti hakkinda fikirlerini kaleme aldigi bir mektupla Fransa krali VII. Charles’a bildirmisti. Avrupadaki mevcud fikirleri, pesin hükümleri ve yanlis düsünceleri aksettiren bu mektubunda Phlelphus, Fransa kralina öbür Hiristiyan devletlerin basina geçmesini ve Osmanlilara karsi yürümesini istiyordu. Çünkü ona göre Osmanlilarin kudreti çoktan kirilmisti. Harbe sokabilecekleri kuvvet olsa olsa 60 bin kisi olabilirdi. Baslarinda da harp görmemis, tecrübesiz, sefih, kadinlara düskün ve budala bir delikanli vardi. Phlelphus, bu kadarla da yetinmiyor, Fransa kralinin takib edecegi yolu bile gösteriyordu. Ona göre uygun bir rüzgârla Hiristiyan ordusunun bir günde Tarent’den Peleponez’e geçecegini, Mora despotlarinin, bütün kuvvetleriyle bu orduya katilacagini, Arnavutlarla Italyanlarin bu orduyu destekleyecegini ileri sürüyordu. Böylece, çok kisa bir zamanda Türklerin Avrupa’dan kovulacagini, hatta Asya’da Müslüman hakimiyetinin kirilacagini iddia ediyordu.

KARAMAN SEFERI

Her firsatta, Osmanlilara karsi hasmâne (düsmanca) bir tavir içine giren Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti’ne karsi mümkün olabilen bütün fenaliklari yapmis, “Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye” çalismisti. Yildirim Bâyezid’in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu beylik, Yildirim ile Timur (Timur-i bî-nûr) arasindaki mücadele ve Yildirim’in maglubiyeti ile sonuçlanan Ankara Savasi’ndan sonra tekrar meydana çikarak, gerek Çelebi Sultan Mehmed zamaninda, gerekse Ikinci Murad dönemlerinde durmadan Osmanlilar aleyhinde faaliyette bulunmustu. Fâtih’in, küçük yasta tahta çikmasini firsat bilen bu beylik, Orta Anadolu’da yine bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür’atli hareket edisi, buna imkân birakmamisti. Ancak, Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar, bir firsat vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi.

Gerçekten, genç hükümdarin ilk gailesi, yine Karamanoglu’nun, Anadolu’daki diger beyliklerle elele vererek bir talih denemesine daha kalkismasi olmustu. karamanoglu Ibrahim Bey, bu defa da saltanat degisikliginden istifade etmek istedi. Bu yoldaki gâye ve düsüncesini gerçeklestirebilmek için de Venedik Cumhuriyeti ile bir anlasma yapti. Alaiye’ye giderek Venediklilerle irtibat kurmak istedigi gibi, Anadolu beylerinin ogullarindan bazilarina da kuvvet vererek onlari, Osmanli hududlari içine gönderdi. Bunlar, Germiyan, Aydin ve Mentese beylikleri idi.

Kaynaklarimiz bu konuda su bilgiyi verirler: Karamanoglu, birkaç haramzâde tutup, her birini bir taifeye serdar edüp, biri Germiyanogludur diye Kütahya üzerine, biri Menteseogludur diye Mentese yöresine, biri de Aydinogludur diye Aydin vilayetine göndermisti. Bunlar, o vilayetleri talan edüp halka karsi olmadik iskenceler yapip, salginlar saldilar. Kendisi de edepsizlik ve sirrette yardimcilari olan adamlari ile Alaiye üzerine yürümüstü. O günlerde Özgüroglu Isa Bey, Anadolu Beylerbeyi idi. Karamanoglu’nun uygunsuz davranislarini ve cezalandirilmasi gereken islerini tahta (Pâdisah) arzetmis, Karaman’la savasmak için izin istemisti. Genç hükümdar, Isa Bey’in böyle zor bir hizmeti basaramayacagini düsünerek onu görevinden alir. Bosalan bu göreve Vezir Ishak Pasa’yi tayin eder. Anadolu Beylerbeyi olan Ishak Pasa, bas kaldiran bu kalabaligi dagitmak üzere öncü olarak gönderilir. Pâdisahin kendisi de devlet ve ikballe Gelibolu Bogazi’ndan geçip Bursa’ya gelir.

Genç hükümdar, Karamanoglu Ibrahim Bey’in, bu faaliyetleri ile kendisine bagli olan Aksehir, Beysehir ve Seydisehir gibi yerleri isgal etmesi üzerine, ilk seferini Karamanoglu üzerine yapmak zorunda kaldi. Bu arada bir taarruza maruz kalmamak için Rumeli Beylerbeyi olan Dayi Karaca Pasa’yi, Rumeli askeri ile Sofya’da birakti. Sultan Mehmed, Ishak Pasa’yi Karaman’a dogru gönderirken, kendisi de onu takip etmeye basladi. Bursa yolu ile Karaman topraklari üzerine hareket ettigi zaman, veraset iddia ederek ayaklanmis olanlarin tamaminin Karaman’a iltica ettiklerini isitmisti. Yasli Ibrahim Bey ise artik her seyden ümidini kesmisti. Isyan için kiskirttigi bütün elemanlar, hareketten kalmis, Fâtih’in geldigi yerlerde de halkin ona tabi oldugunu görmüstü. Bu durum karsisinda Taseli daglarina çekilmek zorunda kalan Ibrahim Bey, oradan, suçunun bagislanmasini istemek ve barisi saglamak üzere bir mektupla Molla Veli’yi pâdisaha gönderir. Ayrica, sulhun yapilabilmesine tavassutta bulunmalari için pâdisahin vezirlerine çok miktarda hediyeler yollamisti. Filhakika vezirlerin “ve ulema ve eimme ve mesayih”in sefaatiyle pâdisah sulha razi oldu. Yapilan anlasmaya göre Aksehir, Beysehir ve Seydisehir tekrar Osmanlilara birakiliyor, seferlerde de bir miktar Karaman askeri bulundurulacagi taahhüd ediliyordu. Yine bu anlasmaya göre Ibrahim Bey, kizini da pâdisaha verecekti. Fakat Fâtih’in böyle bir evliliginin olduguna dair kaynaklarimizda bir bilgiye tesadüf edilememektedir.

Öyle anlasiliyor ki, ta Edirne’den kalkarak Anadolu ortalarina kadar gelen pâdisahin, Karamanoglu isine bir son vermeden barisa riza göstermesi, vezirlerin sefaatinin bir sonucu olmasa gerekir. Ç ünkü her firsatta, Osmanliya karsi olan düsmanligini açiga çikaran ve düsmanca hareketlerde bulunan Karamanoglu için Fâtih, hiç te iyi düsünmüyordu. Onun, Karamanoglu hakkinda:

“Bizümle saltanat lafin idermis ol Karamanî

Huda fursat verirse ger kara yire karam âni”

demesi, onun Karamanoglu hakkinda nasil düsündügünü göstermektedir. Zaten o, Karaman Beyligi’ni ortadan kaldirmak emeli ile sefere çikmisti. Bu durumda, ele geçen bu firsat aninda onu ortadan kaldirmasi gerekirken, birdenbire barisçi bir sekilde hareket etmesinin elbette bir sebebi olmalidir. Gerçekten de hadiseler, Karaman seferinde zaman kayb etmesine müsait görünmüyordu. Çünkü en küçük firsatlardan bile faydalanmayi ihmal etmeyen Bizans, yine kipirdanmaya baslamisti. Zira, daha önceki anlasmaya göre, kendilerine Çorlu’dan berisi birakilmis ise de Bizanslilar, bu sefer esnasinda Fâtih’i rahat birakmamislar ve ortada bir sebep yokken onu tehdid etmek istemislerdi. Bunu da Osmanli ordusunun Frikya’da bulundugu bir sirada, elçilerin ordugaha gelmesi ile açikça ortaya koymuslardi. Bu sartlar altinda genç hükümdar, Karamanoglu’nun tekliflerini yeterli bulmak zorunda kaldigi için barisa riza göstermisti. Çünkü o, hem Bizans’in uygunsuz bir zamanda harekete geçip taht ve saltanat müddeisi olan Orhan’i serbest birakmasindan, hem de Hiristiyan dünyayi onun aleyhinde harekete geçirmesinden endise ediyordu. Ayrica o, Istanbul’un fethi hakkindaki ulvî tasavvurlarini endisesiz bir sekilde tatbikten baska bir sey düsünmüyordu. Bunun için de karada ve denizde bütün komsulari ile baris durumunda bulunmak, Sultan Mehmed için önemli ve gerekli idi.

Karaman seferinden dönüp Bursa’ya yaklastigi sirada yeniçeriler hünkari karsilayip ilk seferi oldugu için töre geregi sefer bahsisi istediler. Pâdisah, Sehabeddin Pasa ve Turahan Bey’in tavsiyesiyle on kese akça verilmesini emrettiyse de onlarin bu sekildeki hareket ve cür’etleri, canini sikmisti. Bu yüzden birkaç gün sonra Yeniçeri Agasi Dogan Bey’i azletti. Yayabasilarini da asker arasinda disiplini saglayamadiklarindan dolayi dövdürterek Yeniçeri Agaligi’na Mustafa Bey’i tayin etti.

Genç hükümdar, Karaman seferi dönüsünde Bursa’ya geldikten sonra Anadolu Beylerbeyi olarak tayin ettigi ishak Pasa’yi, Mentese Beyligi’ne göndermisti. Ishak Pasa, Menteseogullarindan Ahmed Bey’in oglu Ilyas Bey üzerine gitmis, onun agir isiten kulagina hiç olmazsa görmek suretiyle, onun anlayacagi sekilde sözleri okuyup, dilâverliginin geregi olarak kendisini, adi geçen ülkeden atmaya niyetlenmisti. Ishak Pasa’ya karsi tutunamayacagini anlayan Ilyas Bey, Rodos’a kaçmisti. O ana kadar Ankara’da oturmakta olan Anadolu Beylerbeyileri bundan böyle Kütahya’yi merkez edindiler. Solakzâde, gerek Bursa’daki olay, gerekse Mentese konusunda su bilgileri vermektedir:

“Sulhtan (baris) sonra azimetlerini Bursa yönüne çevirdiler. Sehre yakin geldiklerinde, Yeniçeri alay baglayip, saadetli pâdisahtan bahsis ricasinda bulundular. Sehabeddin Pasa ile Turahan Bey, yeniçerinin durmalarinin sebebini beyan eyleyince, ihsan için on kese akça ferman buyurdular. Lakin bu uygunsuz hareket, pâdisahin hatirinda kirginliga yol açti. Birkaç gün geçtikten sonra, agalari mesabesinde olan Sekbanbasi Kazanci Dogan Bey, iyi bir sekilde dövüldükten sonra azl olundu. Agaliga, Mustafa Bey adinda akilli ve yigit birisi getirildi. Bütün yayabasilar ve dabcilar dayaktan geçti. Bursa’ya dahil olduklari gün, Anadolu Beylerbeyisi Ishak Pasa’yi Mentese iline gönderdi. Böylece Mentese oglu Ilyas Bey, bu vilayetten çikarildi. Rodos adasina kaçti. Tasarrufu altinda olan memleketlerini ele geçirme yoluna gittiler. O zamana kadar Anadolu Beylerbeyileri, Ankara’da oturmakta idiler. Ishak Pasa’dan sonra bugün de oldugu gibi Kütahya’da sakin olmalari kanun haline geldi.

ISTANBUL’UN FETHINE DOGRU

Istanbul, Schlumberger’in ifadesine göre, babasi Sultan Murad’in vasiyetiyle kendisine tavsiye edilmis ve ecdadi olan bütün sultanlarin zihinlerini isgal etmis oldugu bu muazzam tesebbüsü gerçeklestirmek isteyen Sultan Mehmed, devamli olarak bu fethi nasil basarabilecegini düsünüyordu. Zira bu sehrin fethi, Osmanli Türklerine sadece yeni bir baskent kazandirmayacak, ayni zamanda kurduklari devletin, Avrupa kitasindaki topraklarinin garantisi olacakti. Egemenlikleri altindaki ülkelerin merkezinde ve Avrupa-Asya geçidi üzerinde bulunan bu yeni baskent ellerinde olmadan Türklerin kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri imkansizdi. Kendilerini tedirgin eden Rumlar degil, Hiristiyanlarin birleserek Constantinopolis gibi bir üsten harekete geçmeleri ihtimaliydi.

Sultan Mehmed, Konstantiniye’yi ele geçirmek suretiyle “müjdeli emîr” olmak ve Osmanli Asya’si ile Avrupa’sini birbirine baglayip devletin tabiî sinirlarini, cografî ve siyasî birligini saglamak istiyordu. Hammer, hükümdara bu düsünceyi gerçeklestirme imkanini veren olaylari su ifadelerle dile getirir:

“Bizans Imparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve maharetsizce bir hareketle, pâdisahin fetih arzusunu hemen uygulamasini tacil (sür’atlendirecek) edecek davranislarda bulundu. Sultan Ikinci Mehmed, Anadolu’da, Ibrahim Bey tarafindan saçilmis olan nifak tohumlarini gidermeye çalistigi sirada, Bizans elçileri ordugaha gelerek Orhan’a tahsis edilmis olan akçanin hemen ödenmesini istemisler ve belirtilen paranin iki misli olarak verilmeyecek olmasi halinde, sehzâdenin serbest birakilacagini tehdid edici bir dille beyan etmislerdi.” Bu neviden bir hareket, bir bakima Fâtih’i tehdid ediyordu. Öyle anlasiliyor ki, bu tehdidin sonu da gelmeyecekti. Zira isi santaja kadar götürmek demek olan bu istek, Osmanlilari devamli surette rahatsiz edecekti. Gerçekten, Karaman seferi esnasinda Imparator Konstantin ve senato, bu seferi firsat bilerek gönderdigi elçilerle Sehzâde Orhan’a verilen tahsisatin arttirilmasini ve sayet bu yapilmazsa sehzâdeyi Rumeli’ye saliverecegini de tehdid olarak bildirmekte idi. Gelen elçilerin önce vezir-i azami görerek arzularini bildirmeleri, protokol geregi oldugundan elçiler, imparatorun tekliflerini Halil Pasa’ya bildirdiler.

Bu tekliflere göre imparator, Istanbul’da bulunan Sehzâde Orhan’in her sene verilmekte olan tahsisatinin, masraflarini karsilayamamasindan dolayi artirilmasini istemekte, sayet bu teklifi kabul edilmeyecek olursa adi geçen sehzadeyi Rumeli’ye saliverecegini tehdidkarâne bir sekilde bildirmekte idi. Bunu ögrenen Halil Pasa, henüz imzasi kurumayan ahde muhalif hareketlerinden dolayi agir sözler söyleyerek elçileri tehdid ettikten sonra:

“Simdi Anadolu’ya sefer ettigimizi ve Frikya’da bulundugumuzu gördügünüzden istifade ederek, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz sözlerle bizi korkutmak istiyorsunuz. biz çocuk degiliz, elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan’i Trakya’ya pâdisah yapmak istiyorsaniz hiç durmayin. Macarlari da getirmek istiyorsaniz dâvet ediniz. Yalniz sunu biliniz ki hiç bir seye muvaffak olamayacaksiniz. Aksine ellerinizdekini de kayb edeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim. O, ne der ve nasil arzu ederse o olacaktir”. diyerek durumu Sultan Mehmed’e bildirir. Hükümdar, imparator ve senatonun bu istekleri karsisinda hiddetlenecektir. Fakat uygun zamani bekledigi için elçileri güler yüzle karsilar. Onlara, yakin zamanda Edirne’ye dönecegini ve orada görüserek arzularini yerine getirecegini söyledikten sonra onlari tatli dil ve ümitli bir sekilde geri gönderdi.

Imparatorun, Sultan Mehmed’i tahrik eden bu istekleri ve elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas tarafindan tafsilatli bir sekilde su ifadelerle nakledilir:

“Budala Bizanslilar, iyi düsünmeden, bos bir fikir ortaya atarak Mehmed’e elçiler gönderdiler. Âdet oldugu üzre elçiler, söyleyeceklerini önce vezire söylerlerdi. Bu elçiler vezire dediler ki: “Imparator Konstantinos her sene kendisine verilmekte olan 300 bin akçayi almaya razi olmuyor. Sizin pâdisahiniz gibi, Osmanogullarindan olan Sehzâde Orhan, kemal çagina ermis bir gençtir. Her gün birçok kimse kendisine gelerek, ona “emîr” diye hitab ediyor ve kendisini pâdisah ilan etmek istiyorlar. Orhan ise bunlara ihsanlarda bulunmak ve kendilerine hediyeler vermek istiyor ise de, parasi olmadigindan ve para istemek için müracaat edecek baska bir yeri bulunmadigindan imparatora basvuruyor. Ya tahsisati iki misline iblag ediniz veya Orhan’i serbest birakacagiz. Osmanogullarini beslemeye mecbur degiliz. Bunlarin, beytülmaldan infak olunmalari gerekir. Orhan’in, tarafimizdan vaki olan tevkifi ve sehirden disari çikmamasi için aldigimiz tedbirler yeterlidir.”

Halil Pasa, bunlari ve daha baska sözleri dinledikten ve Pâdisah Mehmed’e söylemek üzere imparator ve senatonun bu tekliflerini duyduktan sonra, elçilere sunlari söyledi: Ey akilsiz ve saskin Bizanslilar! Tasavvurlarinizdaki seytanliklari çoktan bilirdim. Bu bildiklerinizi unutun… Daha dün denecek derecede yakin bir zamanda sizinle yeminle teyid olunmus ahitnâmeyi yaptik ve diyebiliriz ki, mürekkebi henüz kurumamistir. Simdi ise Anadolu’ya sefer yaptigimizi ve Frikya’da bulundugumuzu gördügünüzden faydalanarak, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz korkuluklari bize göstermek suretiyle bizi ürkütmek istiyorsunuz. Biz, fikir ve kudretten mahrum çocuk degiliz. Elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan’i Trakya pâdisahi yapmak isterseniz hiç durmayin. Macarlari Tuna’dan bu tarafa geçirtmeyi düsünüyorsaniz onlar da gelsinler. Siz de daha önce kayb ettiginiz yerleri geri almak için taarruza geçmek isterseniz bunu da yapiniz. Yalniz sunu biliniz ki, bunlardan hiç birine muvaffak olamayacaksiniz. Aksine ellerinizde bulunani da kayb edersiniz. Mamafih, söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim, o ne arzu ederse o olacak.”

Mehmed, basvezir ile elçiler arasinda konusulan yukaridaki hususlari duyunca çok hiddetlendi. Ancak bunu belli etmedi. Bizans elçilerini kabul ederek, bunlara dedi ki: “Az zamanda Edirne’ye dönmek niyetindeyim. Oraya geliniz, imparatoru ve sehre ait bütün hususlari orada bana söyleyiniz. Istenilen her seyi vermeye hazirim.” Mehmed bu sözleri ve daha buna benzer tatli sözler söyleyerek bunlara yol verdi. Birkaç gün sonra Bogazi geçip Edirne’ye gelen Mehmed, Karasu civarinda bulunan köylere, sâdik kölelerinden birini göndererek imparator için tahsis olunan iradin (gelirin) verilmesini yasakladi. Bu gelirin tahsiline memur olanlari ve buna nezaret edenleri oradan kovdu. Bu suretle sadece bir sene bu gelir alinmis oldu.”

BOGAZKESEN (RUMELI) HISARI’NIN YAPILMASI

Ikinci Mehmed, gerkek dedelerinin ve gerekse babasinin girismis olduklari büyük ve cür’etli tesebbüsü gerçeklestirmek istiyordu. Tabiat ve cografya, Istanbul’u, dogu ve batidaki Osmanli ülkelerine merkez yapmisti. Kostantiniyye, baska bir devletin elinde kaldikça Osmanli ülkesi, Hiristiyan istilasina açik bulunacagi gibi, Avrupa ile Asya arasindaki bag ve alaka da emniyete alinamazdi. Böylece devlet, tam ve saglam bir vücud olacak yerde, gövdesi ortasindan ikiye bölünmüs olarak parçalanmak tehlikesine maruz kalirdi.

Gerçekten su ana kadar, Osmanlilar tarafindan Istanbul’un fethi için yapilan tesebbüslerin her birinde bir engel çikarak veya çikarilarak muvafakiyet önlenmisti. Fakat burasi, imparatorun elinde bulundukça Osmanlilarin Rumeli’ye tamamen hakim olmalari mümkün degildi. Nitekim, Varna muharebesine gidilirken, Çanakkale’nin ve hatta Sarayburnu ile Bogaza dogru olan yerlerin düsman tarafindan tutulmus olmasi, bu arada Istanbul’un da, düsmani tesvik eden imparatorun elinde bulunmasi yüzünden büyük tehlikeler altinda Ceneviz gemilerine 40 bin duka altin verilerek Rumeli sahiline geçilebilmisti. Su halde, iki kitadaki Osmanli hakimiyetinin, devamli olarak sinsi bir siyasetle, Osmanlilar aleyhinde çalisan Bizanslilar yüzünden, ne kadar korkunç tehlikeler arzettigini hadiseler göstermektedir.

Ikinci Mehmed, Karaman seferinden dönerken Çanakkale Bogazi’nin Frenk gemilerince tutuldugu haberini alinca, Istanbul Bogazi’na gelip babasinin geçtigi yerden Rumeli sahiline geçer. Bu geçis esnasinda, Anadolu Hisari’nin karsisina bir kale yapilmasini emreder. Istanbul’un fethinden baska bir sey düsünmeyen Sultan Mehmed, bütün planlarini onun üzerine koruyordu. Bunun için atilan ilk adim, Bogazkesen Hisari’nin insasi oldu. Askerî ehemmiyeti kadar âbidevî degeri de yüksek olan bu muazzam kalenin insasi, Türk tarihinin varmis oldugu seviyeyi göstermesi bakimindan önemlidir. Dört buçuk ay gibi akil almaz derecede kisa bir zamana sigdirilan bu insaat, gerek tuttugunu koparan bir tesebbüs, teskilât, idâre ve ikmal dehasi olarak hükümdarin; gerek yardimci ve tatbikatçi olarak fikri, madde planinda gerçeklestiren kütlenin yüksek bir teknik seviyesine sehâdet etmektedir.

Osmanlilarin, iki kita arasindaki gidip gelmeleri esnasinda, tehlikelerle karsi karsiya gelmelerinin kazandigi tecrübeleri, henüz kuvvetli bir donanmaya sahip olamayan bu devlet için, Istanbul’a sahip olmaktan baska çare olmadigini ortaya koymustu. Zira tehlikeli durumlar, ancak bu sayede atlatilabilirdi. Böylece, pâdisahin emri üzerine, Karadeniz’den gelecek her türlü yardima mani olmak ve iki sahil arasinda karsidan karsiya geçmeyi saglayabilmek için, Bogazkesen Hisari denilen Rumeli Hisari’nin yapilmasiyla ise baslandi. Sultan Mehmed, Karaman seferinden Edirne’ye döner dönmez, Anadolu ve Rumeli’ye fermanlar göndererek bin kisilik bir insaat ustasi kadrosu ile o miktarda amele ve kireçci istedigi gibi insaata ait malzemenin ilk bahara kadar hazirlanmasini emir ile bogazda bir hisar yaptirilacagini bildirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haber üzerine gerek Istanbul, gerekse diger yerlerdeki Hiristiyanlarin nasil büyük bir telasa kapildiklarini su cümlelerle belirtir:

“Istanbul’da, bütün Asya ve Trakya ile adalarda bulunan Hiristiyanlar, bu haberi duyunca çok üzüldüler. Aralarindaki konusmalarda bundan baska bir seyden bahsetmiyorlardi. Ancak “artik Istanbul’un son günü geldi, milletimizin yok olma çanlari çalmaya basladi. Deccal’in günleri geldi, ne olacagiz? Veya, ne yapalim? Ey Allah’imiz! Canimizi al ki, bu kullarin, sehrin yok olusunu kendi gözleri ile görmesinler. Senin düsmanlarin, bu sehri muhafaza eden azizler nerededirler demesinler.” Bu münacati yalniz Istanbul halki degil, Anadolu’da daginik surette ikamet eden, adalarda ve garp vilayetlerinde bulunan Hiristiyanlar aglayarak bagiriyorlardi.”

“Kulle-i cedide” diye de isimlendirilen günümüzdeki Rumeli Hisari’nda, Fâtih’in vakfiyesinden anlasildigina göre bir de cami vardi. Bu camide vazife gören imam (hitabet vazifesi dahil), bu hizmete karsilik her gün 6 akça, müezzin (temizlik isleri dahil) 4 akça ücret aliyordu. Adi geçen hisarin yeri tesbite çalisilirken bogazin en dar yerindeki (660 m.) bu noktanin seçimi, askerî sevk ve idare bakimindan önemli idi. Bu yeni hisarin, karsisindaki hisar ile birlikte bogaz geçisini kapatabilmesi tasarlanmisti. Geçisi, makaslama ates ile önlemek ve akintilar yüzünden gemilerin burada, yani hisarin bulundugu kiyiya yaklasmak zorunda kalacaklarindan istifade ediliyordu. Hisar, yaklasan hedefleri toplarinin en uzak mesafesinden karsilayarak, güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.

Sultan Mehmed’in kale yaptirmak istedigi mevki, Bizanslilarin Hermaneum Promontarium dedikleri, bogazin en dar yeri olup, milattan bes asir önce Iran Sahi Dârâ, muazzam ordusu ile buradan Avrupa kitasina geçmisti.

Hisarin yapilmasi ile ilgili hazirliklar üzerine telasa düsen imparator, Edirne’ye elçiler gönderdi. Bunlar, aldiklari talimat geregi, Sehzade Orhan’in tahsisatindan bahsetmeyeceklerdi. Pâdisahla anlasabilmek için her fedakârliga katlanacaklardi. Imparator, elçiler vâsitasiyle I. Murad’dan itibaren gelip geçmis bütün pâdisahlarin, Istanbul’un hariminde bir kale yapmak ve hatta bir kulübe bile yapmak istemediklerini, Yildirim Bâyezid’in, Manuel’in muvafakati üzere Türklerle meskun olan Anadolu sahilindeki kaleyi (Anadolu Hisari) yaptirdigini bildirdikten sonra, kale yaptirmak suretiyle Frenklerin gidip gelmelerine mani olmak ve gümrük resimlerini (vergi) hiçe indirip Istanbul’u aç birakmak istedigini beyanla bunu yapmamasi için ne istiyorsa onu vereceklerini bildirmisti.

Sultan Mehmed, imparatorun gönderdigi elçiler vâsitasiyle söylenilen seyleri dinledikten sonra:

“Ben, sehirden bir sey almiyorum. Imparator, sehrin hendeginden disari hiç bir seye malik degildir. Sayet Mukaddes Agiz’da (Bogaz’da) bir kale insa etmek istersem, beni men etmeye hakkiniz yoktur. Her yer benim mülküm altinda bulunuyor. Anadolu yakasinda bulunan kaleler benimdir ve bunlarin içinde oturanlar da Türktürler. Garpta meskûn olmayan yerler de benimdir. Bizans’in orada oturmaya haklari yoktur. Macar Krali üzerimize yürüdügü zaman o karadan gelirken, Frenklerin kadirgalari Ege Denizi Bogazina gelerek Gelibolu Bogazini kapatarak, babamin Trakya’ya geçmesine mani oldular. O zaman babam, Mukaddes Agiz’in yukarisina çikarak babasinin* insa eyledigi kaleye yakin bir yerden Allah’in inayeti sayesinde kayiklar ile bogazi geçti. Binaenaleyh, babamin bogazi geçmek için ne zorluklara katlandigini ve ne sikintilara girdigini pekala bilirsiniz. Babamin, Istanbul Bogazi’ni geçmemesi için imparatorun kadirgalari kesiflerde bulunuyorlardi. Ben, daha çocuktum. Edirne’de oturuyor, Macarlarin gelmelerini bekliyordum. Macarlar, Varna civarindaki yerleri yagma ediyorlardi. Bunlari gören imparatorunuz seviniyordu. Müslümanlar ise izdirap çekiyorlardi. Kâfirler de sevinç ve meserret içinde idiler. Çok büyük tehlikeler ile bogazi geçen babam, karsi tarafa geçer geçmez, Anadolu kiyisinda bulunan kalenin karsisina, garp tarafinda diger bir kale yaptiracagina yemin etti. O, bu yemini yerine getirmeye muvaffak olamadi. Allah’in inayeti ile bunu ben yapmak istiyorum. Neden buna mani olmak istiyosunuz? Memleketimde istedigimi yapmaya gücüm yetmiyecek mi? Gidiniz ve imparatora deyiniz ki, simdiki pâdisah eski pâdisahlara benzemiyor. Onlarin yapamadiklari seyleri bu kolayca yapabilecektir. Onlarin istemedikleri seyleri, bu isteyecek ve yapacaktir. Simdiden sonra bu husus için gelenlerin derisi yüzülecektir.”

Dukas’in, bu ifadelerinden anlasildigina göre Sultan Mehmed, Rumeli Hisari’nin insasina mani olmak isteyen Bizans Imparatoru’na, tarihî hadiseleri hatirlatmak suretiyle bu tesebbüsündeki hakliligini isbat etmeye çalisir. Onun için bu isten vaz geçmesinin mümkün olamayacagini tehdid yollu bir tarzda ona bildirir.

Rumeli Hisari’nin yapilmasi hazirliklarina 1451-52 kisinda baslanmistir. Ilkbaharin baslangicinda Mart ayinin sonlarina dogru, Rumeli tarafina Anadolu Hisari’nin karsisina bol miktarda insaat malzemesi, usta, amele ve kireççi gelmisti. Kereste Izmit ile Karadeniz Ereglisi’nden, taslar ise Anadolu tarafindan getirilmisti. Çalismak üzere külliyetli miktarda insan gelmisti. Sultan Mehmed, bu sirada kara yolu ile bogaza gelerek bilirkisilerle (teknik eleman, mühendis) o havaliyi gezdi. Denizin akintisi hakkinda malumat aldi. Iki sahil arasindaki mesafeyi ölçtürdü. Kalenin yapilacagi sahayi kendisi tayin ile hududunu tesbit ettirdi. Bundan sonra bir rivayete öre önce kiyida, hisarin güney-dogu kösesindeki kule insa edilerek malzeme ve çalismalarin selameti emniyete alinmistir.

Fâtih Sultan Mehmed, hisarin duvarlarinin Arapça “Muhammed” kelimesi seklinde olmasini istediginden planini da ona göre tasarlamisti. Buna göre her “Mim” (M) harfinin yerinde bir kule bulunmasini arzuluyordu. Kulelerden ikisi, birbirinin yaninda ve burunun eteginde idi. Üçüncüsü denize daha yakindi. “H” ve “D” harflerinin bulunduklari yerlerde istihkamlar yapildi. Pâdisah, bunlarin yapilmasina özen gösteriyor ve bizzat nezâret ediyordu. Gerçekten üç köseli olarak düsünülen hisarin projesi, bizzat Sultan Mehmed tarafindan tasarlanmisti. Eski an’aneye uyularak, hisarin yapilmasinda devletin ileri gelenlerinden de faydalanildigi ve bunlarin, masraflara katildiklari görülür. Bu insanlarin, kule ve surlarin bir kisminin yapilmasina nezâret ettikleri anlasilmaktadir. Nitekim hükümdar, kale insasini üç vezir arasinda taksim eder. Üç kösenin doguda, yani deniz sahilinde olan bir kösesine akropol olarak gayet metin bir burç yaptirma vazifesini Halil Pasa’ya verdi. Yamaçta, yani güneyde bulunan diger köseye büyük bir burç yapilmasini Zaganos Pasa’ya, ve üçüncü köseye, yani kuzeye düsen tarafa yapilacak burcu da Saruca Pasa’ya verdi. Vezir Sehabeddin Pasa da bütün insaata nezâret etti.

Kaynaklar, Rumeli Hisari’nin, bizzat Sultan Mehmed’in idaresinde 1000 kadar usta ve onun iki misli isçi çalistirilarak dört ay gibi çok kisa bir zamanda (Hammer’e göre üç aydan daha az) tamamlandigini belirtmektedirler. Bununla birlikte insaatin bütün mekan ve safhalarinda çalisanlarin sayisinin, yukarida verilenden daha fazla olduguna isaret edilmektedir. Zira Dukas, “insaati arsin üzerine ustalara taksim etti. Ustalar bin kisi kadardi. Her ustanin yanina iki yardimci koydu. Kale duvarinin iç ve dis taraflarinda da miktari kâfi ustalar ve yardimci ustalar çalistirdi.” demektedir. Buna göre 21 Mart 1452′de insaatina baslanan Bogazkesen (Rumeli) Hisari, bes-alti bin kisinin çalismasi sonucunda Temmuz ayinin sonlarinda tamamlandi.

Fatih zamaninda Osmanli

Rumeli Hisari’nin askerî önemi üzerinde duran ve bu konuda epey bilgi veren Hüseyin Dagtekin, adi geçen hisarin, insa edildigi yerin aslinda insaata müsait olmadigini, buna ragmen Osmanli hükümdarinin, günümüz askerî tekniklerine uygun bir sekilde onu nasil mükemmel bir sekilde insa ettirdigini söyle anlatir:

“Gerçekten, Rumeli Hisari tahkimatinin, en gayr-i müsait arazi sartlarina ragmen, kiymetinden hiç bir sey kaybetmeden, bir benzerine güç tesadüf eildebilecek kadar büyük bir maharet gösterilerek, insa edildigi yere ve çevreye intibak ettirilmek suretiyle vücuda getirilmis tipik bir tahkimat örnegi teskil ettigi görülür. Bundan baska, yeni hisarin en mühim bahsi olan bu konuyu islerken kalenin, görülen arazi üzerine yerlestirilmesinde hakim olan askerî görüsün, günümüzün tabiye esaslari hakkindaki görüsleri kadar ileri oldugunu müsahede ettigimizden, besyüz yil önce insa edilmis oldugu halde, modern bilgilerin verdigi görüslerle tedkik etmekte herhangi bir tehlike olmadigini sözlerimize ilave edebiliriz.”

Ilk dönem, Osmanli askerî mimarisinin güzel bir örnegi olan bu hisara yerlestirilen silah ve diger mühimmattan bahsetmeden, sadece bu dönemdeki askerî mimarînin ne denli saglam olduguna bir iki örnekle isaret etmek isteriz. Bilindigi gibi, Istanbul’un fethinden önce Yildirim Bâyezid tarafindan, Bogaziçi’nde yaptirilan Anadolu Hisari ile Fâtih Sultan Mehmed tarafindan yaptirilan Rumeli Hisari surlari ve Istanbul’un alinmasindan sonra Theodosius surlarinin stratejik bir noktasinda yapilan Yedikule, Osmanlilarin ilk müstahkem mevkileri hakkinda bize bir fikir vermektedir.

Hisarin insaati esnasinda, deniz tarafindan gelebilecek bir saldiriya ugramamak için, Gelibolu tersanesindeki donanmadan otuz kadar harp ve bir hayli nakliye gemisi bogaza getirilmisti. Bu yeni kaleye top ve topçular kondu. Böylece karsi karsiya bulunan iki hisar sayesinde, bogaz geçisleri kontrol altina alinmis oldu. Hisarin komutanligina Firuz Aga’yi tayin eden hükümdar, onun maiyetine dört yüz yeniçeri askeri ile silah ve cephane verdi. Bundan sonra, Edirne’ye gitmek üzere olan hükümdar, iki gün Istanbul surlarini ve hendeklerini tedkik ettikten sonra buradan ayrilip, Eylül ayinin ilk günü Edirne’ye döner.

ISTANBUL FETHININ HAZIRLIKLARI

Fâtih Sultan Mehmed, Rumeli Hisari (Bogazkesen)’nin tamamlanmasindan sonra ordusu ile birlikte Istanbul surlarina iyice yaklasarak sehri yakindan görebilmisti. O, hem arazi hem de surlarla ilgili tedkikler yaptiktan sonra 1 Eylül günü Edirne’ye dönmüstü. Onun buradaki en önemli düsüncesiIstanbul’u almakti. Nitekim Dukas, genç hükümdarin Istanbul’u almak için ne denli kararli oldugunu verdigi su bilgi ile ortaya koymaktadir:

“Harman vakti geçti, sonbahar baslamak üzere idi. Sultan Mehmed, Edirne’deki sarayinda vakit geçiriyor, fakat gözüne uyku girmiyordu. Gece gündüz Istanbul’u nasil alabilecegini ve nasil bu sehrin sahibi olabilecegini düsünüyordu.”

Iç dünyasinda, Kostantiniyye’nin fethi mevzuunda kendisini, uzun asirlarin gönlünden ve dilinden yuvarlanagelen bir manevî müjdenin son ve gerçek temsilcisi olarak gören hükümdar, zihnî ve ruhî imkanlarini bütün hizi ve bereketiyle hep bu nokta üzerinde toplamisti. Bununla beraber çevresini teskil eden devlet adamlarinin mühim bir kismi, hakli veya haksiz endiselerle onu böyle bir maceraya atilmakta desteklemiyorlardi. Hatta daha da ileri giderek, tecrübelerinden, bilgilerinden, hamiyetlerinden ve korkularindan söz açarak önüne yiginlarca engeller çikariyorlardi. Böylece, onun kararini tasvib etmediklerini ortaya koyuyorlardi. O devri yasamis bir tarihçi olarak Tursun Bey, bu mücadeleleri özetle söyle anlatir: “Her çend erkân-i devlet ve mülâziman-i hazret, tasrih ü kinaye birle, ânun metânet ü menâatini, ve mülûk-i mâzinin fethü kasdinda hazayn (hazineler) harc idüp, cem’-i asakir eyleyüb çare bulmadiklarin sem’-i serifine ilka ederler idi. Ve âna taarruzdan ziyade fitneye sebep olmak tevehhümatin ve ihtimalatin söylerler idi.” Fakat pâdisah bunlara asla iltifat etmezdi.” Öyle anlasiliyor ki Pâdisah, zaman zaman, Vezir-i a’zam Halil Pasa’nin, Rumlari himaye etmekte oldugunu duyuyordu. Buna inanmasa bile pasanin bazi süpheli hareketlerini kendisi de görmüstü. Bu sebeple, devlet erkâni ile ulema ve komutanlarin fikirlerini ögrenmek üzere onlari bir toplantiya çagirdi. Herhalde bu toplantinin mahiyetini kimse bilmiyordu. Zira toplantiya gelenler agirlanmis, yedirilip içirildikten sonra dualar edilmis ve bundan sonra da vezirler tarafindan devlet isleri ile ilgili olarak hükümdara bilgi verilmisti. Iste bundan sonradir ki Fâtih Sultan Mehmed, meclistekilere “müddet-i medid ve ahd-i baiddir ki, âyine-i zamir-i münirimde bir suret mürtesem olmustur. Âni sizinle müsavere muraddir” diyerek söze baslar. “Insanlar, fikir, anlayis ve zeka bakimindan ne kadar ileride olurlarsa olsunlar, bu meziyetler, kendilerini baskalari ile müsavere etmekten alikoymamali.” düsüncesine sahip olan hükümdar, Hz. Peygamberin dahi bundan müstagni kalmadigini ve böyle yapilmasini tavsiye ettigini*, bu tavsiyesinde de onun, Kur’an-i Kerim’in âyetini** gözönünde bulundurdugunu söyleyerek, ortaya atacagi konu üzerinde herkesin fikrini açikça belirtmesini istemisti. Meclistekiler, pâdisahin düsüncesi yaninda kendilerininkinin bir sey ifade etmeyecegini, fakat pâdisahin emirlerini yerine getirmis olmak için düsünebildiklerini arzedeceklerini söyleyince pâdisah tekrar söze baslayarak: “… Dünya devleti müebbed olmaz ve cihan-i fânide kimesne baki ve muhalled kalmaz” der. Bundan sonra yaratilistaki gayenin, Allah Teâlâ’yi bilip onun birligini kabul etmek ve yasandigi müddetçe onun “dergâhina takarrub” etmeye gayret etmek oldugunu, bu vesile ile en iyi ve faziletli insanin, küfür ve dalalet içinde bulunanlara karsi cani ve mali ile cihad eden insan oldugunu hadislerle belirtir. Bundan sonra Sultan Mehmed, “Belde-i tayyibe-i Kostantiniyye ki bag-i irem andan bir kûse ve süreyya nâk bostanindan bir kemterin kûse, ismi ve resmi ile illerde meshur ve dillerde mezkûr ve kütüb-i tevârihte mesturdur. Ne vechi vardir ki, ânun gibi menzil-i serif ve makam-i latif benim vast-i memleketimde ve arsa-i vilayetimde olup dahi eyyam-i devletimde küfr ocagi ve bagiler yatagi ve tagiler duragi ola. Elhasil niyetim ve himmetim ânun üzerine mukarrer ve musammam olmustur.” der. Günümüzün Türkçesiyle söylemek gerekirse o söyle diyordu: Irem baginin kendinden bir köse oldugu Kostantiniyye, adi ve sani ile dillerde söylenmis, illerde ünü taninmis ve tarih kitaplarinda yazilmistir. Niçin böyle güzel ve degerli bir yer ülkemin ortasinda ve idarem arasinda olup ta saltanatim günlerinde küfür ocagi, taskinlar yatagi ve âsiler duragi olsun. Kisacasi Bizans’in üzerine gitmeye niyetliyim. Umarim ki, tedbirimiz Allah’in takdirine uygun düser. Bu arada devletin kurulusundan, Rumeliye geçisten, Istanbul’un, ülkesinin ortasinda bir küfür beldesi olarak kalisindan, Bizans’in tezvirat ve çevirdigi entrikalardan bahseden pâdisah, sözlerine söyle devam eder: “Kendimizi ecdadimiza layik olmayan halefler olarak göstermeyelim, aksine, onlarin en has nesli oldugumuzu, onlarin kahramanlik ve meziyetlerinin benzerini gösterebilecegimizi ortaya koyalim. Zira onlar, nice tehlike ve sikintilarla kisa bir zaman içinde Asya ve Avrupa’daki bütün bu yerleri ele geçirip oralarin hakimi oldular. Nice büyük sehir ve kaleleri fethe kadir oldular. dedikten sonra Bizans isini halletmeden hiç bir mühim tesebbüse girismeyecegini, bundan dolayi devlet erkâninin bu husustaki fikirlerini ögrenmek istedigini belirtir. Bunun üzerine meclis, isi müzakereye baslar. Bir kisim devlet erkâni, pâdisahin fikrine uyar, bir kismi da muhalif kalir. Muhaliflere göre Istanbul, alinmasi güç bir sehirdi. Çünkü içinde bol nüfusu ve etrafinda çok kuvvetli bir suru vardi. Sehrin, siddetle müdafaa edilecegine göre, alinamama ihtimali de vardi. Böyle bir durumda, devletin prestiji azalacakti. Onun için böyle bir tesebbüse girismemek icab ederdi. Gerçi hükümdar, Bizans’in bol malzemeye ve külliyetli miktarda silaha sahip oldugunu biliyordu. Fakat meseleyi isten anlayan kimselerle müsavere etmis ve buranin “akl ü tedbir”le alinabilecegi sonucuna varmisti. Nisanci Mehmed Pasa, gerek sehrin zaptinin zorlugu, gerekse Fâtih’in kararligi hakkinda su bilgiyi verir: “Bu sehri, Rum, Sam ve Trabzon denizlerinin kucakladigi iki kita sarmisti. Kâfirlerden büyük bir kalabalik bu sehri gece, gündüz koruyordu. Dogru ve saglam düsünce sahibi olanlar, buranin fethine imkân bulunmadigina, kâfirlerin elinden alinmasinin muhal (imkânsiz) olduguna, buraya mâlik olmaya çalismanin soguk demiri dövmeye, burayi elde etmek istemenin seytandan hayir ummaya benzedigine hükmediyorlardi. Lakin yüce hazrete yüksek himmet, kutlu kuvvet, saglam ve kötülüklerden arinmis nefs verildigi için, unsurlar kendisine pek açik surette boyun egiyordu. Bu sehrin, savasçi kâfirlerin eli altinda kalmasini iyi görmüyordu.*

Tacizâde Cafer Çelebi de (s. 8) Meclisteki bu farkli iki görüsü söyle nakleder: “Vezirlerden degisik görüsler geldi. Isabetli görüsleri olan zeki, akilli, cesur ve celâdet sahibi olanlar, pâdisahin bu düsüncesini yerinde bulup gerekenin yapilmasi için hazirliklara baslanmasini istiyorlardi. Bir kismi ise surlarin saglamligi, giris ve çikis noktalarinin zorlugunu ileri sürerek Istanbul fethini, Anka kusunu avlamaya benzettiler. Keza onlar, buranin zaptini, gök kubbenin fethine denk sayilacagindan, bundan vazgeçilmesinin daha uygun olacagini söylediler. Bu fikirler karsisinda genç sultan:

“Allah’in takdiri olunca, alisilagelmis nice imkânsizliklar, kolaylasir. Bütün kâinat onun aksine çalissa da fayda vermez. Bunun aksine basit ve elde edilmesi kolay bir isi de, sayet Allah dilemez ise, cümle âlem onu yapmaya yönelse, yine de basaramaz. Bu konudaki ümidim ne mal ve mülk bolluguna, ne ordu ve kahramanlarin çokluguna, ne de savas âlet ve vasitalarinin fazlaliginadir. Aksine, sadece Hakk’in lütuf ve yardiminadir. Esas gayem de, Islâm’in yüce prensiplerini ortaya koymaktir. Eger o kalenin benim tarafimdan fethi takdir buyurulmus ise, kale burçlari tas ve topraktan degil, saf demirden de olsa öfke ve kahr atesi ile onu eritip mum gibi yumusatirim” der.

Muhalif grup, Çandarli Halil Pasa etrafinda toplaniyordu. Pâdisahin, bu muhalefetten fena halde cani sikilmis olmalidir ki “eger o kal’anin benim elimde feth olmasi mukadder olmus ola, burç ve barulari tas ve topraktan degil de demirden olmus olsa ates-i hism ve kahrla mum gibi eritip yumusak eylerim.” diyecektir. Hükümdarin yakinlarindan bir zümre ise, bu fikrinde kendisini destekliyor, hamleci kararlarina, emekleri, hevesleri ve heyecanlari ile yardim ediyorlardi. Meclis disinda, bu ikinci grubun fikrine katilanlarin basinda Aksemseddin geliyordu. O, bir taraftan genç hükümdarin ruh yapisinda bir cihad açarak onu kendi kendisinin emîri kilip kütle emrine kostuktan sonra, bu orta malini “fi-sebilillah” cihada tesvik etmesi pek tabii idi.

Meclisten, Istanbul’un feth edilmesine dair karar çiktiktan sonra, beylerbeyilerine, sancakbeyleri ile subasilarina ve askerlikle ilgili olanlarin tamamina “ahkâm-i serife” yazilarak bahara kadar hazirlanmalari ve savasa katilmak üzere toplanmalari emrolundu. Bu sebeple, Rumeli ile Anadolu’daki Osmanli sehir ve kasabalarinda geceli gündüzlü çalismalara baslandi. Fakat Gelibolu ile Edirne’deki faaliyet hepsinden daha fazla idi. Gelibolu’da tezgahlara yeni yeni gemiler konuyordu. Bu arada bakir kapli (zirhli) gemilerin de yapilmasina itina gösteriliyordu. Kritovulos, genç hükümdarin bu neviden faaliyetlerinden bahsederken sunlari söylüyor: “Bir taraftan yeni gemilerin insasi, öbür taraftan da, zaman asimi yüzünden tamire muhtaç olanlari da tamir ettiriyordu. Bu gemilerin bir kismi zirhli olarak yapilmisti. Otuz ve elli çift kürekle sür’atli bir sekilde hareket eden hafif gemiler de yaptirdi. O, gerek yeni gemi insaati, gerekse tamir konusunda hiç bir masraftan kaçinmamisti. Bundan baska o, ülkesinin kiyilarinda bulunan gemileri toplayip onlara komutan, dümenci ve diger görevlileri yerlestirdi. Gerek savas, gerekse kusatma için kara ordusundan çok, deniz kuvvetlerine önem verdiginden bu ordunun daha iyi ve itinali seçilmesine gayret etti. Komutasi Gelibolu valisi olan Baltaoglu Süleyman Bey’e verilmis olan bu donanma, 1453 baharinda Gelibolu’dan Istanbul’a dogru hareket etti.”

Donanmadaki bu gemilerin sayisinda farkli rakamlar verilmekle birlikte genellikle su rakamlar üzerinde durulmaktadir: Donanma, Gelibolu’dan hareket ettigi aman 147 harp gemisinden mürekkepti. Bunlarin 12′si çektirme, 80 tanesi çifte güverteli kürekli, 55 tanesi de küçük çaptaki gemilerdi. Bu gemilerin içinde kürekçilerden baska yirmi bin kadar azeb askeri bulunuyordu.

Edirne’ye gelince: Buradaki hazirliklarla bizzat padisahin kendisi mesgul oluyor, geceli gündüzlü durmadan çalisiyordu. Uyku zamanlarinda bile fethi düsünen padisah, çok defa yataginin içinde rahatsiz bir gece geçiriyordu. Dukas, onun bu andaki halet-i ruhiyesini su sözlerle bize nakleder:

“Mehmed, gece gündüz, gerek yatarken, gerek uyanik bulundugu zamanlarda, ister sarayinda bulunsun, ister sarayin haricinde olsun, ne sekilde harb ederse ve ne gibi vasitalari kullanirsa Istanbul’u zapta muvaffak olacagini düsünüp zihnini yoruyordu. Çok defalar aksam olunca, ata binerek yalniz basina, bazan yanina iki kisi alarak,bazan yaya yürüyerek, asker kiyafetinde bütün Edirne’yi dolasiyor ve hakkinda söylenen sözleri bizzat dinliyordu.”

Iste yine böyle uykusuz geçirdigi gecelerin birinde Çandarli’yi huzuruna getirterek, altin ve gümüse aldanmamasini kendisine ihtar ettikten sonra, muharebenin yakinda baslayacagini, Allah’in inayeti ve Peygamberin imdadi ile Istanbul’u alacagini, bu iste kendisine yardim etmesini söyledi.

Bu gece sohbeti ve olaylari ile ilgili olarak Bizansli tarihçi Dukas, çok mühim bilgiler vermektedir. Ona göre:

“Bir aksam, gece yarisindan sonra, saray bekçilerinden birkaç tanesini göndererek Halil Pasa (Çandarli)’yi saraya getirtti. Bu bekçiler, pasanin konagina giderek, pâdisahin iradesini, pasanin harem agalarina bildirdiler. Bunlar da pasanin yatak odasina giderek, pâdisahin kendisini davet ettigini söylediler. Halil Pasa bayilacak derecede korktu. Karisi ile çocuklarini öptükten sonra çikti. Beraberinde altinlar ile dolu bir de altin tepsi aldi. Daha önce de belirttigimiz gibi pasanin kalbinde bir korkusu vardi. Halil Pasa, pâdisahin yatak odasina girdigi vakit, pâdisahi oturmus ve elbisesini giyinmis bir vaziyette gördü. Hemen etek öperek altin tepsiyi önüne koydu. Pâdisah altinlari görünce, “Lala, bunlar nedir?” diye sordu. O da cevaben dedik ki, “Sevketmeâb! Devletin büyüklerini, pâdisah fevkalade bir saatte huzuruna davet ettigi vakit, elleri bos girmek âdet degildir. Ben ise, huzurunuza çikmak için getirdigim bu altinlar benim degildir. Sana ait olan altinlari sana takdim ediyorum”. Pâdisah da cevap olarak dedi ki, “Senin altinlarina ihtiyacim yoktur. Hatta sana bunlardan fazla altin ihsan edecegim. Senden yalniz bir sey istiyorum. Bana Istanbul’u ver.” Halil Pasa, pâdisahin bu son sözü ve talebi üzerine titredi. Zira öteden beri Bizanslilarin hukukunu müdafaa ediyordu. Onlarin sag eli mesabesinde idi. Bizanslilar da, pasanin bu sag elini hediyelerle doldururlardi. Türkler pasaya “kâfir ortagi” adini taktilar ve herkes ona “dinsizlerin ortagi ve yardimcisi” diyordu.

Halil, pâdisahin son talebine karsi dedi ki: “Sevketmeâb! Bizans Imparatorlugu’nun büyük bir kismina seni sahip etmis olan Cenab-i Hak, Istanbul’u da sana ihsan edecektir. Ben eminim ki, senin elinden kurtulmayacaktir. Allah’in inayeti ile ben ve bütün kullarin, büyük iste muvaffak olmak ugrunda birbirimiz ile yarisarak mallarimizi, canlarimizi feda edecegiz ve kanlarimizi dökecegiz. Binaenaleyh bu hususta müsterih ol.” Halil Pasa’nin bu sözleri, bu korkunç ejderi biraz teskin etmisti. Halil’e dedi ki: “Yatagimin bu bas yastigini görüyor musun? Bu yastagi bütün gece yatagimin bir ucundan öbür ucuna ve diger uctan öteki uca nakletmekle mesgul oldum. Yataga yatiyor ve kalkiyordum, gözüme uyku girmiyordu. Altin veya gümüs paralar seni aldatarak, intac etmek istedigim büyük isi geri birakmaya sevk etmesin! Bizanslilarla yakinda ciddi bir sekilde harp yapacagiz, Allah’in yardimi ve Peygamberin imdadi ile Istanbul’u alacagiz”. Mehmed, bunlari ve buna benzer baska oksayici sözleri söyledi. Halbuki pâdisahin bu oksayici sözleri arasinda kalbi burkan, kani kurutan ve isiran ihtarlar da vardi. Bu ihtarlardan sonra pâdisah, Halil Pasa’ya ruhsat verdi ve “sulh ve müsâlemetle” git dedi.

Mehmed o gecelerde, sabahlara kadar Istanbul’un fethi isi ile mesgul oluyordu. Eline sehrin haritasi ile mürekkep alarak ve sehrin etrafindaki mevkilerin seklini resm ederek, harp fennine asina olanlara toplarin ve muhasara aletlerinin nerelere konmasi lazim geldigini tesbit ettigi gibi, lagim açilacak yerleri de resim (plan) üzerinde isaret ediyor, hendeklerin baslarini ve merdivenlerin surun hangi tarafina konmasi lazim geldigini gösteriyordu. Velhasil bütün gece bu hazirliklarla mesgul oluyor, sabahlari, gece verilen kararlarin akillica ve düsmana karsi hilekârane tatbik ve icrasini emrediyordu.”

Edirne’de bulunan Fâtih Sultan Mehmed’in, yakindan ilgilendigi baska bir konu daha vardi. Bu da ordusunu toplarla techiz etme isi idi. Tarihte bir topçu parkina sahib olan ilk hükümdarin Fâtih oldugu belirtilmektedir. Surasi bir gerçektir ki, Istanbul’un fethinde en önemli rolü oynayan vâsitalardan biri toptur. Gerçi topun bir harp silahi olarak kullanilmasi Istanbul’un kusatilmasi ile birlikte baslamis degildir. Fakat o tarihe kadar toplar, çaplari ve sayilari itibariyle fazla bir sey ifade etmiyorlardi. Fâtih Sultan Mehmed, bu silahin tahrib gücünün büyüklügüne inandigi içindir ki, o tarihe kadar görülmeyen sayi ve çapta top yapilmasina önem verdi. Büyük çapta toplarin yapilma isini Orban (Urban) adindaki Macarla Türk mimarlarindan Müslihiddin ve mühendis Sarica üzerlerine aldilar. Saruca büyük bir top dökmeye muvaffak oldu. Orban da çok büyük çapta bir top yapabilecegini, fakat gülle yapmasini bilmedigi için bu ise karismayacagini söyledi. Bunun üzerine pâdisah, mermi isini bizzat üzerine aldi. Kaynaklar, genç hükümdar ile Orban arasinda geçen muhavereyi su sekilde verirler: Orban: “Büyük toplarinizi dökebilirim, ama mermi ve ince hesaplardan anlamam” deyince hükümdar “Benim senden istedigim sadece topu iyi dökmenden ibarettir. Kalani ben düsünürüm” demisti.

Ikinci Mehmed, Istanbul muhasarasinda çok büyük rol oynayacak olan bu essiz toplarin en ince teferruatina kadar bütün hesap ve planlarini kendisi yaptigi gibi, resimlerini de bizzat çizmisti. Kendi nezâreti altinda döktürmüs oldugu toplardan biri çok büyüktü. Büyük emek ve masraflarla yapilan bu toplara “sahî” denmisti. Bu toplarla atilan gülleler, Kara Deniz sahillerinden getirilen kara bir tastan veyahut yuvarlak hale getirilen mermerlerden yapiliyordu. Dukas, büyük topun Edirne’deki ilk deneme atisindan, uzun uzadiya bahseder. Bu topun, Edirne’den Istanbul’a kadar getirilebilmesi için iki ay kadar bir zamana ihtiyaç hasil olmustu. Top, otuz araba ve altmis manda ile çekiliyordu. Onun her iki tarafinda, ikiser yüz adam bulundugundan yolda kaymamasi saglaniyordu. Yollarin kötü yerlerine tahta dösemek ve köprü yapmak üzere ayrica elli usta ile ikiyüz amele önden gidiyordu. Istanbul’u kusatmak üzere hareket eden Türk ordusunda üç büyük top ile ondört batarya top vardi. Subat baslarinda Edirne’de baslayan sevkiyat, Mart sonlarina dogru, Istanbul’dan bes mil kadar uzakta bulunan bir yere gelmis oldu.

Anadolu ve Rumeli’de beylerbeyiler ile sancakbeyleri gerekli miktarda askeri topluyor, techiz ediyor ve belirlenen zamanlarda yerlerinde bulunmalarini saglamak için çalisiyorlardi. Anadolu askerleri, Bogazin dogu sahilindeki Beykoz kasabasinin üstündeki ormanliklarda toplandilar. Fâtih, bunlari karsiya geçirmek üzere Beykoz, Kilyos ve Fenerbahçe’de dalyanlari bulunan Rallis Petropulos adindaki Rum’a emir verdi. Petropulos bu emri, iki gemisiyle askerleri ve mühimmati karsiya geçirmek suretiyle yerine getirdi.

Genç hükümdar, kusatma boyunca Istanbul’a yapilabilecek bütün yardimlara mani olmak için her çareyi düsünüyor ve her tedbire basvuruyordu. Bu maksatla o, Turhan Bey ile ogullari Ahmed ve Ömer Beyleri Mora topraklarina akina memur etti. Çünkü Mora’da, Bizans Imparatoru’nun kardesleri Dimitrios ile Thomas hüküm sürmekte idiler. Fâtih, Imparator Constantinos’un, bunlardan yardim istedigini ögrenmisti. Bu sebeple, Turhan Bey, 1 Ekim’de sefere çikmisti. Osmanli hücumlari, Despotlarin kuvvetlerini yok ederek onlara göz açtirmadigi gibi Bizans tarafindan beklenen yardimin gelmesine de engel olmuslardi. Bu arada Subat 1453′te hükümdarin emri ile Dayi Karaca Bey, Istanbul civarindaki Rum kasabalarini teker teker ele geçirdi. Bu kasabalar, Karadeniz sahilindeki Misivri, Ahyolu, Vize ile Ayios Stefanos idi. Bigados da kendiliginden teslim oldu.

Hükümdar, savasla ilgili bütün tedbirleri aldiktan ve bütün hazirliklarini tamamladiktan sonra 23 Mart 1453 (12 Rebiulevvel 857) günü Edirne’den hareket eder. Kesan mevkiinde mola veren hükümdar, Çanakkale Bogazi’ndan geçecek olan Anadolu kuvvetlerinin gelmesini bekler. Kesan’da kendisine iltihak eden bu orduyu alan pâdisah, yoluna devam ederek 1453 Nisan’inin besinde Istanbul surlari önüne gelir. Ertesi gün, yani 6 Nisan (26 Rebiülevvel) Cuma günü de sehri kusatma altina alir. Bizans tarihçisi Dukas ve ondan naklen Hammer, Fatih’in gelisini ve otagini kurusunu söyle anlatirlar: “Paskalyayi takib eden Cuma günü (6 Nisan) Mehmed, sehir önünde görünerek (Egrikapi) karsisina gelen tepenin arkasinda çadirini kurdu. Ordusunun meydana getirdigi çizgi, sarayin Tahta kapisindan Yaldizli kapiya kadar uzaniyordu. Yine Tahtakapidan Kosmidi (Eyüb civari)’ye kadar cenup tarafta bulunan baglara ve ovalara yaymis idi. Bu yerler, esasen daha evvel Karacia (Karaca Bey) tarafindan tahrib olunmuslardi. Nisanin 6. Cuma günü, sehir muhasara edildi. Büyük top, imparatorun yeniden tahkim ettirmis oldugu Egrikapi (Kaligarya) önüne konmustu. Pâdisah, bu kapinin tahrib edilemeyecegini anlayinca topu Sen-Romen kapisi önüne tasitti. Bundan dolayi bu kapi “Topkapi” adini almistir.”

Takriben iki ay sonra “Fâtih” diye anilacak olan Mehmed’in ordulari, Istanbul surlari önünde göründükleri zaman, Katolik Hiristiyan dünyasi, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birlesmesi gerektigini, bu birlesme için, bundan daha iyi bir zamanin olamayacagini düsünüyor ve ancak bu sayede Bizans’a yardim yapilabilecegine inaniyordu. Bu yardimla o, Ortodoks Kilesisi’ni asimile edip tamamen ortadan kaldirmayi hedefliyordu. Dönemin Hiristiyan âlemindeki bu çekisme ile, Islâm’dan alinan ilhamla, Osmanlinin sahip oldugu dinî müsamahasi (hosgörü)ni karsilastirma bakimindan bu mevzuda kisaca ve özet olarak bilgi vermek istiyoruz. Böylece, Ortodoks Mezhebi’ndeki Rumlarin, içinde bulunduklari psikolojik durumu anlama imkânini da bulmus olacagiz. Bu karsilastirmayi da bizzat kendi kaynaklarindan yapmakla meseleye daha rahat bir açiklama getirmis olacagiz.

“Mehmed’in askerleri tahribat için Istanbul kapilarina dayanirken, sehir halki Rum ve Latin kiliselerinin birlesmelerini saglamak veya engellemek için birbirleri ile budalaca çekisiyorlardi. o tarihten bir önceki yilin 12 Araliginda, Ayasofya’da iki firka (mezheb) arasinda seklî bir uzlasma saglanmistir. Fakat bu uzlasma, Avrupa’nin büyük devletlerini, kendi sonuçlari ile ilgilendirip bu yoldan biraz yardim saglamak ümidi ile yapilmisti. Sizmatizm atesi henüz sönmemis oldugundan, her gün bir takim çirkin çekismeler görülüyordu. Muhaliflerin düsmanligi son dereceyi bulmustu. Bir grup papaz ve ileri gelenler, imparator ile birlikte Katolik âyininde hazir bulunurlar iken, baska kesisler ile halkin bir kismi manastirlardan çikmiyorlardi.” Hammer, bu konuda daha fazla tafsilat vererek iki kilisenin nasil birbirleri ile çatistiklarini anlatir. Fakat biz, dönemin Bizans tarihçisi olan Dukas’in verdigi bilgiyi de vermek suretiyle Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birbirlerine karsi olan bu hasmâne tavirlarini ortaya koymaya çalisacagiz.

“Gennadios, her gün birlesme taraftarlari aleyhine va’z etmekten ve yazilar yazmaktan geri kalmiyordu. Saint Thomas Akinu’nun sahsi ve eserleri aleyhine yeni mütalaalar ve itirazlar tertip ediyordu. Bir de Dimitri Kidoni aleyhinde bulunuyor ve bunlarin rafizî olduklarini isbat ediyordu. Senatodan bas amiral büyük duka (Lukas Notaras), Genadios ile ayni fikri paylasiyor ve onunla is birligi yapiyordu. Istanbul aleyhine toplanmis olan sayisiz Türk askerlerini gören halka hitaben bu büyük duka, Latinler aleyhine sunlari söylemeye cesaret etti: “Istanbul’un içinde, Türk sarigini görmek, Latin serpusunu görmekten daha iyidir.”

Görüldügü gibi Imparator, Avrupadan yardim alabilmek için Papa tarafindan sart kosulan Katolik kilisesi ile birlesmeyi kabul etmis, onun gönderdigi Kardinal Izidor vasitasiyle Ayasofya’da âyin yapilmisti. Bu hareket, Hiristiyanligin, Ortodoks Mezhebi’ne bagli olan halkta, büyük bir nefret uyandirmisti. Latinlere karsi olan bu nefretin kökleri çok eskilere dayaniyordu. Zira 1204′teki Latin istilasinin aci hatiralari, halkin hafizasindan daha silinmemisti. Sehirde yaptiklari yagma ve Rumlara yapilan iskenceler ile onlari her türlü haktan mahrum edisleri, henüz unutulmamisti. Bu istila esnasinda Istanbul’daki âbidelerin çogu tahrib edilmis, mezarlar soyulmus, birçok eser mahvolmus ve Türk fethine kadar bu facianin izi silinememisti. Türkler, Istanbul’a girdiklerinde bir kismi çok harab 50′ye yakin kilise, bazi resmî binalar, yikilmis müesseseler, bozuk yollar ve terk edilmis saraylar bulmuslardi. Bu sekildeki tahribata karsilik, Müslüman Türk’ün müsamahasi biliniyor, Osmanli hükümdarlarinin vicdan hürriyetine, din ve mezheb serbestisine verdikleri mukaddes mânâ farkediliyordu. Rumlar, her mezhepteki hiristiyanlarin, mal, can ve din hürriyetine sahip olarak Osmanli ülkesindeki rahat hayatlarini gipta ile karisik bir hayranlikla müsahede ediyorlardi. Bu, Müslüman ve büyük devletin, gayr-i müslim tebeasina (vatandasina) verdigi büyük rahatlik ve kazanç imkanlari da bunlara ilave edilince, bazi Bizanslilarca Osmanli idaresi bir nimet ve kurtulus olarak görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucu olarak, imparatordan sonra, en yüksek dereceli devlet adami olan Grandük Notaras: “Konstantinipolis’te kardinal sapkasi görmektense Türk sarigini görmeyi tercih ederim” diyordu. Makamindan uzaklastirilan eski patrik Gennadios (fetihten sonra Fâtih tarafindan Rum Patrikligi’ne getirilen kimse) da Ortodoksluk için en iyi tercihin bu olduguna inaniyordu. Zira Türk sarigi, düsmanlari olan milletler tarafindan dahi hakkin, dogrulugun, adaletin, din ve vicdan serbestisinin isareti olarak görülüyordu. Tazim ve tekrim ediliyor, onun hakim oldugu idare araniyordu. Hatta bir rahibe bütün hiristiyanlarin saskin bakislari önünde mezheb degistirmeyi red ederek tamamen Islâmî olan kiyafeti kabul edip, Hz. Peygamberin nübüvvetini tasdik ettigini haykirmisti. Çünkü, Sultan Mehmed’in temsil ettigi idare, insan tabiat ve yaratilisina son derece uygun idi. Devrinde hayal edilen ve arzu edilen esaslara dayanmis bulunuyordu. Bu, onun Islâm mümessilligini ne kadar azametle temsil ettigini gösterir.

KUSATMA VE ISTANBULUN FETHI

Bilindigi bi Cuma, içinde Cuma Namazi bulundugundan Müslümanlarcaek olarak kabul edilmektedir. Iste böyle bir günde Edirne’den baslayan hareket, 6 Nisan (26 Rebiülevvel) gününe tesadüf eden baska bir Cuma günü, genç hükümdarin, ordusu ile birlikte edâ ettigi (kildigi) Cuma Namazi’ni müteakip baslayan kusatma ile ilgili yerli ve yabanci bir çok kaynakta bilgi bulunmaktadir. Birbirlerini tamamlar mahiyette olan bu bilgileri kisaca ve ana hatlari ile vermek gerekiyor. Zira tafsilatina girdigimiz zaman sadece bu kusatmanin, hacimli bir eseri dolduracak kadar genis olacagi görülecektir. Bu sebeple biz, konunun detaylarina girmeden vermek ve kaynaklarina dipnotta isaret etmekle yetinmek istiyoruz.

Cuma namazindan sonra muhasara hareketine baslanilmasini emreden genç hükümdar, maddî kuvvet kadar mânevî kuvvetin de tesirine inaniyordu. Bu sebeple sultanin etrafinda, ulema, mesayih ve bunlarin talebelerinden meydana gelen bir halka bulunuyordu. Bunlar, asker arasinda gazâ ve cihadin faziletinden bahsederek onlari “Feth-i Mübin”e tesvik ediyorlardi. Onlar, bununla da yetinmeyerek “Feth-i Mübin”in muhakkak oldugunu, Kostantiniyye fethinin Sultan Mehmed tarafindan gerçeklestirilecegini askere telkin ediyorlardi. Âlimler, seyhler ve seyyidlerden meydana gelen halkadan bahseden Hoca Sa’duddin Efendi bu konuda su bilgileri vermektedir:

“Ulema, mesayih ve seyyidler, eski âdetleri üzre ol gazi hükümdarin katinda bulunmak, gaza sevabini elde etmekle yüceldiler. Onun otagi yaninda yürüyüp dua etmekten bir an dahi geri kalmadilar. Sultan-i âlisan (sani yüce sultan)la at basi giderek onun * âyet-i kerimesinde belirtildigi gibi “onun verdigi nimetlere sükr ederler” derecelerine dogru yöneldiler. Her an, fetih ve zaferin nasib olmasi duasina, emel ve dileklerinin gerçeklesmesi için yakarista bulundular. Gerçekten de rehberi zafer olan bu seferde, temiz ruhlar birlikte, gayb ordulari ise askerin öncüsü olarak ilerlemekte idi. Ama o tarihlerde hayatta olan ve gizli sirlari bilenlerden ve kerametleri zahir olan Aksemseddin Hazretleri ile Akbiyik Dede, Islâm askerlerine yüz akligi olmak için duaya devam ediyor ve hükümdarin emri geregince otag yaninda yürüyorlardi. Böylece onlar da, dilekleri gerçeklestiren Allah’in yardimlarini taleb için ayni yola düstüler.”

Bizans surlari önünde saf tutan Osmanli ordusunda, piyadeler sagli sollu ayrilmis, arka ve yanlara süvariler konmustu. Üç adet büyük hücum firkasi teskil edilmis ve 14 bataryalik bir topçu parki kurulmustu. Kisa bir zaman içinde muhasara için mevki alan ordu, hazirliklarini yürütürken Sultan, Bizans Imparatoru’na, Mehmed Pasa’yi, baska bir rivayette de Isfendiyar oglu Ismail Bey’i elçi olarak gönderip, sayet teslim olurlarsa, halkin mal ve canlarinin güvenlikte bulunacagini, isteyenlerin bütün esyasiyla birlikte arzuladiklari yere gidebilmekte serbest olacaklarini, aksi takdirde harp hukukunun gerektirdigi seylerin yapilacagini bildirdi. Bu teklifin reddedilmesi üzerine, kusatma hareketine hiz verildi. Sahî denilen büyük top, günümüzde Topkapi denilen yerde mevzilendirildi. 12 Nisan’da safakla birlikte topçu bataryalari atese baslayarak, surlar bombardimana tutuldu. Bu bombardimanlarin çok ustalikli yapildigi, nokta atislari ile surlardaki muhayyel bir üçgen dövülerek, zedelenen kenarlarin üzerine, ortasina yapilan top darbeleriyle büyük gedikler açildigi rivayet edilir. Bu sekildeki bir bombardiman, Türk topçusunun harp teknigindeki maharetlerini göstermektedir. Schlumberger, bu konuda asagidaki ifadeleri kullanarak Osmanli topçusunun, bu fetihteki rolüne isaret eder:

“Yine Nisan’in on ikinci günü büyük bombardimanin basladigi gündü. Bu elem verici tarihten itibaren muhasaranin son buldugu 29 Mayis tarihine kadar yedi hafta boyunca o korkunç toplar, günün her saatinde sasmaz bir intizam dahilinde dehset saçan bir gürültü ile agir mermer güllelerini Bizans surlarina firlatmaktan bir an dahi geri kalmadilar. Simdiye kadar hiç kimsenin asla isitmemis oldugu bu harikulade top patlamalarini isiten hurafe perest (hurafelere inanan) halkin, duçar oldugu canhiras feryad ve dehset, tasavvur edilsin. Tesirin tahribkarligi derhal görüldü. Asirlar oyunca nice güçlü milletlerin hücumlarina dayanmis olan bu asirlik duvarlarda, derhal gedikler açilmaya baslandi. Bu gülleler, kesif bir toz ve duman bulutu içinde müthis bir gürültü ile geliyor, surlara çarpip tahribatini yaptiktan sonra bin parça oluyorlardi. Kusatilmis olanlar, çok kisa bir mesafeden yapilan bu ilk top atesini müteakip, bin seneden beri bu sevgili beldenin maglup edilemez bir tanriçasi makaminda tuttuklari ve varligiyla magrur olduklari bu köhne surun kendilerini korumaya yetmeyecegini anladiklari zaman, tarifi imkansiz bir ye’s ve kedere kapildilar.”

Mutlak surette galip gelmek azmiyle bütün hazirliklarini tamamlayan Sultan Mehmed, ortaçagin en büyük kalesini yikmak için yaptirdigi müthis toplari ile Istanbul surlari önüne gelip muhasaraya baslar. 6 Nisan – 29 Mayis arasinda 54 gün süren kusatmanin tafsilatina girmek istemiyoruz. Ancak, Fâtih ünvanini alacak olan Sultan Mehmed, Istanbul surlari önünde, kendisini bütün mukadderatla karsi karsiya getiren iki çetin imtihan daha geçirmisti. Durumun nazikligini ortaya koymasi bakimindan kisaca bunlardan söz etmek gerekiyor.

20 Nisan’da bugday yüklü bir Bizans gemisiyle dört Ceneviz gemisi, Baltaoglu Süleyman Pasa’nin bütün gayretlerine ragmen, Lodos rüzgari ve Bogaz’daki akinti sebebiyle Halic’e girmeyi basardilar. Bu basari, Bizans’ta büyük bir ümit ve sevinç uyandirdi. Bu gemilerin, batililar tarafindan gönderilen donanmanin öncüleri oldugu sayiasi yayildi. Tursun Bey’in ifadesiyle bu hadise, “ehl-i Islâm arasina fütur ve perisanî saldi. Amma ma’nide âyet-i kerimesinin isaretine uygun olarak bu hadise, alinan tedbirlerle Müslümanlarin lehine tecelli edecektir. Gerçekten, muhasarayi basarisizliga ugratacak büyük bir tehlike belirmisti. Ümitsizlik, bozgun dogurabilirdi. O zaman, Aksemseddin tarafindan Pâdisaha sunulmus olan bir mektup, bu muvaffakiyetsizligin, umumî bir hayal kirikligi dogurdugunu ve zaferi süpheye düsürdügünü isbat etmektedir. Mektup, alinmasi gereken tedbirleri de tavsiye etmektedir.

Düsman gemilerinin Halic’e girmesi üzerine, hisimla atini denize dogru süren ve kaftani islanincaya kadar denize girmis olan genç hükümdar, bu durumu hazmedemeyerek Baltaoglu’nu komutanliktan azlip, onun yerine Hamza Bey’i tayin eder.

Sultan, bütün vezir ve komutanlarin katildigi bir Divan toplar. Orada, Çandarli ile ona tabi olanlar, ortaya çikan durumdan istifade ile Imparator’la müzakerelere girisilmesi ve muhasaranin kaldirilmasi fikrini tekrar ortaya atarlar. Genç hükümdar için durumun ne kadar nazik bir hale geldigini tasavvur etmek mümkündür. Vaziyeti, Çandarli Halil Pasa’nin eski rakibi ve fetih fikrinin kuvvetli müdafii Zaganos Pasa kurtarir. Sehabeddin Pasa ve Koca Turahan Bey’le Aksemseddin’in ve Sultanin hocasi Ahmed Güranî (Molla Güranî)’nin yardimlari ile bu bedbin görünüsü yenmeye ve savasa devam azmini yenilemeye muvaffak olurlar. Bunlar, tesci’ edici sözleriyle askerin cesaretini yükselttiler. Hoca Sa’duddin bu konuda sunlari söyler: “Ulemanin ileri gelenlerinden Seyh Ahmed Güranî, büyük seyhlerden Aksemseddin ve makami yüce vezirlerden Zaganos Pasa, ülkeler hakimi sultan ile ayni görüs ve fikirde olup, baris ve anlasma yolunu benimsememislerdi. Fetih alâmetleri belirdigi sirada isten el çekmek vazife anlayisina sigmaz diyerek zaferleri gölge edinen askerlere nasihatlarda bulundular ve tatli bir dille “sonra Rum ülkesi size açilacaktir” hükmünde belirtilen gerçek vaadi hatirlatarak “büyük savas, Kostantiniyyenin fethidir” gerçeginden hareketle ortaya konan gayret ve ihtimami bir bir gazilere anlattilar.”

Bizans’in, Haliç tarafindan da tazyiki için limana girise mani olan zincirin kirilmasi denenmisse de basari saglanamamisti. Bunun üzerine ince donanmanin Halic’e karadan geçirilmesi genç hükümdar tarafindan düsünülmüstü. Bizans Rumlari arasinda da “Gemilerin karadan yüzdürüldügü görülünceye kadar Istanbul’un zaptinin kimseye müyesser olmayacagi” hususunda bir inanç ve anlayis bulundugundan, kusatilanlarin bütün ümitlerini kirmak için bu ise tesebbüs edilmistir. O sirada, Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayri bir kalesi vardi. Bura sakinleri, Türklerle dost olmakla beraber geceleri de Bizanslilara yardim etmekteydiler. Halic’e denizden girmenin imkansizligi yüzünden 50-70 kadem uzunlugundaki 15-22 sira kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan gecesi sabaha kadar Halic’e geçirildi. Solakzâde bunu “Himmet-i merdân ile Besiktas dedikleri yerden Kasim Pasa deresine dogru, dag parçasi gibi gemilerin altina rugan (yag) ile terbiye olunmus kütükler döseyip, bir rivayette yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri birbirine baglayarak üzerine metrisler koydular” cümleleri ile anlatir. Bu sevkiyat yapilirken Beyoglu tepelerine yerlestirilen bataryalarla Haliç’teki Bizans donanmasi taciz edilip hareketsiz birakildigi gibi surlarin etrafinda da bombardimana devam edilip, esas faaliyet, iyi bir sekilde gizlenmisti. Sabahleyin 70 parça kadar geminin, Haliç’te yelken açtigini gören Bizanslilar, hayret ve dehsetle bu manzarayi seyre baslamislardi. Bu sekilde, karadan gemi yürüterek denize indirme teknigi büyük bir basari idi.

Fâtih, bununla da kalmadi, ihtiyaç karsisinda büyük dehâsinin yeni bir kesfini de ortaya koydu. Havan toplari döktürdü. Onlarin, balistik hesaplarini bizzat yaparak tecrübelerinde bulundu. Beyoglu sirtlarindan ve Galata surlarindan asirma atislarla Haliç’teki düsman gemilerini batirmaya basladi. Böylece yeni bir cephe açilmasi ve Bizans’in her taraftan sikistirilmasi, Imparator’u, en agir sartlari kabul ederek baris teklifinde bulunmaya zorladi. Fakat Fâtih, Imparator’un gönderdigi elçilere: “Ya ben Bizans’i alirim, ya Bizans beni” diyecek kadar, fetih isinde azimli oldugunu ve teslimden baska bir teklifi kabul etmeyecegini bildirmisti.

Gemilerin Halic’e indirilmesinden sonra Defterdar ile Kumbarahane Iskelesi arasinda bin kadar duba üzerine, bes askerin yan yana yürümesine imkân verecek ve top geçirilebilecek sekilde muntazam, saglam dösemeli bir köprü kurdurdu. O dönem tekniginin bir harikasi kabul edilen bu köprü, Rumlarin mâneviyatlarini yeniden ve esasli bir sekilde sarsti.

Fâtih Sultan Mehmed’in karsilastigi ve âdeta imtihan edildigi buhranli ikinci hadiseye geçmeden önce, onun düsmani olan ve Fâtih’i sahsen taniyan Bizans imparatorluk prensi meshur tarihçi Dukas’in karadan yürütülen gemiler ile pâdisahin bu husustaki faaliyetleri hakkindaki düsüncelerini buraya almayi faydali buldugumuzu belirtmek isteriz. O, söyle diyor:

“Pâdisah, cesurâne ve cür’etkârane bir planin tatbik ve icrasini düsündü. Galata’nin sark tarafinda ve Çifte sutun altindaki cihette olan yer ile, Galata’nin diger cihetinde ve Kosmidion denilen yerin karsisindaki Haliç sahili arasinda bulunan ve Galata’nin arkasinda olan ormanlik dag yolunun düzeltilmesini emr etti. Bu yolu, mümkün oldugu kadar düzelttiler ve makaralar ile gemileri denizden karaya çikardilar. Bu gemilerin, geçidin (Bogaz) mukaddes agzindan çekerek, kara yolu ile,Halic’e nakl olunmalarini emr etti. Bu suretle emir icra olundu. Gemiler çekiliyordu. Her birinin bas tarafinda bir kaptan ve arka tarafinda bir dümenci oturuyordu. Bir digeri de elinde küregi tutarak, yelkeni harekete geçiriyordu; biri de davul, baska birisi de borazan çaliyor ve denizcilere ait sarkilar okuyordu. Muvafik rüzgarin esmekte oldugu sirada, ormanlari ve dereleri asarak, denize varincaya kadar karadan geçiyorlardi. Bu gemilerin sayisi seksen idi. Bunlar arasinda iki sira kürekli kadirgalar da vardi. Geri kalan gemileri orada biraktilar. Böyle bir harikayi kim gördü ve kim isitti? Keyahsar (Keyhüsrev) denizde köprü insa ederek, karada yürür gibi bu köprü üstünden karsiya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyali ve bana kalirsa neslinin en son pâdisahi olan Mehmed, karayi denize tahvil etti (çevirdi). Ve gemileri dalgalar yerine, daglarin tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu, Keyahsar’i da geçti. Zira Keyahsar, Elispondos (Çanakkale Bogazi)’u geçti ve Atinalilara maglub olarak muhakkar (hakarete ugramis) bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayi denizde oldugu gibi geçti ve Bizanslilari mahv etti. Ve hakiki altin gibi parlayan Atina’yi (burada kastedilen Istanbul’dur) yani dünyayi tezyin eden (süsleyen) sehirlerin kraliçesini feth etti.”

Istanbul’un, kusatma altina girdigi günden, düsecegi gününe kadar Haliç’te büyük bir Venedik gemisinde bulunarak, olup bitenleri yakindan takib etmis olan vak’anüvis Nicolas Barbaro, efsanevî mes’ale isigi altinda gemilerin, dag ve tepelerden geçisinin dehset saçici cereyanini, taifelerin sevk ve setaretini, tekbir seslerini, sevinç nârâlarini ve davul âvâzelerini uzun uzun anlattiktan sonra “Bu gemilerin, sanki denizde imis gibi karada hareketleri hadisesini gözleriyle takib etmemis bir kimse için bunun, inanilmayacak kadar garip bir manzara oldugunu tekrar ederim. Ben bunu, Keyhüsrev’in Athos dagini yarmasinda gösterdigi cearet ve fedakârligin kat kat üstünde bulurum. Bunlari bizzat gözlerimle gördüm. Eger bu harikulade olayin meydana gelmesinde hazir bulunmamis olsaydim, buna inanilmaz ve garip masallar gibi görünmüs olacak olan diger rivayetlere de artik inanirim” der.

Fâtih Sultan Mehmed’in, muhasara esnasinda karsilastigi ve âdeta imtihan edildigi ikinci önemli hadise, Mayis sonlarina dogru kendisini göstermisti. Hemen hemen bütün kaynaklarin belirttigine göre o günlerde Osmanli ordugâhinda, Bati hükümdarlarinin birlestikleri, Hunyad’in sehri kurtarmak üzere kuvvetli bir ordu ile yolda oldugu ve büyük bir Haçli donanmasinin Agriboz’a veya Sakiz Adasi’na ulastigi sayialari yayilip büyük bir endiseye sebep oldu. Tekrar mirildanmalar basladi. Basindan beri kusatmaya karsi gibi görünen Çandarli, hakli çikacak gibiydi. Gerçekten, Venedik, 7 Mayis’ta hazirladigi bir donanmayi G. Loredano komutasinda Ege sularina göndermisti. Papa da kendi hesabina bes kadirga techiz ettirip yola çikarmisti. Öbür tarafta Karamanoglu, Venediklilere verdigi söz üzerine Istanbul surlari önünde herhangi bir gevseme halinde harekete geçmeye hazir bulunuyordu. Kuvvetli bir casus sebekesine sahip olan Osmanli hükümdarinin, bu faaliyet ve hazirliklardan habersiz kalmasina imkan yoktu. Bir gecikme, sonucu çok tehlikeli ve mes’um neticeler dogurabilirdi. Tâcîzâde’nin ifadesiyle: “Te’hir olicak mebada derya yüzünden dahi küffardan muavin gelip halka zaaf-i kalb târi olmaga sebep ola”. Gerçekten de Istanbul muhasarasinin sonlarina dogru (25, 26 Mayis) bir Macar heyeti, Osmanli karargâhina gelir. Bu heyet vâsitasiyle, Jan Hunyad’in, naiplikten çekildigi ve Ladislas’in kral oldugu ögreniliyordu. Bu yüzden Jan Hunyad, Sultan Mehmed’le üç seneyi kapsayacak sekilde yapmis oldugu mütarekenin, ahidnâmesini geri istiyordu. Zira idareyi genç krala devr etmekle imzalamis oldugu ahidnâmenin geçersiz oldugunu ve bu yüzden onu geri isteyerek ve Osmanli hükümdarinin ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar heyeti, vezir-i azam ve onun yaninda bulunan iki vezirle görüsür. Sefir, efendisinden aldigi talimat üzerine, pâdisahtan Istanbul kusatmasinin kaldirilmasini ister. Aksi takdirde Macarlarin, Bizans’in lehinde hareket edip onlarin yaninda yer alacaklarini bildirir. Macar elçilik heyeti, Bati devletlerine ait bir filonun da Bizans’a yardima gelmekte oldugunu bildirir.

Macar elçisiyle olan görüsme, genç hükümdara bildirilir. Macarlarin Rumlara yardim edeceklerine dair olan tehdidi ve bir Bati filosunun yardima gelecegi sözleri, Sultan Mehmed’i düsündürür. Bunun üzerine, 27 Mayis aksami bir meclis toplayarak vaziyeti görüsür. Vezir-i a’zam Halil Pasa, daha önce görmüs oldugu üç Haçli seferinin tehlikelerini yakindan bildigi ve Bati Hiristiyanlarinin yeni bir Haçli seferi düzenlemelerinden korktugu için, imparatorun agir bir vergiye baglanarak muhasaranin kaldirilmasini teklif eder. Özellikle Hiristiyan Bati’nin birleserek Müslüman Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini, bunun da daha büyük bir felakete sebep olacagini söyler. Zira o, Yildirim Bâyezid’in akibetini, Izladi, Varna ve Ikinci Kosova muharebelerini hatirliyordu. Buna karsilik Zaganos Pasa, Istanbul’a yardim yapilamayacagini, Bati devletleri arasindaki rekabetin bu yardima engel olacagini, yardim yapilsa bile önemli olamayacagini söyler. Onun bu görüsüne bazi ümera ile ulema ve Aksemseddin istirak ediyorlardi. Benimsenen bu görüs üzerine, genel bir hücuma karar verilir.

Gerçi, Venedik veya Papa’nin donanmasinin Sakiz’a geldigi haberi alinmisti. Son olarak yapilacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmeyerek alikonuldu. Bu arada muhasaranin uzamasi, bazi dedikodulara sebep olmustu. Pâdisah da endiseli ve sikintili idi. Ancak Aksemseddin’in sebat ve hücum edilmesi ile ilgili mektubu ve manevî tebsirati havi yazisi, herhalde Sultan Mehmed üzerinde tesirli olmustur.

Fetih esnasinda, Sultan Mehmed ile Aksemseddin arasindaki ilgi, tesvik ve sabri tavsiye hususu, su ifadelerde açiklik kazanir. “Bâhusus, fetih tarihinin iç yüzünü idare eden Aksemseddin, cepheden cepheye at oynatan, kafasi ve bedeniyle de en agir ve zorlu yükü tasiyan pâdisahin bir dinamo gibi zaman zaman bosalir olan mâneviyatini besliyor ve takviye ediyordu.

Genç hükümdar, sihirbaz kudretiyle kal’alar kurdurmus, toplar döktürmüs, donanmasina bir gecede daglari asirtmis, genç, dinç, nizamli ve talimli ordusuyla karalari denizlere çevirtmis, denizleri tutusturtmustu. Ama yine de Bizans surlarina çarpip püsküren ve uzadikça uzayan muhasaradan da zaman zaman ümitsizlige düser gibi oluyordu. Ne ki genç hükümdarin kulagina durmaksizin “Korkma, sehri alacaksin” diyen ses, ona her zaman deste ve yar olmakta bulunuyordu.

Ama bir türlü neticelenmeyen kusatma ve Ortodoks kiliseninin son ve tek ümid olarak Katolik kilisesine boyun egmesine karsilik, Papa’nin da Avrupa’li kuvvetleri, sehre yardimci olmak üzere gönderme ihtimallerinin kizistigi bir gerçekti. Iste biçagin kemige dayandigi bu çok nazik demde, pâdisahin, Veliyüddinoglu Ahmed Pasa’yi, Ak Seyh’in çadirina niyaz ve sual babinda göndererek seyhinden fethin gününü, hatta saatini ve sehre girilecek noktayi ögrenmis görüyoruz.

Fakat, Seyh’in ogullarindan biri, babasinin mustuladigi an gelip çattigi halde, fetih haberinin gelmemesi üzerine, pâdisahin gazabindan korkarak, merakla babasinin çadirina geldigi vakit, kapida bulunan nöbetçi: “Içeri kimseyi komayasuz diye siparis olundu” diyerek delikanliyi Ak Seyh’in yanina almaz. Bu esnada çadirin bir yanindan etegini kaldirip içeri bakan genç adam, babasinin basi secdede, göz yaslari ve enin ile aglayip yalvarmakta oldugunu görür. Bu uzun niyaz ve yanik münacattan sonra, Seyh’in basi secdeden kalkar. Bu esnada da ordu, yatagini asmis sel gibi, tasa köpüre sehre girmekte, Ak Seyh de kendi kendine “Elhamdülillah, Elhamdülillah” diye Cenabu Hakk’a sükr etmeye, tekbir getirmeye baslamis bulunmakta idi.”

Aksemseddin ile Fâtih arasindaki münasebetlere temas etmis olmakla birlikte, daha önce toplanmis bulunan harp meclisinden kisaca söz etmemiz gerekiyor. Zira bütün teklif ve çabalara ragmen Bizans teslime yanasmadigi gibi, Fâtih’i zor durumda birakacak bazi tesebbüslerde de bulunuyordu. Bunun için 27 Mayis’ta, Fâtih’in baskanliginda toplanan bir harp surasinda uzun münakasalar yapilmisti. Vezir-i a’zam Halil Pasa’nin muhasarayi kaldirma taraftari oldugunu bu surada açikça söyledigine daha önce isaret edilmisti. Buna karsilik Zaganos Pasa ile hem tib hem de manevî ilimlerde derin malumata sahip bulunan Aksemseddin, fethin, Müslümanlarin 850 senelik en büyük idealleri bulundugunu, Bizans’in mânen tefessüh ettigini, maddeten de hiç bir gücünün kalmadigini, Rum halkin büyük bir kismi ile bazi ileri gelenlerin Osmanli idaresini bir kurtarici olarak kabul ettiklerini, Istanbul’a hakim olan devletin hem Islâm, hem de Hiristiyan dünyasinda büyük bir manevî nüfuza sahip olacagini, bu sebeple kat’i neticenin alinmasina kadar muhasaraya devam edilmesini istediklerine temas edilmisti. Hz. Peygamberin ashabindan ve hicret esnasinda kendisini Medine’de evinde misafir etme serefine nail olan Ebu Eyyub el-Ensarî’nin kabrini kesf ettigi gibi, Kur’an’da Istanbul’a isaret ettigi kabul edilen * “beldetün tayyibetün” lafzinin “ebced hesabi” ile içinde bulunduklari 857 hicrî senesini isaret ettigini söyleyen Aksemseddin, bu sebeple “feth-i mübin”in muhakkak bulundugunu, derin bir vecd ile dile getirir. Bütün bu görüsmelerden sonra meclis muhasaraya devama karar vererek dagilir.

Sultan Mehmed, harp hazirliklarini tamamladiktan sonra sehre bir elçi göndererek Imparator’a “sehri menkul serveti ve yakinlari ile terk edebilecegini” bildiren bir mesaj gönderdi. Imparator bu talebi reddedince Fâtih, bütün orduya tellallar çikararak genel hücumun yapilacagi günü tesbit etti. O, yemin ederek askerlere söyle dedi: “Bu muharebede kazanç olarak yalniz sehrin binalarini ve surlarini istiyorum. Sehrin diger bütün menkul servetini ve mahsurlarini ganimet olarak size birakiyorum.”

Bundan sonra, bütün ulema, mesâyih ve gazi dervisler, asker içinde zaten coskun bulunan hücum ve kazanma halet-i ruhiyesini, mânevî tebsirlerle bir kat daha artirdilar. Bu esnada genç hükümdar da münadiler vâsitasiyle orduya tebligatta bulunarak “ilk defa sura çikacak olan askerlerin rütbelerinin artirilacagini, eline hükm-i serif sadaka olunarak (verilerek) tâ nesli munkariz oluncaya degin evladinin, kiyamete kadar baki olacak bulunan Devlet-i Âl-i Osmanî’de, her zaman muhterem sayilacagini” bildirdi.

Bu esnada Osmanli toplari surlari dövmeye devam ediyor, Bizansli muharipler, devamli mesgul edilerek yorgun birakiliyorlardi. Fetih sabahinin gecesi, Türk ordusunda “Mum donanmasi” denilen ates ve isik senliginin icrasi ile geçti. Istanbul’u tamamen kusatan Türk deniz ve kara ordusunda kandiller, fenerler, mes’aleler ve atesler yakilarak Kostantiniyye (Istanbul) bir isik çenberi içine alindi. Askerin hep bir agizdan getirdigi tekbir ve tehlil sedâlari, ortaligi inletiyordu. Gecenin karanligini yirtan bu isik çenberi ile tekbir sesleri, tatli bir ahenk meydana getiriyordu. Isik ve seslerden meydana gelen bu ugultuyu gören Bizans, önce Osmanli ordusunda yangin çiktigini zannederek sevinecek, fakat kisa bir müddet sonra, bunun bir donanma oldugunu anlayinca derin bir ye’s ve ümitsizlige düsecektir. Bu esnada Bizans, Ayasofya’da Imparatorun da hazir bulundugu son bir âyine katiliyordu. Bu âyin, Bizanslilarin Ayasofya’da icra ettikleri son âyindi.

20 Cemaziyelevvel (29 Mayis) Sali sabahi ezan ve namazdan sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî hareketi basladi. Ordu, hem kara, hem de denizden bütün cephelerden harekete geçti. Toplar, hep birden sehir üzerine çevrilerek ateslendi, etrafi kesif bir duman ve barut kokusu kapladi. Ilk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yigit ileri atilmis, harbin en siddetli aninda, Aksemseddin ile Molla Güranî ates hattina girerek, gazâ yolunda sehidlik mertebesine ulasmayi taleb ile askere önderlik edip örnek olmuslardi. Bizzat genç hükümdar dahi, askeri tehyic edici sözlerle, elinde kiliç ile Topkapi gedigine saldirmisti. Bu sirada Ulubatli Hasan adindaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapi suruna sancak dikti. Böylece Islâm dilâverlerinin ve Oguz kavminin, asirlardan beri hayal ettigi mukaddes bir rüya gerçeklesiyordu. Ulubatli, Hz. Peygamberin müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadasiyla sehâdet mertebesine ulasti.*

Bu sirada Osmanli sancaginin surlarda dalgalandigini gören ve daha önce yaralanmis bulunan Latin komutani General Giustiniani, gemisine çekilmek ister. Kalmasi hususunda israr eden Imparator’a “Allah’in, Türklere açmis oldugu yolu takip edecegim” cevabini verdi. Bu, artik Osmanli’ya mukavemet edilemeyeceginin bir ifadesi idi.

Bizans’in, surlardaki bayraginin indirilip yerine Osmanli bayraginin dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya baslandi. Sultan Mehmed Han, surlardaki bu manzarayi görünce, atindan inerek, Hz. Peygamber’in medih ve senâsina nail olmanin verdigi bir sevinç, ayrica devletini, Islâm’in mukaddes serefine mazhar kilan medhiye-i Resulullah’a** kavusmanin verdigi heyecanla sükür secdesine kaparak Cenab-i Hakk’a hamd eder. Sonra otag-i hümâyununa çekilerek devlet erkâninin tebriklerini kabul eder.

Bu sirada, sehri koruyan gruplarla birlikte Bizans Imparatoru da öldürülmüstü. O, ayakkabisindan taninmisti. Fâtih, vatanini müdafaa için ölen bu serefli askerin cenazesine saygi göstererek onu merasimle defn ettirdi.

Istanbul’un fethi, genç sultan için ayni zamanda saltanatinin da fethi olmustu. Fâtih, sehrin zaptini müteakip Sehzâde Orhan’i aratti. Ölü veya diri getirene büyük mükâfatlar vaadetmisti. Bizanslilarin yaninda kendisine karsi surlar üzerinde savasmis olan bu Osmanli sehzâdesinin ölümü ile Yildirim Bâyezid’in ogullari arasindaki taht kavgasi kesin olarak sona ermisti. Gerçekten de sehrin düstügünü gören Sehzâde Orhan, surlardan atlayarak vefat etmisti.

Feth-i mübinin gerçeklestigi 29 Mayis 1453 Sali sabahini anlatan bir yazar, o günü su ifadelerle tasvir eder: “O gün, her zamankinden daha parlak dogan günes, göz kamastirici altin sarisi isinlari ile âdeta Islâm’in zaferini kutluyor, cihanin incisi Kostantiniyye’ye sel gibi akan sanli Türk ordusunu sicak bir içtenlikle kucaklayip üzerine mukaddes nurlar saçiyordu. 29 Mayis 1453 sali sabahi, muhakkak ki bir baska sabahti. Bu parlak ve essiz ilkbahar sabahinin cihan tarihindeki yeri ise, apayri bir özellik tasiyordu. Zira o mukaddes Sali sabahi ile bir çag kapaniyor, yeni bir çag açiliyordu. Bu yeni çaga, essiz dehasi, rakipsiz kuvvetiyle, Avrupa barbarlari dahil, bütün cihana saskinliktan küçük dilini yutturup, henüz 21 yaslarinda çok genç bir pâdisah olarak, Fâtih ünvanina hak kazanan büyük türk, Fâtih Sultan Mehmed Han damgasini basmisti. Iste o mukaddes Sali sabahi, böyle essiz bir sabahti.”*

Osmanli ordusunun sehre girip hakim olmasi üzerine bileginin gücü ile Fâtih ünvanini almaya hak kazanmis olan genç serdarin da sehre girdigi görülür. Yaninda, emîr, vezir, solak, sipah ve yayalardan baska, devlet ricali, âlimler, hocalari, seyhler, dervisler, kalenderîler ve erler bulunuyordu. Bütün bunlarin yaninda özellikle saginda ve solunda Aksemseddin ile Akbiyik sultanin bulunmasi dikkat çekiyordu.

Fâtihâne bir ihtisam ve büyük tezahüratlarla sehre girmis olan pâdisah, Hammer’in (II, 302) dedigi gibi, Hiristiyanligin sarktaki merkezini teslim almak üzere, Ayasofya’nin önünde atindan inmis ve mâbedin esiginde sükür secdesine kapanmisti. Tursun Bey’in ifadesiyle haraba yüz tutmus olan Ayasofya, fetih hakki olarak câmiye çevrilecekti. Rivayete göre Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya’da iki rekaat sükür namazi ile ikindi namazini kildiktan sonra mâbedin üç gün içinde bu mâbedin Cuma namazi için hazirlanmasini emreder. Cuma günü, Aksemseddin Hazretleri, Sultan Fâtih’in koluna girip minbere çikartarak hutbe okumasini istemis. Fâtih de Hak Teâlâ Hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur. Aksemseddin de Cuma namazi kildirmisti.**

Fâtih Sultan Mehmed, fetihten sonra Bizans ahalisi hakkinda Hiristiyan dünyasinda esine rastlanmayan bir müsamaha hareket etmisti. O, askerlerine, mukavemet edenlerden baskasinin öldürülmemesini, emrederek, sadece esir edilmelerini istemisti. Daha önce de temas edildigi gibi o, Imparator’un cesedini buldurmus, onu Rumlara teslim ederek inançlarina göre defn etmelerini saglamisti. Rumlardan, sehir disina kaçanlarin tekrar evlerine dönebileceklerine de müsaade etmisti.

Fethi takib eden ilk Cuma namazindan sonra meydana gelen ikinci önemli hadise, Ok Meydani’nda yapilan fetih ve zafer alayidir ki, üç gün üç gece süren senlik, ziyafet, oyun ve eglencelerden sonra, basardigi büyük iste, çevresinin yardimlarini unutmayan pâdisah, “Sühedaya rahmet-i Rahman, gazilere seref ü san, tebeama fahr ü sükran” dedikten sonra asker ve sivil yüzbinlerce kisiye zafer hediyesi olarak mal, mülk ve arazi dagitmistir.

Fakat bu noktada da mühim olan yine Aksemseddin’in, orada hazir bulunan gazilere sesini yükseltip “Ey gaziler, bilin ki, cümleniz hakkinda ahir zaman peygamberi ” Ne güzel askerdir onlar” diye buyurmustur. Insallah cümleniz magfursunuz. Ama gazâ malini israf etmeyip hayir ve hasenatta sarf edin. Pâdisahiniza da itaat ve muhabbet eyleyin, diyerek gâzilerin tamamini sehrin imarina ve amme müesseseleri kurmaya tesvik etmis olmasidir.

Istanbul, Osmanlilarin eline geçtigi zaman perisan ve harab bir vaziyette idi. Fakat bu tahribat ve yoksulluga sebep olan Müslüman Türkler degil, Hiristiyan Avrupa idi. Zira Comnene’ler devrinde, taht çekismelerinden ve iç idaresizliklerinden faydalanarak sehri basan Haçli ordulari, bu zengin ve mamur beldeyi sefil ve yoksul bir harabeye çevirmislerdi. Böylece sehir, bir daha belini dogrultamayacak bir hale gelmisti. Bundan sonra ne yikilan saraylar bir daha yapilmis, ne yagmalanan kiliseler bir daha doldurulabilmis, ne kaçirilan sanat eserleri, ne tahrib edilen âbideler bir daha yerlerine getirilebilmisti. Yarim asirdan fazla süren kan kokusu içinde, vahset ve zulüm ile ezilen bu sehir, bir yazarin ifadesi ile yeni sahipleri olan Müslüman Türkler sâyesinde “ba’sü ba’de’l-mevt”e, bir yeni dogusa ugramak talihine ermis bulunuyordu.

Öyle anlasiliyor ki sehir ve mabedlerin yagmalanmasi bir bakima Imparatorun eliyle de oluyordu. Nitekim Istanbul fethine tanik olan Bizansli Yeorgios’un verdigi bilgilere göre, devletin, askerlerin maasini verecek parasi olmadigi için kral, Allah’a adanmis kutsal esyalarin kiliselerden alinip paraya çevrilmesini emretmisti. Böylece gerek Ayasofya, gerekse sehirdeki diger kiliselerde bulunan esya fetihten önce alinip paraya tahvil edilmisti.

Fâtih, fetihten sonra Galata’daki Ceneviz kolonisini de teslim alarak, onlara hukukî beratlar verdi. Bu arada Sultan Fâtih, Latin Kilisesi ile birlesme taraftari olmayan ve bu birlesmeye muhalefet ettigini daha önce gördügümüz Gennadius’u Patriklik makamina getirmek suretiyle Ortodokslari himayesi altina almis oluyordu. Böylece Hiristiyan dünyasindaki iki kilise ayirimini desteklemis oldu. Merasimle bu yeni Patrige mürassa bir asâ ve at hediye edip iltifatlarda bulundu. Böylece Fâtih, Roma’ya hakim oluyordu. Bu sebeple kendisine “Roma Cihan Imparatoru” denebilirdi. Bu anlayistan hareketledir ki, Roma’yi elinde bulunduran ister Müslüman, ister Hiristiyan olsun; ister kavuklu, ister sapkali bulunsun, Roma âleminin hükümdari idi. Bu âlem, hukuken onun ülkesi sayilirdi. Böylece, Yildirim’dan beri kullanilan “Sultan-i iklim-i Rûm” tabiri, Istanbul’un fethi ile Ortodoks dünyasi tarafindan da kabul edilip tasdik edilmis oluyordu. Bu tasdikin, Avrupa fetihlerinde büyük faydasi görüldügü gibi, kuvvetli oldugumuz devirlerde de Patriklik makaminin bizde bulunusu, yararimiza olmustur. Fâtih, bu hareketiyle Dogu Hiristiyanligini Katolik Roma’dan tamamen ayiriyordu. Buna kendi gücünü de katarak asirlardan beri dogu dünyasinin Roma’liya karsi gösterdigi reaksiyonu âdeta yeni bir senteze kavusturuyordu. Gerçekten de Istanbul’u fetheden Türkler, Sark, yani Ortodoks kilisesinin, Bizans Imparatorlugu zamanindaki bütün haklarini tanimak suretiyle Rumlari memnun etmis ve onlari müteaddid müzakerelere ragmen bir türlü yanasmak istemedikleri Garp (Katolik) Kilisesi’nin nüfuz ve hakimiyeti altina düsmekten kurtararak eskisi gibi kiliselerinin istiklâlini emniyet altina almislardi. Nitekim, Osmanli hükümdari, Istanbul fethinden sonra ilim ve faziletle taninmis olan Gennadius’u Rumlara Patrik olarak tayin etmis ve Patrikhâne’ye Bizans imparatorlari zamanindakine benzer selâhiyetler vermisti.

Osmanli Devleti’nin bu ince hesapli siyaseti, bir buçuk asirdan beri zaman zaman kileselerin birlesmesi için Papa’ya yapilan müracaat kapisini tamamen kapatmisti. Is bu kadarla da bitmemis, devlet, Galata’daki Cenevizlilerle Galata halkina da bir fermanla teminat vermisti. Bu hareketiyle Osmanli Devleti, gerek Balkanlar’da kendi idaresi altindaki ve gerek Mora, Sirbistan, Eflâk ve Güney Arnavutluk’taki Ortodokslari samimi olarak kendi idaresine baglamisti.

Istanbul’un, 29 Mayis 1453 (20 Cemaziyelevvel 857)’de Osmanli Türkleri tarafindan feth edilmesi, Avrupa’yi ve özellikle Papa ile Napoli Kralligini, ayrica Güney Avrupa memleketlerini hayret ve dehsete düsürmüstü. Bununla beraber, gerek Osmanlilarin büyük bir cihad ruhu ile askerî güce sahip olmalarinin etrafa verdigi korku, gerekse artik Hiristiyanlik taassubunun yerini, tedricen de olsa aklî muhakemenin almis olmasi yüzünden birçok devlet, sesini çikaramaz hâle gelmisti. Bu sebepledir ki, Papa V. Nikola’nin, yapmak istedigi ve yeni bir Haçli Seferi için saga sola bas vurmasi sonuçsuz kalmisti. Nitekim, Papa’nin bütün Hiristiyanlari silaha sarilmaya davet eden 30 Eylül 1453 tarihli beyannâmesi, fazla bir alaka uyandirmadigi gibi, Papa’nin, Osmanlilar aleyhine harekete getirmek istedigi Adalar halki ile Balkan yarimadasi’ndaki despotluklar ve bu meyanda Sirp, Eflâk, Bosna, Mora, bazi Arnavut kral devlet ve senyörleri, Osmanlilarin Enez zaferinden sonra 1454 senesi ilkbaharinda göndermis olduklari elçileri vâsitasiyla Istanbul fethinden dolayi Osmanli hükümdarini tebrik ediyorlardi.

Hiristiyan Bati dünyasinda beklenmedik bir felâket olarak kabul edilen Istanbul fethi, zafernâmelerle Islâm dünyasina bildirilmisti.Resûlullah (s.a.v.)’in hadiseleri ile ta’ziz edilmis olan Fâtih Sultan Mehmed ve ordusu, büyük bir tebcile layik görülmüslerdi. Misir, Sam, Bagdad ve diger Müslüman sehirler ile ülkelerde merasimler tertiplenip kutlama törenleri yapilmisti. Kahire’de bulunan Abbasî halifesinin emriyle camilerde Müslüman Türk sehidlerine dua edilmis ve Fâtih’in ismi hutbelerde zikredilmisti. Bu andan itibaren bütün Islâm dünyasi, Peygamberlerinin müjdesine (tebsirât) mazhar olan Osmanli Devleti’ni, Islâmiyetin büyük bir temsilcisi olarak kabul etmeye baslamisti. Haçli sürülerine karsi Islâm’i, Selçuklu ve Osmanli devirlerinde serefle müdafaa etmis olan Türk milleti, bu fetihle, bütün Müslüman dünyasinin sönmez ve eksilmez muhabbetini kazanmisti. Bu sebeple Memlûk Sultani, Fâtih’e elçi göndererek kendisini tebrik etmisti. Keza, Güney Hindistan (Behmenî) Sultani Alaeddin II. Ahmed Behmen Sah (1435-1457) da elçiler gönderip Fâtih’i tebrik edenler arasindaki yerini almisti.

Islâm dünyasinin, Istanbul’un fethinden dolayi bu kadar sevinmesinin sebeplerini, çok derinlerde aramak gerekir. Zira bu sehrin fethi, Müslümanlar için önemli bir hedef haline gelmisti. Bu hedefe ulasmak gerekiyordu. Çünkü bu, peygamberlerinin, asirlarca önce haber verdigi bir olayin gerçeklesmesi demekti. Ayrica, bu olayda basari saglayan, onun müjdesine nail olacakti. Bunun içindir ki, Hz. Peygamberin vefatindan kisa bir müddet sonra, önce Emevîler, daha sonra da Abbasîler tarafindan defalarca muhasara edilmesine ragmen ele geçirilemeyen Istanbul, Fâtih’ten önceki Osmanli hükümdarlarinca da kusatma altina alinmisti. Bununla beraber fetih basarisi, henüz 21 yaslarinda bulunan genç Osmanli hükümdarina nasib olmustu. Hz. Peygamber, Istanbul Fâtihi’ni ve fethi basaracak olan orduyu, tebsir etmisti. Kur’an-i Kerim’deki “beldetün tayyibetün” âyeti, “Ebced Hesabi” ile “Feth-i Mübin”in hicrî tarihini gösteriyordu.

Istanbul’un fethi, bir bakima genç Sultan için saltanatin da fethi olmustu. Bu sirada Fâtih, çesitli sebeplerden dolayi kendisine kizdigi Çandarli Halil Pasa’yi vezir-i azamliktan azl eder. Zira onun hakkinda ortada çesitli söylentiler dolasiyordu. Hatta Bizansla isbirligi ettigine dair rivayetler de vardi. Nitekim Bizans Tarihi adli eserinde Dukas, fetihten sonra Fâtih ile Duka arasindaki konusmayi verirken sunlari söyler: “Büyük Duka gelip etek öptükten sonra Pâdisah ona dedi ki: “Sehri teslim etmemekle iyi bir is yapmadiniz. Bak ne kadar zararlar, ne kadar hasarlar yapildi, ne kadar kimse esir oldu”. Duka buna cevap olarak “Efendim, sana sehri verecek kadar selâhiyetimiz yoktu, hatta imparatorun bile böyle bir selâhiyeti yoktu. Bundan baska, senin adamlarindan bazilari da sözle ve mektuplarla imparatora haberler göndererek, “korkma, pâdisah size tahakküm edemiyecektir” diyorlardi. Pâdisah, söylenen bu sözleri Halil Pasa’ya atfetti.” Bu yüzden azledilen Çandarli Halil Pasa, kisa bir müddet sonra idam edilecektir. Pasa, vasiyetnâmesinde bütün mal varliginin pâdisaha ait oldugunu bildirmekle birlikte, mallari mirasçilarina birakilmis, sadece nakit paralari hazine adina alikonmustu.

Fâtih, fetihten sonra Gennadius gibi âlim ve münevver bir Ortodoksu patrik tayin etmekle, feth ettigi ülke halkinin geleneksel imanini kurtarmis oldu. Sayet bu makama katoliklige meyyal bir baska ruhanîyi getirmis olsaydi, Ortodoksluk yavas yavas sönüp ortadan kalkacakti. Patrik, gelenege uygun bir merasimle pâdisahin huzuruna kabul edilerek kendisine murassa bir asâ ve at verilmisti. Bu meyanda eski Bizans halkinin evlenme, bosanma, ölüm ve dinî ayin gibi sahsî meselelerinin de kendi cemaatlerince tedvir edilmesine müsaade edildi.

Fâtih Sultan Mehmed, patrik tayini ve Istanbul’un ticarî, iktisadî, ictimaî, adlî ve diger hizmetleri görmek için görevliler tayin ettikten ve 18 Haziran’a kadar Istanbul’da kaldiktan sonra Edirne’ye döner. O, büyük bir zafer alayi ile, aylar önce ayrildigi sehre tekrar giriyordu.

Genç hükümdar, Istanbul’u bir Müslüman Türk sehri haline getirmek için, Anadolu’dan getirttigi Türk ailelerini vergilerden muaf tutmak suretiyle iskân edip sehrin yeniden senlenmesini sagladi. Âsik Pasazâde’nin bu konuda verdigi bilgiyi, dönemin dil özelliklerine de dokunmadan buraya almak istiyoruz. Böylece o dönemde nasil sade bir Türkçe’nin kullanilmis oldugunu da görmüs olacagiz.

“Pâdisah, Istanbul’u feth etti, subasiligini kulu Süleyman Bey’e verdi. Ve cemii vilayetine kullar gönderdi. “Hatiri olanlar gelsin evler, baglar, bahçeler, mülkler verelim” dediler. Ve her kim geldiyse verdiler. Bu sehri mamur ettiler. Pâdisah yine emr etti kim, ganiden ve fakirden evler sürdüler. Ve her vilayetin subasilarina ve kadilarina adamlar gönderdiler. Bu gelen halka da evler verdiler. Sehir mamur oldu. Bu verdikleri evleri mukataaya verdiler. Öyle olunca bu halka güç geldi. Dediler ki “Bizi memleketimizden sürdünüz getirdiniz bu kâfir evlerine geri vermek için mi getirdiniz?” Bazilari avradini ve oglanini (ailesini) koyup kaçti. “Kula Sahin” derlerdi atasindan kalmis bir vezir-i akil (akilli bir vezir) vardi. Pâdisaha der ki: “Hey devletlu sultanim, atan, deden nice memleketler feth ettiler, hiç birine mukataa koymadi. Sultanima da layik olan budur ki bunu yapmaya” dedi. Pâdisah da onun sözünü kabul etti. Yine hükm etti: “Her ev ki verirsiniz mülklüge verin (verdiginiz her evi mülk olarak verin)” dedi. Ondan sonra mektuplar (yazili belge, tapu) verdiler ki mülkleri ola. Sehir yine mamur olmaya yüz tuttu. Mescidler yapmaya basladilar.”

Görüldügü gibi, Istanbul’un Müslüman Türk sehri haline getirilebilmesi için her imkâni degerlendiren Fâtih, bu yeni gelenlere çesitli kolayliklar saglamaya basladi. O, Istanbul’un iskâni için Anadolu’nun muhtelif yerlerinden sanat sahipleri ile muhtelif siniflara mensub Türk nüfusunu buraya celb edip iskân ettiriyordu. Ilk önce 5000 aile getirildi. Daha sonra degisik tarihlerde Karadeniz sahilleri ile Karaman, Aksaray, Egirdir, Bursa, Manisa, Tire, Çarsamba, Kastamonu, Samsun, Sivas ve Izmir gibi yerlerden gelen Türk aileleri ile Istanbul kisa bir zamanda hüviyet degistirerek bir Müslüman Türk sehri haline geldi. Bu hüviyet degisikligi, sadece nüfusla degil, semt isimleri ile de olmustu. Çünkü gelenlerin yerlestikleri bu yerlere onlarin geldigi yerlerin ismi verilmisti. Nitekim, günümüzde bile Aksaray, Karaman, Çarsamba gibi semt isimleri, hâlâ o günün hatiralarini tasimaktadirlar. Her ne kadar Balkanlar’dan da nüfus nakli olmussa da bu, pek fazla bir sey ifade etmiyordu. Çünkü bunlarin sayilari çok azdi. Anadolu’dan getirilen Türklere ev, bag, bahçe verilip vergiden muaf tutulmalari, onlarin sehrin iktisadî hayatini ellerine geçirip bu sahada söz sahibi olmalari içindi.

Harap bir sehri devralan Fâtih’in, Istanbul’u imar ve iskân etmek gibi büyük bir problemle karsi karsiya kaldigi anlasilmaktadir. Bu problemi çözmek ve sehre yeni bir çehre vermek için Osmanlilarin eskiden beri uyguladiklari bir yöntemle meseleye yaklastigi görülmektedir. Bu da biraz önce temas edilen göç uygulamasidir. Baska bir ifade ile Istanbul, fetihten sonraki büyüme ve gelismesini buraya yapilan hâne nakline borçlu görünmektedir. Âsik Pasazâde, Nesrî, Tursun Bey, Dukas, Kritovulos gibi çagdas kaynaklarin verdigi bilgiler ve günümüzde yapilan arastirmalar, Fâtih’in daha ilk günlerden baslayarak Istanbul’u canlandirmak ve senlendirmek için gösterdigi çabayi ortaya koymaktadirlar. Istanbul’un eski olan ve günümüzde bile varligini koruyan mahalle adlari, bize bu yerlesmenin sehir içindeki dagilimi konusunda önemli ip uçlari vermektedir. Çünkü (daha önce de belirtildigi gibi) bu yeni gelenler, yerlestikleri yerlere, geldikleri sehir ya da kasabanin adini vermislerdir. Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde bu yeni gelenlerin kurduklari mahallelerin isimlerini vermektedir.

Fâtih, bir yandan bu sürgünlerle Istanbul’un nüfusunu artirirken, bir yandan da fetihten hemen sonra sehirde genis bir insa faaliyetine girer. O, fetih esnasinda harap olan surlarin onarilmasi ve sehrin yeniden düzenlenmesi isiyle, Istanbul Subasiligina getirdigi Karistiran Süleyman Bey’i görevlendirmisti. Bu arada müsellem ve yaya sancakbeylerine, hendeklerin temizlenmesi emredilmisti. Böylece 13 km. karelik bir alani çevreleyen surlar onarildi. 1457′den sonra daha genis bir imar faaliyetine girisecek olan Fâtih, bir taraftan da esirlerin yevmiye (günlük) 6 veya daha fazla akça karsiliginda çalismalarini emretti. Böylece Rum esirlerinin refah düzeyi yüksek bir duruma gelmeleri saglandi. Bu sayede esirler para biriktirip kendileri için takdir edilen kurtulus akçesini ödeyip hürriyetlerine kavusabileceklerdi. Gerçekten Fâtih, bütün tebeasina (vatandaslarina) özellikle de esirlere karsi çok merhametli idi. O, herkesi ayni standartlara sahip olan esit duruma getirmek istiyordu.

FÂTIH’IN SIYASETI

Istanbul’u feth etmek suretiyle ülkesinin ortasinda bulunan ve bir ada durumuna gelmis bulunan engeli ortadan kaldiran Fâtih Sultan Mehmed, artik Balkanlara dogru yönünü çevirebilirdi. Bu sirada Istanbul gibi Türk topraklari arasinda sikismis bulunan ve Ceneviz’e bagli Enez kalesi ile buna tabi olan Imroz, Limni ve Tasoz adalari da itaat altina alindi.

Ikinci Kosova zaferinden sonra Osmanlilarin Bati’da büyük bir fetih dönemine girmemeleri ve dirayetli bir hükümdar is basina geçtigi takdirde Orta Avrupa’ya dogru Türk hakimiyetinin genislememesi için bir sebep yoktu. Fetihlerinde bir sira ve irtibat görülen Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul’u aldigi zaman Balkanlarda karisik bir ortam bulunmaktaydi.

FÂTIH’IN BATI SIYASETI

Fâtih’in, gerek Bati, gerek Dogu, gerekse Kuzey siyasetleri geregi, yaptigi mücadelelerinden (Sefer-i Hümayûn) kisaca ve ana hatlari ile bahs etmek istiyoruz. Zira bütün tarih kaynaklarimiz ve yeni arastirmalarda bu konuda genis ve tafsilatli bilgiler bulunmaktadir. Bu sebeple biz, konuyu bütün teferruatiyla anlatip daha fazla uzatmak istemiyoruz.

SIRBISTAN SEFERLERI

Fâtih’in, Istanbul’u fethinden sonra Balkanlar’da büyük karisikliklarin meydana geldigi bilinmektedir. Ilk bakista bu karisikliklarin Osmanli’ya pek zarari dokunmayacak gibi görünüyor olmalari, Osmanlilarin o havaliye bigane kalmalari için bir sebep degildi. Bunun için Osmanlilar, Orta Avrupa ve Kuzeyden gelebilecek bir tecavüze karsi ülkelerini kolayca müdafaa edebilmek için tedbirler almak zorunda idiler.

Kaynaklarin verdigi bilgiye göre, fethi müteakip her taraftan tebrik için gelen elçi heyetleri arasinda Sirp Kirali Georges Brankovitch’in gönderdigi heyet de vardi. Tarihlerimizde, Vilkoglu diye tanitilan Sirp Kirali Brankovitch, iki yüzlü bir siyaset takip ediyordu. Bir taraftan tebrik için gönderdigi elçi heyeti ile, vaktiyle Osmanlilardan aldigi kalelerden bir kisminin anahtarlarini geri verirken, öte taraftan da Ulah ve Macarlar’la münasebetlere girisiyordu. Vergisini de zamaninda vermiyordu. Kritovulos, Sirp Krali Brankovitch’in bu iki yüzlülügünü su ifadelerle nakl etmektedir:

“O, saltanatinin neye bagli oldugunu iyice anladigindan pâdisahin babasina (Sultan Ikinci Murad) ve Fâtih Sultan Mehmed’e daima itaat edip vergisini de zamaninda öderdi. Fakat bir müddet sonra gizli bazi fikirler besledigi, durumundan anlasilmisti. Zira vergisini zamaninda vermedigi gibi, pâdisahla yaptigi anlasmaya riayet etmeyip Macar ve Ulah’larla Osmanlilar aleyhine olacak sekilde münasebetlerde bulunmaya basladi.” Casuslari vâsitasiyle bu durumdan haberdar olan Fâtih, tebrik için gelen Sirp elçilerine iltifat etmemis ve teslim etmek istedikleri kalelerin kafi olmadigini, vaktiyle Osmanlilardan alinan kalelerin tamaminin iade edilmesi gerektigini söylemisti. Buna razi olmayan Sirp Kirali, Osmanli topraklarina tecavüze baslamis, hatta bu yüzden Üsküp yolu kapanarak gidis ve gelisler durmustu. Hoca Sa’duddin, bütün bu bilgileri verdikten sonra “hatta Üsküp yolu mesdud olup âyende ve revende (gelip gidenler, yolcu, ibn sebil) meci’ ve zehabtan munkati’ oldu” diyerek Sirp Kirali’nin sebep oldugu olaylari anlatir. Bu arada Türk sehir ve kasabalarindan bazilarinin Sirplar tarafindan yagma edildigini, Pristine kadisinin arzindan ögrenen Pâdisah, bir taraftan akincilari Sirbistan üzerine gönderirken, öte taraftan da Sirp Kirali’na haber yollayarak Sirp topraklarinin Lazar’in oglu Stephan’a ve dolayisiyla kendisine ait oldugunu söyleyerek, Sirbistan’i terk etmesini istemisti. Bununla beraber Sofya sehrini kendisine ihsan edebilecegini söyleyen Pâdisah, bu sekil kabul edilmedigi takdirde, Sirbistan aleyhine harekete geçebilecegini bildirmisti. Haberi götüren elçi, yirmibes günde geri dönmek için emir almisti. Geç kaldigi takdirde öldürülecekti. Halbuki Sirp Kirali bu tarihlerde Tuna’nin öbür tarafinda bulunuyordu. Bu halden faydalanan Sirp ileri gelenleri, Fâtih’in elçisini oyalamaya çalisiyorlardi. Böylece zaman kazanarak savas için hazirliklarini tamamlamak istiyorlardi. Elçi bunu hissettiginden, zamaninda Pâdisahi durumdan haberdar etti. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed, ordusunun toplanmasini bile beklemeden yirmi bin kisilik bir kuvvetle Sirbistan üzerine hareket etti. Böylece Sirbistan’a ilk sefer baslamis oldu. Ordunun büyük kismi Sivricehisar (Ostrowtz)’da Pâdisaha ulasti. Yapilan kusatmalarda bir çok kale zapt edilemesine ragmen bazilari da alinamamisti. Bununla beraber Türk ordusu, büyük basarilar saglamis sayilirdi. Bu basarilarina yenileri eklenebilirdi. Fakat Pâdisah, birdenbire sefere nihayet vererek Edirne’ye döner. Kaynaklarimizin tamami bu dönüsten bahs etmekle birlikte sebebinin ne oldugunu zikretmezler. Bu arada, Sirp ve Macar birlesik ordusu, Sirbistan’da birakilmis bulunan Firuz Bey oglunu maglub edip bir kisim Osmanli topraklarini elde ederler. Buradaki savas, Macarlarin lehine sonuçlanmakla birlikte Jan Hunyad, yalniz kendi ordusu ile Fâtih Sultan Mehmed’e karsi savasamayacagini idrak ederek 1454 yilinin sonuna dogru Imparator Friedrich’e bir mektup yazarak Sirbistan hadiselerini anlatmis ve Hiristiyanligin kurtulmasinin bir Haçli ordusu ile mümkün olacagini bildirmisti. Bunun üzerine mesele Frankfurt’ta ve Wienerisch-neustad’t’de toplanan meclislerde müzakere edilmis ve Hunyad’a yardimci bir kuvvetin verilmesi kabul olunmustu.

1454-1455 kisini Edirne’de geçirmekte olan Fâtih’in, harp hazirliklarina basladigi görülmekte, fakat bu hazirliklarin neresi için oldugu bilinememekteydi. Bu siralarda hudud komutanlarindan Evrenoszâde Ishak oglu Isa Bey, Sirplarin, Osmanlilara karsi bir savasa hazirlandiklarini, fakat iç durumu iyi olmayan Sirbistan’in kolayca zapt edilebilecegini bildiriyordu. Bir fesat kaynagi olan Sirbistan’in zapt edilmesi, Pâdisahin, Bati’daki gayelerinin tahakkuku için gerekiyordu. Ayrica bu devletin bulundugu cografî ortam da, bunu gerekli kiliyordu. Bu yüzden hükümdar, 1455 baharinda Edirne’den hareket ederek Sirbistan üzerine yürüdü. Burada basta madenleri ile meshur olan Novaberda sehrinin alinmasina karar verilir. Gerçi bu sehir, Sultan Ikinci Murad zamaninda Osmanlilarin eline geçmisti. Fakat Segedin antlasmasi ile yine Sirplara terk olunmustu. Bu sehir, Osmanlilarin eline geçtikten ve birkaç kale daha feth olduktan sonra Fâtih Sultan Mehmed, Karaca Pasa’yi Sirbistan’i yagmaya memur ederek kendisi ceddi (dedesi) Sultan Birinci Murad’in sehid edildigi Kosova’ya gelir. Bu müddet zarfinda isini bitiren Karaca Pasa, burada orduya katilmisti. Buradan da hep birlikte önce Edirne, arkasindan da Istanbul’a dönülmüstü.

BELGRAD KUSATMASI

Fâtih Sultan Mehmed, 1456 yilinda Macarlarin elinde bulunan Belgrad’i almak için harekete geçer. Zira daha önce bazi bölgeleri Osmanlilarin idaresine geçmis bulunan Sirbistan’i elde tutabilmek ve kuzeyden gelecek istilalari durdurabilmek, ayni zamanda Macaristan’da basarili bir harekâta girisebilmek için Tuna kiyilarinin ve bilhassa Belgrad müstahkem kalesinin elde bulunmasi gerekiyordu. Sehrin bu konudaki degerini daha önce anlamis olan Osmanlilar, Sultan Ikinci Murad devrinde burayi almaya tesebbüs etmislerse de Jan Hunyad’in, Osmanli hududlarina tecavüz etmesi, kusatmanin kaldirilmasina sebep olmustu. Sava ve Tuna nehirlerinin birlestigi noktada kurulmus olan Belgrad’in zapti çok zordu. Çünkü sehir, su yollari vasitasiyle birçok yerden yardim alabildigi gibi müstahkem bir kaleye de sahipti. Etrafinda su ile dolu genis bir hendek vardi. Firsat buldukça civarindaki Müslüman Türk topraklarina saldirmaktan da çekinmeyen, böylece Osmanli güvenligini tehdid etmekte olan bu sehir ve sakinlerinin, kesin olarak Osmanli hakimiyetine girmesi gerekiyordu. Kendi topraklari üzerinde emniyeti saglamayi birinci derecede önemi haiz bir is telakki eden Fâtih Sultan Mehmed, 1456 baharinda Belgrad’i almaya karar verir. Ancak bu sehrin degeri, Sirplar ve Macarlar tarafindan da bilindiginden, her iki devletin burayi kaptirmamak için bütün gayretlerini harcayacaklari tabii idi. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed, esasli bir sekilde hazirlanma ihtiyaci duydu. Bunun için Morava kenarinda kurdurdugu dökümhânede çalistirilan binlerce isçi tarafindan toplar döküldü. Bunlar arasinda boylari 27 kadem olan 22 büyük top vardi. Ayrica o zamana kadar görülmemis büyüklükte tas gülleler atabilen yedi tane havan topu da yapilmisti. Bunlardan baska, daha küçük muhasara toplari arasinda muhtelif çapta üçyüz kadar top vardi. Bütün kisi hazirliklarla geçirmis olan Pâdisah, baharda büyük bir ordunun basinda Sofya üzerinden Belgrad’a yürüdü. Tuna yolu ile hareket etmis olan ve ikiyüz parçadan ibaret bulunan donanma, Dayi Karaca Bey’in komutasinda idi. Ayrica büyük toplar da Dayi Karaca Bey’in nezâretinde ayni yoldan sevkedilmislerdi. Böylece Belgrad, hem karadan hem de nehir tarafindan kusatilmak isteniyordu.

Yapilan muhasara ve bes yüz kadar askerin kaleye girmeyi basarmis olmalarina ragmen, savas kazanilamadigi gibi Dayi Karaca Bey de, bulundugu metrise bir top güllesinin isabetiyle sehid olmustu. Jan Hunyad, büyük bir kuvvetle yardima geldigi Belgrad’i, simdilik Osmanli’nin eline geçmekten kurtarmisti. Hükümdar, “tedbirlerinin takdire muvafik gelmedigini görünce, geregi gibi sihhat ve selâmetle Dâru’s-saltana’ya avdet buyurdular.” Öyle anlasiliyor ki, bu muhasara esnasinda, Fâtih’in karargâhina kadar gelmis bulunan düsmandan birkaç kisiyi, genç hükümdar bizzat kendisi kiliçla öldürmüstü. Bu davranis, bozulmaya yüz tutmus olan Osmanli askerine kuvvet ve cesaret asilamis olmalidir ki, yeniden düsmana saldirmislardi. Bununla beraber Sava nehri yolu ile gelen yardima mani olunamadigi için muhasara kaldirilmisti. Uzunçarsili, Fâtih’in bu savastaki durumunu su ifadelerle vererek onun nasil bir bozgunu önledigini anlatir: “Fâtih Sultan Mehmed’in, karargâha hücum eden düsmana karsi gösterdigi sebat ve mukavemet, korkunç bir bozgunu önlemis ve sonu belki de büyük bir Haçli Seferi vücuda getirebilecek olan tehlikeyi bertaraf etmistir. Bu mücadelede düsman da fazlaca yipranmis oldugundan çekilmis, Osmanli kuvvetleri de bu seferden basarisiz dönmüslerdir.” Bu savasta yaralanmis olan Jan Hunyad da 20 gün sonra 11 Agustos 1456′da ölmüstü.

SEHZÂDELERIN SÜNNET DÜGÜNÜ

Belgrad seferinden dönen Fâtih Sultan Mehmed, Edirne’deki ikameti esnasinda biri (Bâyezid) Amasya’da, digeri (Mustafa) Manisa’da sancakbeyi olan iki sehzâdesinin sünnet edilmelerine karar verir. Bunun üzerine her iki sehzâde de merkeze çagrilir. Bu dügün için Fâtih, çevre hükümdarlara dâvetiyeler göndererek, onlarin da bu mutlu günlerinde yanlarinda bulunmalarini arzu eder. Fâtih’in, ilim adamlari ile halka karsi nasil davrandigini, nasil bir protokol uyguladigini göstermesi bakimindan önemli olan bu dügünden, bütün Osmanli kaynaklari bahsederler. Bununla beraber biz, bu dügünde hazir bulundugunu söyleyen Âsik Pasazâde’nin müsahedelerine dayanarak verdigi malumati özetleyerek buraya almak istiyoruz:

O vakit, Sultan Bâyezid Amasya’da idi. Onu getirtti. Mustafa Çelebi dahi o vakit Manisa’da idi. Onu dahi getirtti. Bunlar hep Edirne’ye geldiler. Dügüne basladilar, Etrafa agirlikla davetçiler gönderdiler. Bütün sancak beyleri ve her sehrin ululari geldiler. Nice günlük yollar dügüncülerle dolmustu. Edirne’nin çevresine konup doldular. Pâdisahin otag ve çadirlarini Ada’ya kurdular. Pâdisah dahi devletle Ada’ya geçip oturdu. Her tarafin halki, tayfa tayfa geldi. Önce ulemâ davet olundu. Pâdisah dahi gelip tahta oturdu. Sag tarafina fâzil kimselerden olan “Mevlânâ Fahreddin” oturdu. Solunda ise “Mevlâna Tosyavî” oturdu. Pâdisahin karsisinda ise “Mevlâna Sükrullah” oturdu. Onun yanina Hizir Bey Çelebi oturdu.

Emr olundu: Hafizlar, Kelâm-i Kadim-i Rabbanî (Kur’an-i Kerim) okudular. Ulemâ, okunan bu âyetlerin tefsirini yaptilar. Ilmî sohbetler olundu. Ondan sonra izin verildi: Edipler, güzel medihler ve gazeller okudular. Pâdisaha layik sohbetler yapildi. Ondan sonra izin oldu: Sofralar kuruldu, nimetler yenildi. Yemekten sonra yine edebiyatçilar okudular. Ondan sonra tekrar Kur’an okundu. Ondan sonra sekerli seyler getirdiler. Her ilim ehlinin önüne sini koydular. Bu ulemânin hizmetkârlari futalar doldurdular. Fakir (ben) dahi bir futa doldurdum, hizmetkârima verdim. Ondan sonra pâdisah, gelen bu hürmete lâyik kisilere ihsanlarda bulundu. Niceleri fakir geldi, zengin gitti.

Ikinci gün fukara tayfasi davet olundu. Onlara da geregi gibi hürmet olundu. Pâdisahin ihsanlari bunlara da yetisti. Bunlar da “Fukarâ Kanunu” geregince saygilarini gösterdiler.

Üçüncü günü begler (emîr) davet olundu. Bunlara dahi Pâdisah kanunu nasilsa öylece yapildi. Bu dügünün tarihi hicretin 861′inde vaki oldu.

d- SIRBISTAN’IN ILHAKI: Osmanli kuvvetlerinin Belgrad’dan çekilmelerinden sonra sira tekrar Sirbistan’a gelmisti. Georges Brankovitch ile, Jan Hunyad’in kayinbiraderi olan Belgrad valisi Mihail arasinda eskiden beri bir sogukluk bulundugundan Mihail, bir ara Brankovitch’i yakalayip haps etmisti. Brankvitch 30 bin altin ödedikten sonra serbest birakilmisti. Ihtiyar Brakovitch, 1457 senesinde ölmüs, Greguvar, Etyen (Istefan) ve Lazar adinda üç erkek ile Sultan II. Murad’dan dul kalmis olan Mara (Meryem Sultan) adinda bir kiz evladi birakmisti.

Brankovitch’in ölümü üzerine, Sirbistan’in idaresini ele geçiren en küçük kardes Lazar, öldürme tehdidi ile diger kardeslerini ülkesinden kaçirmisti. Brankovitch’in kizi Mara da Osmanlilara siginmisti. Fâtih Sultan Mehmed, onun taht üzerindeki hakkini koruyacagini bildirerek kendisine Serez taraflarinda mülk verdi. Böylece Mara, refah içinde bir hayat geçirdi.

Yeni Sirp despotu Lazar, bir sene sonra 1458′de öldü. Ülkesi, esi Elen ile küçük yastaki kizina kaldi. Elen, Sirbistan’in elinden alinma ihtimalini düsünerek burayi malikâne olarak Papa’ya peskes çektigi gibi kizini da Bosna kralinin ogluna nikahladi.

Elen’in, oynamak istedigi oyundan haberdar olan Osmanli Devleti, Sirbistan isini kesin olarak çözüp bir sonuca baglanmaya karar verir. Bu sebeple Pâdisah, hicrî 862 (1458)’de Mora seferine giderken Mahmud Pasa’nin maiyyetine bin kadar yeniçeri vererek onu Sirbistan üzerine gönderir.

Mahmud Pasa, Sirplarin baskenti olan Semendire etrafindaki bazi kaleleri aldiktan sonra Semendire’yi kusatir. Pasa, sehrin dis istihkamlarini aldiysa da sehri zapt edemeyerek muhasarayi kaldirir. Bu arada Ostroviç (Sivricehisar), Rodnik ve Sabaç (Bögürdelen) gibi yerleri alir. Bögürdelen’in alinmasindan sonra Macaristan’a akinlarda bulunur.

Bu esnada Mora seferinden dönmüs olan Fâtih Sultan Mehmed, Mahmud Pasa ile bulusur. Sirbistan isinin tamamen bitmesi için Mahmud Pasa’yi Semendire üzerine tekrar gönderir. Daha önce, çevresindeki kaleler Osmanlilarin eline geçtikleri için Semendire bir bakima yalniz ve yardimsiz kalmisti. Bu durum karsisinda, direnmenin fayda vermeyecegini anlayan Elen, hazineleri ile birlikte gidebilme sarti ile teslim olur. 8 Kasim 1459′dan itibaren Osmanli idaresine giren Sirbistan, bu devletin, bir sancagi olarak “Semendire Sancakbeyligi” adi ile bir akinci komutana verilir. Burasi, Belgrad’in zaptina kadar Macaristan’a yapilacak akinlar için ve kuzeyden gelecek tehlikelere karsi iyi bir üs oldu.

MORA SEFERLERI

Istanbul’un fethi sirasinda Mora, son Bizans Imparatoru Konstantin’in kardesleri Dimitrios ile Thomas tarafindan idare ediliyordu. Bizans Imparatorlugu’nun en yakin vârisleri olan bu iki sahsin, imparatorluga hak iddia edebilecek durumda olmalari, bir mana ifade etmemekle birlikte, ilerisi için bir tehlike arzediyordu. Bu mirasçilar ortada bulundukça Bizans meselesi, tedavisi mümkün olmayan bir çiban gibi sürüp gidebilirdi. Nitekim Imparator Konstantin’in ölümü üzerine Mora Rumlari, imparatorun kardesi Dimitrios’u imparator yapmak istemisler, fakat kardesi Thomas razi olmadigi için bunu yapamamislardi. Sonunda Mora, bu iki kardes arasinda taksim olunarak iki Rum devleti ortaya çikmisti. Dimitrios’un devlet merkezi Mistra (Hammer, III, 40, Isparta), Thomas’inki de Patras idi. Her iki kardes, mücadelelerinde, Mora Arnavutlarindan yardim alarak birbirleri ile ugrasiyorlardi. Bu esnada Osmanlilar, bunlara müdahelede bulunmayarak seyirci kalmislardi.

Iki kardes arasindaki mücadelede, Dimitrios’a ait bazi yerlerin Thomas’in eline geçmesi üzerine Dimitrios’un Osmanli Pâdisahina elçi göndererek yardima istemesi, Thomas’in anlasmalara aykiri hareket ederek vergisini göndermemesi ve Latinlerle ittifak kurmasi gözönünde bulundurularak, Mora’ya sefer yapilmasina karar verildi. Fâtih, bütün gizlilik kaidelerine riayet ederek yapacagi seferin nereye olacagini açiklamadan, bir ihtiyat tedbiri olarak Mahmud Pasa’yi Sirbistan taraflarina yollar. Bu esnada kendisi de Mora üzerine hareket eder. 1458 Mayis’inda, ordunun toplanti yeri olan Serez’de bütün askerî tedbir ve tertibatini aldiktan sonra Mora’ya hareket eder.

Osmanli kaynaklari (Âsik Pasazâde, s. 149; Hoca Sa’duddin, I, 463), Mora seferi ile ilgili olarak baska bir sebep daha göstermektedirler. Buna göre, Serez’den bir genç, düstügü bir ask sevdasi yüzünden Mora’daki Ballabadra sehrine gittigi zaman, orada Müslüman kadinlarin çok kötü ve berbat bir hayat sürdüklerini, kâfirlerin en bayagi ve agir islerini yapmak zorunda kaldiklarini görür. Tamami gözü yasli olan bu kadinlarin, kocalarinin da hapse atilmis olduklarini, bu yüzden herkesin canindan bezmis oldugunu ögrenir. Genç, gizlice bu kadinlarla konusup durumlari hakkinda onlardan bilgi alir. Insani üzüntü ve kedere gark bu vaziyeti ögrenen genç adam, derhal pâdisahin katina gelerek yüce divanda üzüntülerini açiklayarak Müslüman kadinlarin, din düsmanlarinin elinden çektikleri eziyet ve gördükleri iskenceleri bizzat gördügünü bir bir açiklar. Pâdisah, din düsmanlarinin, Müslümanlara yaptiklari iskence ve çetkirdikleri eziyetleri ögrendigi zaman, problemin, kökünden halli için, bu ülkenin de idaresi altina girmesinden baska çikar yol olmadigi kanaatine varir. Bu olay, daha kis aylarinin bitmedigi bir zamanda olmustu.

Mora’nin elde edilmesi, Osmanlilar bakimindan büyük bir önem tasiyordu. Osmanlilar, burayi Italya’ya yapacaklari seferler için bir üs olarak kullanacaklardi. Zira, Balkanlari nüfuzu altina alarak bir Akdeniz Imparatorlugu kurmak isteyen Napoli ve Aragon Krali V. Alfons, Arnavutluk Prensi Iskender Bey’i, Osmanlilara karsi destekleyip ona yardim ediyordu. Adi geçen kral, daha önce de Mora despotu Dimitrios ile Mora’yi nüfuzu altinda bulunduracak sekilde bir anlasma yaparak onu himayesine almisti. Bütün bunlar, Osmanlilara karsi onun düsünce ve tavrini ortaya koyuyordu. Böylece V. Alfons, Osmanlilarla mücadele etmek üzere Arnavutluk ile Mora’yi üs olarak kullanmak istiyordu. Fakat Osmanlilar, daha atik davranarak onlara karsi olan planlarini uyguladilar.

Teselya’ya giren Osmanli ordulari, Korent berzahina dogru yürüyerek yollari üzerindeki Filke kalesini aldilar. Sarp bir mevkide bulunan ve üç kat sur ile çevrili olan bu müstahkem kalenin zapti kolay degildi. Bununla beraber sehir ve kalesi, Anadolu kuvvetleri tarafindan muhasara edildi. Genç Fâtih, buranin düsmesini beklemeden Mora’ya girer. Burada birçok sehir ve kaleyi feth eden pâdisah, dört ay sonra Korent’e döndügü zaman burasi henüz fethedilememisti.

Osmanli hükümdari, Mora’nin anahtari durumunda bulunan Korent’in zaptinin, Mora’nin kolayca ele geçirilmesini saglayacagini bildiginden burayi almak istiyordu. Mücadeleler sonunda, Fâtih’e karsi koyamayacagini anlayan sehir halki, baris yapmak suretiyle teslim olmaya karar verdigini hükümdara bildirir. Bunun üzerine Mora despotlari ile Osmanlilar arasinda asagida belirtilen sartlara göre bu anlasma yapilir:

1. Muahede geregince Korentliler, mallarini muhafaza edebileceklerdir.

2. Osmanlilarin, Mora’da zapt ettikleri sehir ve kaleler, yani Mora’nin üçte biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti idaresinde kalacaktir.

3. Mora’nin diger sehir ve kaleleri, Dimitrios ile Thomas’in idaresinde bulunacak ve bunlar her sene üçer bin altin vergi vereceklerdir.

4. Hariçten bunlara bir taarruz vuku buldugu zaman Osmanli hükümdari despotlari müdafaa etmeyi üzerine alir.

Bu anlasma ile, Mora’nin, Venediklilere ait kisimlari hariç olmak üzere bir kismi dogrudan, bir kismi da vergi vermek suretiyle Osmanlilara baglanmis oldu. Fâtih, Kuzey Mora sancakbeyligine akinci komutanlarindan Turahan Bey oglu Ömer Bey’i tayin eder (Temmuz 1458). Mora seferi esnasinda Atina da Türk idaresi altina alinir.

Thomas, yeminle saglamlastirilan anlasmayi ve üzerinde ittifak saglanan sartlari üç ay sonra bozar. Çünkü o, Mora’daki Arnavutlara güveniyordu. Bu sebeple hem kardesi Dimitrios, hem de Osmanlilara karsi yeniden mücadeleye baslar. Daha sonra iki kardes, aralarindaki çarpismadan ne kadar zarar gördüklerini anladiklari için barisirlar. Aralarinda bir ittifak kurarak Osmanlilara karsi vaziyet alirlar. Bu durumu ögrenen Fâtih Sultan Mehmed, Zaganos Pasa’yi Mora’ya gönderir. Osmanlilara karsi bir sey yapamayacagini anlayan Thomas, baris talebinde bulunur. Doguda bas gösteren Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan gailesi yüzünden, fazla agir olmayan sartlarla yeniden bir anlasma yapilir. Bununla beraber Thomas, bu sartlari da yerine getirmeyince, Uzun Hasan’in bütün tahriklerine ragmen o tarafa hareket edilmeyerek Mora isini temelden bir sonuca baglamak için, Fâtih-’in idaresindeki Osmanli ordusu, Mora’ya hareket eder. Korent’e gelen hükümdar, Thomas’in üzerine gitmeden önce birdenbire yön degistirerek Isparta üzerine yürür. Dimitrios teslim olur. Fâtih’e karsi koymak üzere sahildeki Matina kalesine çekilen Thomas ise, bütün sehirlerini kaybettikten sonra Kalamata’ya gider. Orada da tutunamayacagini anlayinca Roma’ya Papa II. Pi’nin yanina siginir. Böylece Mora yeniden ve tamamina yakini Osmanlilarin eline geçer. Fâtih, Mora halkindan bir kismini Istanbul’a naklettirip onlarin yerine Türk göçmenleri yerlestirir (hicrî 856/m. 1460).

Teslim olup Pâdisahin yanina gelen Despot Dimitrios’a, Enez sehri ikametgâh olarak gösterilerek oradaki tuz madenlerinden senelik altmis bin akça varidat (gelir) tahsis edilir.

EFLÂK’IN HAKIMIYET ALTINA ALINMASI:

Tuna nehrini, devleti için tabii bir sinir kabul ettigini tahmin ettigimiz Fatih Sultan Mehmed ve hatta daha önceki Osmanli hükümdarlari, bu nehrin kuzeyinde bulunan ve bugünkü Romanya’yi teskil eden Eflâk ile Bogdan prensliklerini himayeleri altinda bulundurmayi kafi görüyorlardi. Bununla beraber, bunlarin kendilerini mesgul edecek kadar kuvvetli olmalarini veya büsbütün zayif düsmelerini de istemiyorlardi. Muhtemelen Osmanlilar, tabii sinirlarinin disinda mütalaa ettikleri bu prensliklerin, daha uzakta bulunan Lehistan ve Macarlarla kendi aralarinda tampon bir devlet olarak kalmalarina taraftardilar. Osmanli sinirlarina yakin bulunmasindan dolayi Eflâk’ta Osmanli nüfuzu gün geçtikçe artmaya basladi. Bu sebeple Eflâk daha Yildirim Bâyezid zamaninda senelik bir vergi vermeyi kabul etti.

1456 yilinda Fâtih, Wlad’i Eflâk prensligine tayin etmisti. Wlad, kardesi Radul ile birlikte Osmanli sarayinda rehine olarak bulunmustu. Hüküm sürdügü memlekete Fâtih’in yardimi ile sahip olmasina ve Pâdisaha karsi dost kalacagina dair yemin etmis bulunmasina ragmen Wlad, sözünde durmayarak Osmanlilar aleyhine Macarlarla anlasma yapacaktir.

Fâtih’in, Karadeniz ve Trabzon’da bulundugu siralarda, Eflâk’ta bazi hadiseler olmaktaydi. Burada Türklerin “Kazikli Voyvoda”, Macarlarin “Drakul” (Seytan), Ulahlarin “Çepelpuç” (Cellad) dedikleri Wlad adinda zulüm delisi bir adam, halka idarenin en korkuncunu tattirmaktadir. Tarihçi Tursun Bey tarafindan “Keferenin Haccac’i” diye vasiflandirilan bu adam, vahsi ve insanlik disi birtakim zevklere sahipti. Hammer, onun yukaridaki sifatlarini verdikten sonra, bunun yaptigi barbarliklara da örnekler verir. Bu sahsin daha iyi taninmasi ve farkli milletler tarafindan aldigi bu lakaplarda ne kadar hakli (!) oldugunu ortaya koymasi bakimindan bir kaç örnek vermek yerinde olacaktir. O, kaziklara vurulmus ve iskence içinde can vermekte olan Türklerin meydana getirdigi büyük halkanin ortasinda, saray halki ile birlikte yemek yemekten zevk alirdi. Eline Türk esirleri geçince ayaklarindaki derinin yüzülmesini ve meydana çikan kirmizi etlere tuz ekilmesini, sonra da bunlari keçilere yalatmasini emrederdi. Böylece, diri diri ayaklarinin derisi yüzülen esirlerin iskencesi, daha büyük olurdu. O, kendisine gönderilen Osmanli elçilerinin sariklarini baslarina çiviletmistir.

Wlad’in yaptigi hareketlerden bazilarini görmezlikten gelen Fâtih Sultan Mehmed, onu Istanbul’a davet eder. Ancak Wlad, düsmanlarinin çoklugundan ve memlekette bulunmadigi bir sirada tac ve tahtinin Macarlara verileceginden korktugundan, Eflâk’i düsmanlarina karsi muhafaza edecek bir kuvvetin gönderilmesini rica eder. Bunun üzerine Pâdisah, Silistre Beyi Yunus Bey ile Çakircibasi Hamza Bey’i Eflâk’i beklemek üzere görevlendirir.

Yunus Bey ile Çakircibasi Hamza Bey, Tuna kenarina geldikleri vakit, nehrin donmus oldugunu görürler. Bununla beraber Tuna’yi geçmek hazirliklari yaptiklari ve dostluktan baska bir sey ümid etmedikleri, hatta itibar göreceklerini sandiklari bir sirada Wlad’in büyük bir saldirisina ugrarlar. Bu baskinda Yunus Bey sehid, Hamza Bey de esir edilmisti. Wlad, daha sonra Hamza Bey’i öldürerek basini Macar kralina gönderir. Kan dökücü Wlad, aldigi esirlerin tamamini kaziga vurduktan sonra, Osmanlilara ait bazi sehir ve kasabalari tahrip etmekten de çekinmez.

Bütün bu olanlari haber alan Fâtih Sultan Mehmed, hiddetinden ve üzüntüsünden yerinde duramayarak 150 bin kisilik bir ordu ve 25 büyük, 150 küçük parça deniz kuvveti (nehir donanmasi) hazirlayarak, Allah’in kullarina zulm eden bu zâlimi ortadan kaldirmak için Eflâk seferine çikar (H. 866/1462 M.) Fâtih, Eflâk ortalarina kadar gittigi halde, Wlad’in kuvvetleri ortalarda görünmüyorlardi. Wlad, Fâtih’in, casuslari vasitasiyle önceden haber aldigi bir gece baskini düzenleyerek Pâdisahi öldürmek ister. Fakat bunda muvaffak olamadigi gibi, perisan bir halde canini zor kurtarip kaçabilir. Osmanli akincilari onu bulmak için bütün bir Eflâki tararlar. Pâdisah da ordusuyla prensligin baskentine yürür. Sehrin yakininda kaziklanmis 15 bin adamdan kurulu korkunç bir orman görünce nefretle “Devlet kuvvetini böyle kullanmis, tebeasina ve Allah’a karsi bu denlü cinayetler islemis bir adam, asla itibara layik degildir” der.

Yarali olarak kaçip Macarlara siginan Wlad, onlardan yardim ister. Fakat Macar Krali, hiç yoktan Osmanlilarla bir anlasmazliga düsmek istemediginden bu yardimi yapmamis, hatta Wlad’i yakalayarak haps etmisti. Öte taraftan Osmanlilar, Wlad’in kardesi Radul’u oniki bin duka yillik vergiye baglayarak Eflâk prensliginin basina getirdiler. Böylece Eflâk, mümtaz bir eyâlet haline getirilerek, Osmanlilara sikica baglanmis oldu. Wlad, Radul’un ölümü üzerine zindandan kaçip tekrar idareyi ele almak istediyse de öldürülerek kesik basi memleket memleket dolastirilir.

BOSNA-HERSEK’IN ALINMASI

Balkanlari ve hatta Tuna’nin güneyinde kalan bütün Avrupa topraklarini kendi devletinin sinirlari içinde görebilecek duruma gelmis olan Fâtih Sultan Mehmed için Bosna, özel öneme sahip bir yerdi. Fâtih, Papalik ve Venedik’in, diger Avrupa devletleri ile birleserek kendisine doguda sinir komsusu bulunan Türk ve Müslüman devletleri de kendisinin aleyhine tahrik ederek, Osmanli Devleti’ni iki taraftan nasil sikistirmak istediklerini, kuvvetli istihbarat teskilâti vasitasiyle iyi biliyordu. O, Istanbul’un fethinden sonra, Avrupa’da meydana gelen reaksiyonu da iyi takip ediyordu.

Istanbul’un fethi ile ticarî menfaatleri sarsilmis olan Venedik Hükümeti, Mora’nin Türklerin eline geçmesinden büsbütün müteessir oldu. Ege denizindeki Osmanli faaliyetlerini de yakindan takip eden Venedik, Osmanlilarin aleyhinde olacak sekilde, onlarin etrafinda bir ittifak çenberi meydana getirmeye çalisiyordu. Bunu bilen Fâtih, büyük bir deniz kuvvetine sahip olan Venedik’e yardimda bulunabilecek olan Macaristan’la, ikisinin arasina girmenin askerî bakimdan gerekli olduguna inaniyordu. Bu sebeple, zaten Katoliklerden nefret eden Bosna Kralligi’ni feth etmeye karar verir. Böylece aleyhindeki ittifak çenberini kirip ortadan kaldiracakti.

Bosnalilar, Katolik baski ve tazyiklerinden biktiklari, Türklerin izse din ve mezheb serbestisine büyük bir saygi gösterdiklerini bildiklerinden, Osmanlilara karsi koymaya pek taraftar degillerdi. Bu sebeple Kral mukavemet edemedi. Bu arada orduyu hümayun üç koldan Bosna’ya girmis ve bütün bir Bosna topragini feth etmisti. Halki, kendine yakin gören Fâtih, burayi Minnet Bey idaresinde bir sancak beyligi haline getirerek Osmanli topraklarina ilhak eder.

Halkin, Osmanlilara karsi olan sevgisinden dolayi eli silah tutanlarin tamamina yakini orduya alinir. 30 bin Bosnali ise yeniçeri gibi hizmet etmek üzere Pâdisahin sancaklari altinda yemin eder. Bosnalilar, bir müddet sonra da Islâmiyeti kabul ederek “din-i mübin-i Islâm” ile sereflenirler. Bu olaylar, hicrî 867 (m. 1463) yilinda olmustu.

Bu sefer esnasinda, Hersek Dukasi Stefan Kosariç de küçük oglunu rehine vererek bagliligini arzetmis bulundugundan, yerinde birakilir. Bu çocuk ihtidâ edip (Islhamiyeti kabul edip) “Ahmed” ismini aldi ki, daha sonra “Hersekzâde Ahmed Pasa” adi ile anilarak damad ve sadrazam olur. Hersek, Duka’nin ölümünden bir süre sonra, Osmanli topraklarina katilir.

OSMANLI – VENEDIK MÜNASEBETLERI

Baslangiçta, Osmanlilarla dostça geçinmeyi iyi bir tedbir olarak kabul eden ve ekonomileri açsindan bunu lüzumlu gören Venedikliler, daha sonra bu fikirlerini degistireceklerdir. Zira, Türklerin Mora ve Sirbistan’a sahip olmalari, Arnavutluk’ta faaliyet göstermeleri ve Ege denizini ele geçirmek istemeleri, Venedik devlet adamlarini Osmanlilara karsi farkli bir sekilde düsünmeye sevk etmistir. Bu yüzden onlar, Türkleri bu faaliyetlerinden vazgeçirmek ve hatta bunlari durdurmak için sür’atle bazi tedbirlerin alinmasi gerektigine karar verirler. Onlar, ya harb edecekler veya Yunanistan ile Balkanlar’daki bütün mevzilerinden geri çekileceklerdi. Bu durum karsisinda Venedikliler, Fransa, Burgonya, Milano, Papa, Macaristan, Uzun Hasan ve müttefikleri olan Karamanlilara bas vururlar. Böylece Osmanlilari iki cepheli bir savasla tehdid etmek istiyorlardi. Onlar, 1463′te, Arnavutluk Prensi Iskender ile Osmanlilarin aleyhine bir ittifak kurdular. Bu arada Macarlarla da ayri bir ittifaka girerler. Bununla beraber, takriben 16 sene devam edecek savaslar sonucunda Venedik hükümeti, en agir sartlar karsiliginda bile olsa, Osmanlilarla baris yapmayi daha kârli görecektir. Bu sebeple Venedik Senatosu’nun 25 Nisan 1479′da tasdik ettigi Osmanli-Venedik barisi, 25 Ocak 1479′da imzalanmis olur. 14 maddeden meydana gelen bu baris anlasmasi, Osmanlilarin lehine ve Venediklilerin aleyhine olmustu. Denebilir ki, bu kadar yil devam etmis olan muharebeler, Venedik ve müttefiklerine maglubiyet, Osmanlilara ise dünyanin en büyük devleti olma gibi bir gâlibiyet temin etmistir.

BOGDAN MESELESI:

1455′te Osmanli hakimiyetini tanimak ve yilda 12.000 altin vermeyi kabul etmek zorunda kalan Bogdan, Osmanlilarin, karada ve denizde birçok devletle ugrasmak zorunda kaldiklarini görünce bu hakimiyetten kurtulmak isteyecektir. Daha sonra temas edilecegi gibi Osmanlilar, 1473 yilinda Uzun Hasan üzerine yürümek zorunda kalmislardi. Sayet bu savasta maglub olsalardi, Bogdanlilar Macarlarla birleserek Osmanlilar aleyhine müstereken harekete geçeceklerdi. Ancak Osmanlilarin büyük bir galibiyet elde ettiklerini görünce bu düsüncelerinden vaz geçerler. Bununla beraber, daha sonra Osmanlilar ile Bogdanlilar arasinda savaslar olacak ve Fâtih, bizzat Bogdan’a girecek, Bogdan Voyvodasi ise kaçacaktir. Bununla beraber bir müddet sonra Bogdan Voyvodasi, Pâdisaha müracaat ederek, simdiye kadar vermekte oldugu “üçbin sikke-i efrencî” yerine alti bin flori verecegini, Osmanlilarin dostuna dost, düsmanina düsman olacagini bildirir. Pâdisah bunu kabul etmis ve Bogdan’i bu sartlarla affetmisti.

FÂTIH’IN EGE DENIZI SIYASETI

Istanbul’u feth eden Osmanli Pâdisahi, Çanakkale Bogazi’na ve Türk sahillerine yakin olanlardan baslamak üzere, Ege’deki adalara nüfuz etmeye çalisir. Böylece, yabancilara siginacak bir yer birakmamaya, ve kendi sahillerine yapilabilecek korsanlik hareketlerini önlemeye çalisiyordu. Gerçekte, Anadolu topraklarinin bir devami telakki edilen bu adalarin bir kismi Bizans’a, bir kismi da Venedik ve Cenevizlilere ait bulunuyordu. Yalniz Rodos Adasi bunlarin disinda idi. Istanbul’u fethetmeye muvaffak olan Fâtih, Bizans’a ait olan bütün topraklarin kendi idaresi altinda tekrar birlesmesini istiyor gibidir. O, kendi topraklarina yakin yerlerde bir yabancinin ticaret yapmasina degil, dolasmasina bile tahammül edemiyordu. Zira böyle bir durum, zamanla kendi ülkesini tehlikeye sokabilirdi. Korsanlik hareketleri ile kendisine ait sahil kentleri vurulabilirdi. Bu sebeple o, Ege Denizi’nde Bizanslilar ile baska milletlere ait olan adalari almak üzere harekete geçer. Çanakkale Bogazi’na yakin adalardan baslayarak yavas yavas Ege Denizi içlerine dogru ilerleyen Fâtih, bu deniz üzerinde iki istikamet (yön) takib eder. Bunlardan birincisi onu Italya’ya götürecektir. Gerçekten, bu yolun üzerindeki adalari teker teker aldiktan sonra Italya topraklarina asker çikarir. Ikinci yol ise Anadolu sahillerinin yakinindan geçmekte idi. O, bu yol üstündeki adalarin (Midilli, Sakiz, vs.) bir kismini haraca baglayarak bir kismini da ilhak ederek Rodos’a kadar gider.

Surasi unutulmamalidir ki Ege adalarinin ilhaki, pek kolay olmamistir. Zira Osmanlilarin bu tesebbüslerine karsi gerek Papalik, gerekse Venedikliler ile Napoli Kiralligi, donanmalariyla buna mani olmak istemislerdi. Hatta zapt edilen bazi adalari tekrar geri almislardi. Osmanlilar, buralari yeniden almak için yeni donanma sevk etmek zorunda kalmislardi. Böylece elden ele geçen adalar, nihayet kesin olarak Osmanli idaresinde kalmistir.

ENEZ, IMROZ, SEMADIREK VE TASOZ’UN ALINMALARI:

Sirbistan seferinden sonra Enez, Imroz ve Semadirek Beyi olan Dorya ile hükümet idaresinde ortagi olan yengesi arasinda çikan ihtilaf üzerine kadin, yüksek hakimiyetini tanidigi Osmanlilara müracaat ile sikâyette bulunmustu. Gerek kadinin müracaati, gerekse Enez Beyi’nin devletle yapmis oldugu anlasmayi bozmasi, keza Enez halkinin Ipsala ve Ferecik taraflarindaki Müslüman Türklere ait köle ve cariyeleri kaçirarak satmalari üzerine Enez’in alinmasi kararlastirildi. Bundan sonra Enez, karadan bizzat pâdisah ve denizden donanmanin tazyiki ile kisa bir sürede alindi.* Bundan sonra diger adalar da alindi. Bu adalarin Osmanli idaresine girmesi 1456 yilinda olmustu.

LIMNI ADASININ ZAPTI

Enez, Imroz ve Tasoz’un alinmasindan sonra yine 1456 senesinde Limni halki ile Midilli Prensi Nikola Gateluziyo’nun kardesi olan Limni Prensi arasinda anlasmazlik çikar. Ada halki, prensi istemeyerek onun yerine bir Türk beyinin gönderilmesini istediginden Osmanlilar da himayelerinde bulunan Limni adasina Gelibolu’nun eski Sancakbeyi ve kaptani olan Hamza Bey’i gönderirler.

MIDILLI ADASININ ZAPTI

Osmanli sahillerinin yakininda bulunup korsan yatagi olan ve Aragon korsanlarinin Türk sahillerini vurup getirdikleri mallardan hisse alan, baska bir ifade ile korsanlarla birlikte hareket eden Midilli Prensi’nin hakkindan gelinmesi kararlastirildi. Bu siralarda Fâtih Sultan Mehmed, Edirne’de bulunuyordu. Edirne’ye davet ettigi deniz komutanlari ile görüstükten sonra büyük bir donanmanin hazirlanmasini emr etti.

Bütün hazirliklar tamamlandiktan sonra 1462 senesinde Mahmut Pasa komutasindaki donanma irili ufakli ikiyüz parça gemi ile denizden ada üzerine yürüdü. Mahmut Pasa, adanin merkezi olan Midilli önlerine asker çikararak sehri kusatir. Bursa yolu ile hareket eden hükümdar, adanin karsisindaki Edremit körfezine inmis ve oradan da Ayvalik’in güneyindeki Ayazmend (Altinova)’e gelmisti. Sultan Mehmed, muhasaranin iyice sikistigi bir zamanda bir harp gemisiyle adaya geçer. Oradaki durumu inceledikten sonra tekrar Ayazmend’e döner.

Midilli halki, daha fazla dayanamayacagini anlayinca teslim olur. Mahmud Pasa, ada idaresinin tanzimi ile görevlendirilmisti. Üç kisma ayrilan ada halkinin bir kismi yerlestirilmek üzere Istanbul’a gönderilir.

EGRIBOZ ADASININ FETHI

Venedikliler, Ege Denizinde Osmanlilara ait bazi adalar ile Foça’yi vurmuslardi. Fâtih bu harekete karsi, Venedik’in Ege’deki en büyük müstemlekesi olan Egriboz adasini ele geçirmeye karar verir. Böylece bu devlete en büyük darbeyi vurmus olacakti.

Bu sebeple Mahmud Pasa’yi Derya Kaptanligi’na tayin ederek üçyüz parça gemi ile denizden göndermis, kendisi de 70 bin kisilik bir ordu ile karadan hareket etmistir. Evripos kanalinin en dar yeri olan Kulkis’ten gemilerden bir köprü yaptirarak ordusunu derhal adaya geçirip birkaç hücumdan sonra kaleyi feth etmisti. (1470)

Egriboz Adasi’nin, Osmanlilar tarafindan zapti, Avrupa’da büyük bir hayret ve teessür meydana getirmisti. Bu hal, özellikle Venedik ve Italya’nin diger devletleri arasinda derin bir endiseye sebep olmustu. Zira Dogu Roma (Bizans, Istanbul) gibi Bati Roma’nin da elden gidecegi telasina kapilan Papalik, her taraftan yardim taleb etmisti.

FÂTIH’IN KARADENIZ SIYASETI

Bilindigi gibi Osmanlilar, eskiden beri Anadolu birligini kurmak ve burada güçlü bir Müslüman Türk Devleti meydana getirmek için ugrasiyorlardi. Bu gayelerine ulasmak için gösterdileri gayretlerinin bir sonucu olarak onlar, Anadolu’nun büyük bir kismini hakimiyetleri altina almaya muvaffak oldular. Bununla beraber, kuzeyde Karadeniz’e kiyisi bulunan kisimlar (Samsun hariç), baskalarinin elinde bulunuyorlardi. Bunlar, Trabzon Rum Imparatorlugu, Isfendiyarogullari Beyligi ve Amasra (Amasteri) Cenevizlilerin idaresinde idi. Karadeniz’in bu sahil bölgesinde büyük ve önemli birçok sehir bulunuyordu. Istanbul’u feth etmis bulunan Osmanlilarin, gerek ekonomik, gerek siyasî gerekse dinî bakimdan buralara da hakim olmasi icab ediyordu. Osmanlilarin bu niyetini fark eden Venedik ve Ceneviz gibi deniz ticareti ile geçinen devletler, Istanbul’un fethi üzerine büyük bir telasa kapilmislardi. Dogrusunu söylemek gerekirse bu durum sadece onlari degil, Avrupa’yi da ciddi endiselere sevk etmisti. Dogudaki bazi küçük beylik veya emîrlikler ise, siranin yavas yavas kendilerine gelecegini düsünüyorlardi. Bu sebeple, Osmanlilara karsi bir dogu ve bati ittifaki tehlikesi ufukta görünüyordu. Bir taraftan, Bati’nin böyle bir hareket için Anadolu emîrliklerini tahrik etmesini önlemek, diger taraftan da Anadolu birligine vücud vermek ve devlet merkezinin hem jeopolitik, hem de askerî emniyetini temin için, Karadeniz sahillerini elde bulundurmak gerekiyordu. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed, buralari elde edebilmek için bir plan hazirlar. O, hazirladigi planinin geregi olarak ayni mevsimde arka arkaya üç sefer tertiplemek zorunda kalir.

Fâtih, düsünce ve hareketlerini gizli tutmakla meshurdur. Seferin nereye yapilacagini kendisinden baskasi bilmezdi. Karadeniz seferinde de bu gizlilige riayet edilmisti. O, donanmayi, Vezir-i a’zam Mahmud Pasa komutasinda sevk ederken, kendisi de karadan hareket etmisti. Hedefin neresi oldugunu bir münasebetle soran kadiaskere “Hocam, eger sakalimin tellerinden biri, zihnimden ne geçtigini bilecek olursa onu bile hemen koparir yakarim” diyerek, askerî harekât esasinin gizlilik oldugunu göstermis olur.

Fâtih Sultan Mehmed bakimindan Karadeniz sahillerinin fethi büyük bir önem tasiyordu. Hatta o, simdiye kadar dedeleri tarafindan buralarin (Amasra gibi) fethedilmemis olmasini hayretle karsiliyordu. Gerçekten o, Amasya için Mahmud Pasa’ya: “Mahmud! Ol hisar ne yerdir kim âni benim atam dedem almadi?” diyerek, atalarinin simdiye kadar burayi almamalarini adeta tenkid konusu yapar. Zeki sadrazam, Fâtih’in bu sorusunu: “Sultanim bunun alinmadigina sebep ol kim Hak Teâlâ’nin takdirinde bu, feth olunmak sultanim elinden ola” diyerek, bu fethin, Allah tarafindan kendisine nasib olacagini söyleyerek cevaplamisti. Bu cevabiyle o, bu ise hemen baslanabilecegini de ima etmis oluyordu.

Amasra, Cenevizlilerin önemli bir ticaret merkezi idi. Istanbul’un fethinden sonra müskül bir duruma düsmüs olmasina ragmen eskiden oldugu gibi hareketlerine devam etti. Gerçi buradakiler, bir miktar vergi veriyorlardi. Fakat bunu bazan zamaninda bazan da geç veriyorlardi. Bununla beraber etraflarini vurmaktan ve bilhassa denizde soygunculuk yapmaktan da vazgeçmiyorlardi. Böylece, bir yilda verdikleri vergiyi adeta bir günde geri aliyorlardi. Bundan baska bu sehir, Anadolu’dan kaçan esirlerin sigindigi bir yerdi. “Memâlik-i müslimine hayli zarar edüp nice kimseleri girift edüp diyar-i efrence gönderip bey’eden” ve Karadenizde sefer yapan Müslüman gemilerine bilhassa musallat olan Amasralilar, bu taarruzlarinin sebebi soruldugu vakit inkâr ediyor, bunu yapanlarin “levent gemileri” oldugunu ve bunlarin kendilerini de dinlemediklerini söylüyorlardi. Aradaki anlasmalari birkaç defa bozan Amasralilarin, Istanbul’un zaptindan ve Osmanlilarla Cenevizlilerin arasinin açilmasindan sonra, etraftaki tecavüzleri daha çok artmisti. Amasralilarin yaptiklarina son vermek ve problemi temelinden halletmek üzere kendisi karadan, Mahmud Pasa da denizden Amasra’ya gidip sehri kusatma altina alirlar. Bu kadar muazzam bir ordu ile basa çikamayacagini anlayan Amasra idarecileri, Mahmud Pasa’nin ikna edici konusmasi karsisinda teslim olmuslardi. Onlar, pâdisaha sehrin anahtarini teslim etmekle hayatlarini kurtardilar. Böyle bir hareketten dolayi pâdisah onlari esir muamelesine tabi tutmamisti. Fâtih, basta tekfur olmak üzere Amasralilarin ileri gelenlerini Istanbul’a gönderdi.

Silah kullanmadan Amasra’yi ele geçiren Fâtih Sultan Mehmed, Bursa’ya dönmüsken tekrar Karadeniz’e yönelir. Burada müstahkem bir kale olan Sinop’ta Isfendiyaroglu Ismail Bey hüküm sürüyordu. Mahmud Pasa’nin teklifi ve idareci özelligi ile olsa gerek ki Mahmud Bey ile Isfendiyaroglu arasindaki konusmalardan sonra Ismail Bey, Fâtih Sultan Mehmed’e bey’at edecektir. Halbuki o sirada, Ismail Bey’in idaresinde Sinop’ta 400 top, 2000 topçu, limanda demirli birçok gemi ve onbin muharip asker vardi. Buna ragmen böyle bir kalenin, silah atilmadan teslim olmasini, Ismail Bey’in ne derece büyük bir iman sahibi oldugunu ve Anadolu birliginin kurulmasina taraftar bulundugunu, bunun da ancak Istanbul’un Fâtihi vasitasiyla mümkün olacagina olan inanci ile izah etmek mümkündür. Ismail Bey, Fâtih’e bey’ata karar verirken kendisinin sahib bulundugu yüksek dinî suur ve fazileti ile birlikte, Sultan’in Istanbul’u fethetmek suretiyle Islâm âleminde kazanmis oldugu prestijin de etkisinin bulundugu söylenebilir. Ismail Bey, vezir-i âzamin delâletiyle ordugahta Osmanli ricali tarafindan büyük bir merasimle karsilanmisti. Hatta Fâtih bile çadirinda ayaga kalkip birkaç adim yürümek suretiyle onu karsilamisti. Nitekim Dursun Bey “Erkân-i devlet, Ismail Beg’i izzet ü ikram ile pâye-i serir-i saltanata yitistürdiler. Pâdisah dahi visaktan tasra bir kaç kadem istikbal edüp musafaha ma’nasi oldi.” diyerek bütün bir devlet erkâni ile birlikte pâdisahin da onu karsiladigini anlatir. Iskenderoglu’nun, Fâtih’in elini öpmeye kalkismasi üzerine hükümdar: “Ismail Bey, sen benim ulu kardasimsin, reva midir kim elim öpesin” diyerek bu hükümdari tahtinda kendi yanina oturtmustu. Dirlik olarak Ismail Bey’e istedigi Yenisehir, Inegöl ve Yarhisar kazalari verilmistir.

Pâdisahin, Koyulhisar seferine çikisini firsat bilen Karamanoglu Ibrahim Bey, Ismail Bey’e haber göndererek, isyan etmek için zamanin müsait oldugunu bildirir Karamanoglu’nun birlikte hareket edebilecekleri teklifine karsilik Ismail Bey, böyle bir seye riza gösteremeyecegini söylemisti. Bu durumun Osmanlilarca duyulmasi üzerine bir ihtiyat tedbiri olarak, Ismail Bey’e dirlik olarak Filibe verilerek kendisi oraya gönderilmisti.

Bizans Imparatorlugu’nu ortadan kaldiran ve Mora’daki Rum varligina son veren Fâtih Sultan Mehmed, Latinleri kendi aleyhine tahrik etmek isteyen Trabzon Rum Imparatorlugu’nu da ortadan kaldirmaya karar vermisti.

Tek bir nefes sehid vermeden ve bir ok dahi atma ihtiyaci hasil olmadan Amasra, Kastamonu ve Sinop’u alan Osmanli hükümdari, birbirine bagli üç kisimdan meydana gelmis olan Trabzon kalesini hem denizden hem de karadan kusatir. Bu durum, Imparator David Komnen’i ümitsizlige düsürür. Hamisi olan Uzun Hasan’dan da yardim alamayacagini anlayan imparator, Mahmud Pasa’nin akrabasindan olan bas mabeyincisi Yorgi Amiruki vâsitasiyle Mahmud Pasa ile anlasarak sehir ve kaleyi teslime karar verir. Imparator, Pâdisah adina Mahmud Pasa tarafindan yapilan teklifi kabul eder. Böylece, 258 sene devam eden Trabzon Imparatorlugu 26 Ekim 1461 (21 Muharrem 866) günü tarihe karisir.

Karadan Trabzon üzerine varmakta olan Fâtih Sultan Mehmed’e elçilik heyeti ile birlikte Uzun Hasan’in annesi Sâre Hatun da gelmisti. Fâtih, Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan’in annesine büyük bir saygi göstererek ona “ana” diye hitab etmisti. Ordusuyla Trabzon’u çeviren sarp daglari asarken zaman zaman yaya yürümek zorunda kalan pâdisaha Sâre Hatun: “Hey ogul! Bu Trabzon’a bunca zahmet nedendir?” diye sorunca, Fâtih su manidar cevabi vermisti: “Hey ana, bu zahmet din yolundadir. Zira bizim elimizde Islâm’in kilici vardir. Eger bu zahmeti çekmezsek bize gâzi demek yalan olur. Bugün yahud yarin huzur-i Ilâhîye çikinca mahcub olurum” diyerek gazilik ünvani ile cihâd ve bu ugurdaki çalismaya nasil ehemmiyet verdigini anlatmak ister.

Kurtulus ümidi görmedigi için teslim teklifini kabul eden imparator, sekiz oglu ile birlikte Edirne’ye göndermisti. David’in en küçük oglu hak dini kabul ederek Islâm’la müserref olmustu. Böylece Bizans’in son Anadolu bakiyyesi de Osmanli ülkesine katilmis oldu.

FÂTIH’IN IÇ VE DOGU ANADOLU SIYASETI

Toros daglari ile Anadolu’nun kuzey daglari arasinda uzanip giden ve Uzunyayla’ya kadar devam eden Orta Anadolu ile, bunun ötesinde baslayan Anadolu’nun dogu kismi üzerinde, bilhassa Firat’a kadar kadar olan sahada, Fâtih Sultan Mehmed, Osmanli Devleti’nin bir bütün teskil ettigine inanmis gibi idi. Halbuki Orta Anadolu’nun büyük bir kismi ile Dogu yaylalarinin bütünü devletin sinirlari disinda kalmisti. Her iki bölgede hüküm sürmekte olan beylikler, Osmanlilari her bakimdan tehdid eden bir mevkide bulunmakta idiler. Konya, Karaman, Larende ve civarina, hatta Toroslarin güneyinde denize kadar olan sahalara sahip olan Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti’ne karsi mümkün olabilen bütün fenaliklari yapmis, “Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye” çalismisti. Yildirim Bâyezid’in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu devlet, Yildirim-Timur karsilasmasindan sonra tekrar meydana çikarak, Çelebi Sultan Mehmed zamaninda ve II. Murad devrinde durmadan Osmanlilar aleyhine faaliyette bulunmustu. Fâtih’in, küçük yasta tahta çikmasini da firsat sayan bu devlet, Orta Anadolu’da yeni bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür’atle hareket edisi buna imkan birakmamisti. Ancak Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar bir firsat vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi. Anadolu’nun öteki kisimlarinin güvenligi ve nihayet Türk birligi bakimindan buralarinin da Osmanli topraklari içerisinde bulunmasini zaruri sayan Fâtih Sultan Mehmed, bu beylige hiç bir hak tanimamak suretiyle ortadan kaldirmayi belki daha önceki tarihlerde tasarlamis, fakat hadiselerin seyri, onun gözlerini baska taraflara çevirmesine sebep olmustu.

Yakin, uzak Osmanlilarin aleyhindeki her tesekküle el uzatan Karaman Beyligi’nin, Ibrahim Bey’in ölmesinden biraz sonra, durumu büsbütün naziklesti. Osmanli topraklarinin dogusunda bulunan ve gittikçe kuvvet kazanan Akkoyunlu Devleti’ne gelince o, Osmanlilar için gün geçtikçe daha ciddi bir tehlike konusu olmaya basladi. Nitekim Karadeniz sahillerine göz dikmis olan bu devletin yönecitileri, Trabzon Rum Imparatorlari ile akrabalik tesis etmis, bu yüzden Fâtih’in Trabzon’u almak isteyisine mani bile olmaya çalismislardi. Bu mani olmak isteyiste, Trabzon Imparatorlugu’nu müdafaa etmekten ziyade bu topraklarin, Fâtih’in eline geçmesini önlemek gayesi vardir denebilir. Bundan baska Isfendiyar topraklari üzerinde hak iddia edebilecek bir mevkide olan Kizil Ahmed Bey’i kabul edip himaye eden ve onu Osmanlilara karsi elinde bir silah gibi tutan Uzun Hasan, Osmanli-Akkoyunlu sinirlari üzerinde hadiseler çikarmaktan da çekinmiyordu. Ayrica Osmanlilarla Karaman Beyligi arasinda çikan anlasmazligi da firsat bilen Uzun Hasan, Karamanogullarina sadece siyasi yardimda bulunmakla degil, ayni zamanda fiilen asker göndermek suretiyle de yardim ediyordu. Iste bütün bu hareketler, Fâtih’i ister istemez dogudaki bu tehlike ile mesgul olmaya sevk etti.

KARAMAN MESELESI

Osmanlilarin en büyük hasmi olup Çelebi Sultan Mehmed’in damadi olan Karamanoglu Ibrahim Bey, otuz dokuz sene hükümdarlikta bulunduktan sonra hicrî 868 (m. 1463)’de vefat etmisti. Ibrahim Bey, yedi oglundan en büyügü olan Ishak Bey’i, Osmanlilarla kan bagi olmadigi için çok seviyordu. Annesi bir cariye olan Ishak Bey’i veliaht yapmis ve merkezi Silifke olmak üzere Içel valiligine tayin etmisti. Daha sonra da bütün devlet islerini ona birakinca öteki kardesler buna itiraz etmislerdi. Bu hareketin basinda bulunan Pir Ahmet Bey, Konya’nin ileri gelenleri ile anlasarak hükümdarligini ilan etmisti. Böylece Karaman mirasi meselesi ortaya çikti. Uzun Hasan, devam eden bu miras isine karisma sevdasina düstü. Anadolu’daki Müslüman Türk beyliklerine karsi insafli bir sekilde muamele eden Osmanli hükümdari, sonunda Konya’ya girerek, Taseli taraflari hariç olmak üzere bütün bir Karaman ülkesini topraklarina katar. Fâtih Sultan Mehmed, Konya’da adina sikke kestirdigi gibi, sehzâdesi Mustafa’yi da buraya vali olarak tayin eder. Vezir-i a’zam Mahmud Pasa’yi Toroslara kadar göndererek ülkenin ilhakini tamamlar.

Mahmud Pasa, Konya’ya dönünce buradaki is ve sanat erbabinin Istanbul’a yollanmasi isi ile görevlendirilir. Pasa’nin bu icrasinda bazi sikâyetler meydana gelir. Öyle anlasiliyor ki Pasa da yaptigi bu isten pek memnun degildir. Hatta bunlara karsi “ihtiyar benim elimde degil, mazuruz” dedigi rivayet edilmektedir. Rum Mehmed Pasa, Mahmud Pasa’nin haksizlik yaptigini, sadece fakirleri hicret ettirdigini söyleyerek sikâyetlerde bulunur. Bu arada onun, Mevlana’nin torunlarindan birini de bunlarla birlikte yolladigi, fakat Fâtih Sultan Mehmed’in bunu ögrenmesi üzerine o zati hediyelerle tekrar geri gönderdigi rivayet edilir. Osmanli idaresine yeni alistirilmakta ve hatta isindirilmakta olan bir memleketin halki hakkinda icra edilen bu neviden muameleler yüzünden artan sikâyetler üzerine Mahmud Pasa, vazifeden alinarak yerine Rum Mehmed Pasa tayin edilir.

Karaman probleminin tamamen ortadan kalkmasi için çaba sarfeden Osmanlilara karsi Akkoyunlu Devleti de bütün gücü ile Karamanlilari destekliyordu. Hatta bu maksatla Uzun Hasan, 50 bin kisilik bir kuvveti yardima göndermisti. Yapilan savaslarda galip gelen Osmanlilar, Karamanlilarin elinde kalan son kaleleri de almaya muvaffak olmuslardi. Son olarak Kayseri ile Nigde arasinda bulunan Develihisar, Karamanogullari adina müdafaa edilmekte idi. Kale komutani Atmaca Bey, kaleyi Sehzâde Mustafa’ya teslim edecegini bildirince, sehzâde kaleyi teslim alarak Karaman gailesinin son kalintisini da ortadan kaldirir. Bu arada hastalanan sehzâde, kaleyi teslim alip dönerken 19 Agustos 1474′te Bor’da vefat eder. Sehzâde Mustafa’nin ölümünden sonra Karaman Valiligi’ne Cem Sultan getirilmisti. Cem Sultan’in iyi meziyetleri, Karaman halkinin Osmanlilara tabi olmasinin önemli sebeplerinden biri olarak kabul edilmektedir.

OSMANLI-AKKOYUNLU REKABETI VE OTLUKBELI ZAFERI

Uzun Hasan, hükümdarlik tahtina oturuncaya kadar Akkoyunlular pek fazla önem tasimiyorlardi. Fakat onun is basina gelmesi ile birlikte durum degisti. Çünkü o, Karakoyunhükümdari Cihansah ile Mâveraünnehr hükümdari Ebu Said Miransah’i öldürmeye ve topraklarini da kendi ülkesine katmaya muvaffak olmustu. Daha sonra Horasan hükümdari Hüseyin Baykara’yi yenerek topraklarindan bir kismini almis olan Uzun Hasan, bu suretle Firat havalisinden Maveraünnehr’e kadar uzanan büyük ve kuvvetli bir devlet kurmus oldu. Topraklarinin genislemesi nisbetinde, gururunun da arttigini gördügümüz Akkoyunlu hükümdarinin ayrica bir “Cihangir” olmak sevdasi da vardi. Iste bu düsüncesi ve kendisini çok üstün görüsü, onu Osmanli topraklarini alma sevdasina düsürdü. O, Fâtih Sultan Mehmed’i de yenebilecegini tahmin ediyordu. Hatta rivayet edildigine göre o, Ebu Said’i maglub ettigi gün, atini meydana sürmüs ve “Bu diyarin serdarlari, secaatin âsârini gördüler, firsat el verirse bu nöbet isterim ki, cür’et ve celâdetim Hüdâvendigâr’a (Osmanli hükümdari) gösterem,” demisti.

Galibiyetleri ile magrur olan Uzun Hasan, Osmanlilara üstün gelecek durumda oldugunu tahmin ediyordu. Bundan dolayi Osmanlilardan kaçan Karaman ve Candarogullarini bir büyüklük eseri olarak ayni zamanda kabul etti. Bunlar, devamli olarak Hasan Pâdisah’i Osmanlilar aleyhine tahrik ediyorlardi. Nihayet bu emellerinde muvaffak oldular. Bu muvaffakiyet de 1472 yilinda Osmanlilara ait olan Tokat sehrinin Uzun Hasan kuvvetleri tarafindan yakilip yikilmasi ile kendisini belli etmisti.

Uzun Hasan, Osmanlilarla harp halinde bulunan Venedik Cumhuriyetinin, Osmanlilar aleyhinde kendisine ittifak teklifi üzerine daha 1463′te bunlarla anlasmisti. Bundan baska yine Osmanli-Venedik muharebesi esnasinda Hasan Bey, Venediklilerle ittifak etmis olan Haçlilarla birlikte hareket için bunlarla görüsmek üzere Rodos’a elçiler göndermisti. O, bu elçilik heyeti vasitasiyle Osmanlilara ait Tokat sehri ile daha baska bazi mühim sehirleri isgal ettigini de Haçlilara bildirmisti. Uzun Hasan, 1472 yilinda Venediklilere yeni ittifak teklifinde bulunmus, bu teklif, Venedik elçisi Katerino Zeno vâsitasiyle derhal senatoya bildirilerek Akkoyunlu ordusu için top ve topçu ustasi istenmisti.

Bütün bu hareketlerin ötesinde Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan’a bagli kuvvetlerin, Osmanli hududlarini geçerek taarruz etmesi, Osmanlilari bu meydan okumaya karsilik vermeye zorladi.

Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan üzerine hareket etmeden önce kis mevsiminde ondan gelen mektuba agir bir cevapla mukabelede bulunmustu.

Bu mektupta Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan’in yaptiklarindan, ehl-i Islâm üzerine gidip onlara zulümde bulunmasinin dogru olmadigi, eger yapabiliyorsa din düsmanlari ile savasmasi gerektiginden bahs ederek, yapilan haksizligi ortadan kaldirmak için bizzat kendisinin gelecegini bildirir.

Gerçekten de Frenklerle ittifak yapmis olan uzun Hasan, Osmanlilarla yapacagi muharebeyi makul gösterebilmek için onlardan Kapadokya ile Trabzon Imparatoru’nun kizinin kocasi olmasi hasebiyle Trabzon’u istemekte idi. Iste Fâtih Sultan Mehmed bu istekler karsisinda agir bircevap yazar. Bu cevabinda o, bundan böyle elçisinin ok, sözünün de kiliç oldugunu söyleyerek Akkoyunlu hükümdarini, kozlarini paylasmak ilkbaharda üzere harbe davet eder.

Osmanli ordusu, 13 Zilkade 877 (11 Nisan 1473) Pazar günü, Fâtih’in komutasinda Üsküdar’dan hareket eder. Iznik yolu ile Yenisehir’e gelini. Beypazari’nda Karaman valisi Sehzâde Mustafa, Kazabat’ta da Amasya Valisi Sehzâde Beyâzit, emirlerindeki kuvvetlerle orduya katilirlar. Farkli rivayetler bulunmasina ragmen bu katilimlarla ordunun yekunu takriben seksen bes bin kisiye ulasir.

Tarihte “Otlukbeli Zaferi” diye söhret bulan bu savasta, Osmanli ordusu büyük bir zafer kazanarak dogudaki bu tehlikeyi bertaraf eder. Bütün kaynak eserlerde tafsilatli bir sekilde kendisinden bahsedilen bu zaferden uzun uzadiya bahs etmek istemedik.

Fâtih, galip gelmisken kendisi gibi Türk ve Müslüman olan, ayni zamanda Oguzlarin Bayindir koluna mensub bulunan Akkoyunlu kuvvetlerini takip ettirmedigi gibi Türk ve Müslüman olan ülkesine de dokunmadi.

Kemal Pasazâde, bu takip etmeyis hadisesini Sehzâde Bayezid’in hizmetinde bulunan Halil Pasa’nin oglu Ibrahim Pasa’nin agzindan nakl etmekte ve onun, bunun sebebini Fâtih’e sordugunu, ondan “gâyenin saltanat yikmak degil, Uzun Hasan’a ders vermek oldugu, Islâm memleketlerini tahrib ile Islâm hükümeti yikmanin dogru bulunmadigini, öte taraftaki gaza harplerini birakip, burada Müslümanlarla ugrasmanin iyi bir sey teskil etmedigi” cevabini aldigini nakl eder. Bu cevap, hükümdarin, ne denli yüksek bir telakki ile hareket ettigini açik bir sekilde ortaya koymaktadir. Nitekim Âsik Pasazâde de Fâtih’in bu hareketini “Mürüvvetle vilayetin yikmadi, yine kendi vilayetine teveccüh etti” diye takdir etmekte ve Osmanli hanedaninin adalet, insaf ve fazilet ile muttasif bulundugunu açiklar. Osmanli Devleti’nin, Timur’dan beri karsilastigi bu en büyük tehlikenin atlatilmasinda ve zaferin kazanilmasinda rol oynayan baslica âmil, Osmanli askerî kudret ve teskilâtçiligi ile atesli silahlardaki kiyas kabul etmez üstünlügüdür. Otlukbeli zaferi, Osmanlilara karsi yapilmis olan sark ve garb ittifakinin bir cephesini tamamen tesirsiz hale getirmisti. Fâtih, bundan son derece memnunluk duydugundan ve kendisine bu imkani hazirladigi için Allah’a sükran hislerini ifade etmek üzere, ordusunun almis oldugu bütün esirlerin âzâd edilip serbest birakilmasini emreder. Böylece, Osmanli adalet ve müsamahasinin en güzel örneklerinden birini daha vermis olur. Bu suretle de o, halka karsi âdil olan idaresinin nümûnelerini göstermis oluyordu. O, Oguz boylari arasindaki çekismenin bütün yan tesirlerini izale ederek ihtilaf sebeplerini silmek istiyordu. Bu da Islâm dünyasinda, kendisi ve devleti için büyük bir sempatinin dogmasina vesile oluyordu.

Sonuç olarak sunu söyleyebiliriz ki, Fâtih Sultan Mehmed, çok kisa bir zamanda büyüyüp gelismis ve Omanlilar için korkunç bir tehlike haline gelmis olan Akkoyunlu Devleti’ni, Otlukbeli zaferi ile tehlikesiz bir hale getirmisti. 1473′te kazanilan bu zafer, Uzun Hasan Devleti’nin sür’atle çökmesine ve nihayet ortadan kalkmasina âmil olan sebeplerin basinda gelmektedir. Bu zaferden sonra, Osmanlilar aleyhine harekete geçmis olan Haçlilarin ümitleri de kirilmis oluyordu.

FÂTIH’IN GÜNEY SIYASETI

Cihan tarihinin gördügü en büyük hükümdarlardan biri olan Fâtih Sultan Mehmed’in, Anadolu birligini saglamak ve hatta bir bakima Islâm birligini temin için büyük bir gayret içinde oldugu kabul edilmelidir. Onun, Osmanli devlet sinirlarini Tuna ve Italya’ya dayamak istedigi kesinlik kazanmis görünmektedir. Karadeniz’in bütün sahillerini almak ise, onun düsüncelerinin basinda gelmekte idi. Bununla beraber, kendi ülkesinin güneyinde uzanan topraklar üzerinde, verilmis bir kararinin olup olmadigini söylemek pek mümkün degildir. Zira hâdiseler, Fâtih Sultan Mehmed’in bu bölgelerle ilgilenmesine imkân vermemisti. Serbest kalip buralarla mesgul olmaya basladigi siralarda, bu sefer de ölüm, ona bu yolda yürümeye izin vermemisti.

Fâtih’in, Hicaz su yollari ile ilgilenmesi, basit bir hadise olmadigi gibi yadirganacak bir hadise de degildir. Zira bu suretle o, bütün Müslümanlara ait olabilcek bir ise parmagini koymus oluyordu. Bu hadise su idi: Hicaz’a giden bir Osmanli hacisi, yollardaki su kuyularinin (birke) harab oldugunu ve hacilarin bu yüzden sikintiya düstüklerini görmüstü. Hac farizasini eda edip döndükten sonra, durumu hükümdara bildirmisti. Bunun üzerine pâdisah, bu kuyulari tamir etmek için bazi adamlari görevlendirmisti. Misir hakim ve nâiblerine de bu adamlara yardim etmeleri için mektuplar göndermisti. Âsik Pasazâde’nin ifadesine göre Karamanoglu da Misir Sultani’na bir elçi göndererek, Fâtih’in su yollari bahanesi ile Mekke Sultanina yüklerle flori gönderdigini ve onu Misir’a karsi isyana tesvik ettigini yazmisti. Karamanoglu’nun bu yalan haberine inanan Misirlilar, “biz âcizmiyiz kim birkemizi ol meremmet ide” diyerek Osmanlilari geri çevirmislerdi. Meseleyi kendi iç isleri olarak kabul eden Memlûklerin, Karamanoglu’nun verdigi bu haber üzerine Osmanli ustalarini hakaretle geri göndermeleri, iki devletin arasinda serin bir havanin esmesine sebep oldu. Halbuki Pâdisahin onlarin iç islerine karismak gibi bir niyeti yoktu. Zira Âsik Pasazâde bize bu konuda çok net bilgiler vermektedir. ona göre Fâtih, bu kuyular için vakiflar düzenleyecek ve bu vakiflarin geliri sayesinde bölgedeki Araplar, bu kuyulari koruyacaklardir. Böylece vakiflarin geliri ile tamir edilecek olan bu kuyulardan, özellikle kuzeyden Hacca gidecek olanlar istifade edeceklerdi.

Isin iç yüzüne bakildigi zaman, Memlûklularin, Osmanlilari çok yakindan takip ettikleri anlasilacaktir. Onlar, Anadolu’da Türk birligini kurmaya çalisan ve bu konuda kendilerine engel olan kuvvetleri teker teker ortadan kaldiran Osmanogullarinin, Toros’larin güneyine inmelerine pek taraftar degillerdi. Bu yüzden Karamanogullarina yardim ediyorlardi. Sonuç olarak Misir’dan, Dulkadir topraklarina kadar uzanan zengin Misir Memlûkleri Devleti, gelecekte kendisi için büyük bir tehlike olacagi anlasilan Osmanli Devleti’ni, sinirlarina yaklastirmamak ve onunla kendi arasinda zayif ta olsa tampon bazi tesekküller bulundurmak arzusunda idi. Iste bu sekildeki hareket tarzi, Fâtih’i, güneye giden yol üstünde bulunan Dulkadir isleri ile ilgilenmeye sevketti.

Memlûk sultanlari ile Osmanlilarin arasinin açilmasina sebep olan daha baska olaylar da vardi. Nitekim Fâtih, Trabzon seferinden zaferle döndügü vakit, zaferi tebrik için her taraftan elçiler geldigi halde, Misirlilar buna lüzum görmemislerdi. Bu durum, aradaki dostluk hislerinin sarsilmasina sebep oldu. Bu yüzden, “Hoskadem” Misir sultani oldugu zaman, Fatih de onu tebrik etmemisti. Âsik Pasazâde bu konuyu su ifadelerle dile getirir: “Her tarafin pâdisahlarindan elçi geldi, Han’a vilayet (Trabzon) mübarek olsun diye, Ancak Misir sultanindan elçi gelmedi. Âdet-i muhabbet terk olundu. Adavete (düsmanliga) bir bahane bu oldu… Pâdisah dahi buna bir pare (parça) melûl oldu. Sonra mezkur (adi geçen) Hoskadem dahi Misir’a sultan oldu. Pâdisah dahi taht mübarek olsun diye elçi göndermedi. Âdet bu idi ki gönderileydi. Iki taraftan âdet terk olundu. Ve muhabbet kesilmeye basladi.” Dulkadirogullari münasebetiyle bozulan iliskilere ragmen Sultan Kayitbay zamaninda Fâtih, Âsik Pasazâde’nin ifadesiyle “Taht mübarek olsun diye elçi gönderdi. Iyi hediyelerle Çavusbasini elçi gönderdi. Elçi kim Misir’a vardi yine kanun üzre hürmet etmediler, elçi müsteki geldi pâdisahina haber verdi. Rum Pâdisahi (Anadolu’ya baslangiçta Rumeli dendigi için Pâdisahina da Rum pâdisahi, yani Rum ülkesinin pâdisahi dendi) buna dahi melûl oldu. Âhir, Misir sultani dahi bu elçinin ardinca bir elçi gönderdi. Misir’in muhtesibini* gönderdi. Bu muhtesibin gelmesi pâdisaha hos gelmedi.” Gerçekten, Fâtih Sultan Mehmed, Misir muhtesibinin elçi olarak gönderilmesine kizmistir. Zira böyle bir elçi, devletler arasindaki protokolün çignenmesi demekti. Çünkü “o, çarsi ehlinin büyügüdür, pâdisahlara elçi olarak gönderilmez, bu bir hafifliktir.” sözleri ile ifade edilen anlayis, bunu açikça ortaya koymaktadir.

FÂTIH’IN SAHSIYETI VE ÖLÜMÜ

1451 yilinda 21 yasinda iken yeniden Osmanli tahtina geçen Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul’u fethedip bin yüz yillik Dogu Roma (Bizans) Imparatorlugu’nu ortadan kaldirarak tam anlamiyla “Fâtih” ünvanini aldigi gibi, yüksek kabiliyet ve dehasiyle herkese gücünü kabul ettirmis olan büyük bir devlet adami idi.

Fâtih, yaptigini bilen ve ne yapmasi gerektigini hesaplayip düsünen adamdi. Onu, kütle mukadderatini elinde tutan sayili dâhiler ve cihangirlerden ayiran üstün vasif, icraat ve basarilarinda, firsat ve tesedüflerden faydalanmis olmasi degil, yaptigi ve yapacagindan haberli bulunan bir sisteme sahip bulunmasi idi. Halbuki büyük söhretlerden pekçogu, sevki tabiilerini rehber tutan, gafil ve zamanin maglubu kimselerdir. Binaenaleyh Fâtih, ihraz ettigi san ve serefe, tesadüflerin yardimi ile degil, kendi istihkak ve kudretiyle ulasmistir. Derûnî metanet ve zihnî kemaline, hayat ve icraatinin her safhasinda sahid oldugumuz Sultan Ikinci Mehmed, beser olarak düsebilecegi hatalari asgariye indirmek yolunda, etrafina zengin ve kaliteli bir müsahipler ve müsavirler kalabaligi toplayan ve bunlardan her birinin karsisinda gerektiginde boyun egen bir adamdir. Bununla beraber o, devlet idaresinde sertti. Hissiyatini gizlemeyi bilir, yapacagi seferleri tatbik sahasina koyuncaya kadar gizli tutardi. Zamani gelince de birdenbire maksadini açiklardi. Bu yüzden düsmanlarini sasirtarak bir senede birkaç fütuhata birden nail olurdu. Harpte cesurdu, maglubiyeti önlemek için cesurane bir sekilde öne atilip askeri tesci ederdi. Her zaman sogukkanliligini muhafaza ederdi.

Adaletle hükmetmeyi siar edinen; cesaretli ve gayretli biri olan Fâtih Sultan Mehmed, atalarinin elbiselerini birakarak ulema elbisesi giymeye basladi. Âlimlerle sohbette bulunmayi âdeta bir vazife telakki ediyordu. Bu yüzden Istanbul, âlim ve fazil insanlarin siginagi haline gelmisti. Gerçekten o, ulema, sair, tasavvuf erbabi ve sanatkârlari himaye etmisti. Onlara tahsisatlar vermis ve çalismalarini temin gayesiyle müesseseler kurmustu. Ayni zamanda kendisi de sair olan Fâtih, siirde “Avnî” mahlasini kullanirdi. Bostanzâde Yahya (Tarih-i Saf. I, 52) onun bu özelliklerini su ifadelerle nakleder: “Bâni-i mebani-i hayrat ve müessis-i esas-i hasenat olup ulema-i ser’-i metin ve fudala-i fedail âyin, devrinde revnak bulup cihet-i maaslari için Tetimme (medrese) ve imâret bina buyurup nice evkaf tayin buyurmuslardir. Kendiler dahi ulema zümresinden madud olup (sayilip) fadl-i bâhir ve marifet-i zâhir sahibi idiler. Ve siir-i bî-nazirleri (benzersiz, essiz) dahi vardir. Mahlas-i serifleri “Avnî”dir.” Bildigimiz kadari ile Fâtih, Türk tarihinin en renkli ve en büyük sahsiyetlerinden biridir. Ana dilinden baska sark ve garp dillerini bildigi, genis bir kültür ve bilgi hamulesiyle yüklü bulundugu, riyaziye, topçuluk ve askerlikte kesif yapacak kadar kudret sahibi oldugu anlasilmaktadir. Serbest fikirli ve herhangi bir saplantisi olmayan hükümdarin, âlimleri davet ederek ilmî mübaheseler yaptirdigi da anlasilmaktadir. Farsça ve Rumca’dan Arapça’ya tercüme edilmis felsefî eserleri okur ve yanina celb ettigi âlimler ile müdavele-i efkâr ederdi. 1466 senesinde Batlamyus’un haritasini Ivrikios’a yeniden tercüme ettirip haritadaki isimleri Arap harfleri ile yazdirmistir. Kritovulos bu konuda sunlari yazar: “Pâdisah hazretleri, lisan-i Farisî ve Yunanî’den Arapçaya tercüme edilmis olan âsâr-i felsefiyeyi mutalaa ve nezd-i sâhânelerinde bulunan fudala ile bu babta müdavele-i efkâr eder ve bilhassa Aristo’nun mebahis-i felsefiye ile pek ziyade mesgul olurdu. Bir vakit cografiyundan meshur Batlamyus’un, meslek-i cografîye aid levayihine tesadüf edip mezkur layihalarda fennî bir surette izah ve tarsim edilen (çizilen) sekilleri, nazari dikkate almis ise de bu haritalar daginik olduklarindan, yeniden Filozof Ivrokios’a havale ederek Arapça yazdirir.”

Tetkik edilip arastirildigi zaman görülecegi gibi hemen hemen bütün osmanli Pâdisahlarinda ve özellikle Fâtih Sultan Mehmed’de ilim ve ilim adamlarina karsi büyük bir saygi vardir. O da digerleri gibi daha sehzadeliginde “ulûm-i âliye ve ‘aliye”yi tahsil etmisti. O, “Ilmi taleb ediniz hadisine uygun olarak tahsil ve müzakerelerden geri kalmazdi. Bu sebeple o, Molla Iyas, Molla Güranî, Hocazade Muslihiddin Mustafa, Hatipzâde Mehmed, Molla Siraceddin ve Abdülkadir gibi hocalardan ders almisti.

Fâtih, çok genç yasta tahta çikmis, daha çocuklugunda büyük sorumluluklar yüklenmis, otuz sene kadar kesintisiz sefer ve gazalarla mesgul olmustu. Bizzat yirmi bes seferde bulunan Fâtih, 17 devlet ile ikiyüz küsur sehir ve kale fethetmisti. O, bütün bu çalismalarinin sebebini ve dolayisiyle hedefini su misralarla dile getirir:

“Imtisâl-i “câhidû fi’llah”* oluptur niyetim,

Din-i Islâm’in mücerred gayretidir gayretim”

Bu ifadeler onu, sirf ihtiras için harb eden ve kiliç sallayan dünya cihangirlerinden ayirmaktadir. O, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, insanlik ugrunda katlandigi mesakkat ve müsküllere gögüs gerdigi gibi, ayni yolun yolcusu bir idealist olarak gögüs vermis bir serdar ve fikir adamidir. O, hedefledigi gayeye ulasmak için, bütün imkîAnlari degerlendiriyordu. Bu sebeple Istanbul’u aldiktan sonra, Ortodoks ve Ermeni patrikleri ile Yahudi bashahamini bu sehre yerlestirir. Çünkü o, Istanbul’u idealindeki cihan devletinin merkezi yapmak istiyordu. Hatta bir rivayete göre “Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir pâdisah ve Istanbul da cihanin payitahti olmalidir,” seklindeki sözü ile bu düsüncesini dile getirir. Bu ifadelere bakilirsa, gayesinin bir cihan devleti de olmayip, Islâm dinini her tarafa yaymak oldugu anlasilir. Zira Fâtih, Islâm âleminin hâmisi sifatiyle kendisini i’lâ-yi kelimetullah’in en büyük temsilcisi olarak görmekte idi. Gerçekten, daha sehzâdeliginde cihangirlik emelinde oldugu belirtilen Fâtih için, Bosnali Hüseyin Efendi, bizzat pâdisahin agzindan “Bu hânedanin maksad-i a’lasi, i’lâ-yi kelimetullah’tir demektedir.” Keza onun, nizam-i âlem için, Trabzon üzerine varirken, çektigi sikinti ve katlandigi eziyetleri gören uzun Hasan’in annesi Sâra Hatun’a “Valide” diye hitap edip söylediklerine, daha önceden biliyoruz.

Onun yaptigi fetihler, giristigi gazalar ve tebeasi için yaptiklarina bakilirsa, riza-yi ilâhî’yi kazanmaktan ve Resûlullah’in yolunda yürümekten baska bir sey düsünmedigi görülür. Vefati dahi yine “i’lâ-yi kelimetullah” için çiktigi bir sefer-i hümayun esnasinda vuku bulmustu. Bu seferin, nereye müteveccih oldugu kesin olarak bilinememektedir. Hazirliklar, büyük bir sefer için yapilmisti. Ama nereye oldugunu kimse bilmiyordu. Tursun Bey “Ve cihet-i sefer Anadolu oldugu malum olundu, amma Arab mi, Acem mi malum olmadi” diyerek bu büyük seferin nereye olacaginin bilinemedigine isaret eder.

Fâtih Sultan Mehmed, 1481 yili Nisan ayinin 29. günü (27 Safer 886) 50 yasinin içinde iken, büyük bir ordunun basinda hasta olmasina ragmen Üsküdar’a geçmis ve bir at arabasina binerek, doguya dogru ilerlemeye baslamisti. Ancak, Gebze yakinindaki Hünkâr veya Tekfur Çayiri denen yere geldigi vakit, hastaligi büsbütün artar. Bu yüzden 3 Mayis 1481 Persembe günü (4 Rebiülevvel 886) ikindi vakti, 31 yillik hükümdarliktan sonra vefat eder.

Fâtih’in ölümü, gizli tutularak hamam yapmak üzere Istanbul’a geçtigi söylenip askerin yerinde kalip beklemesi emrolundu ise de birkaç gün sonra kayiklarla Istanbul tarafina geçen yeniçeriler, vefat hadisesini ögrenince, bazi edepsizliklere basladilar. Fâtih’in ölümü, onbir gün gizli tutulup saklanabilmisti.

Âsik Pasazâde, Fâtih’in vefatini ve sebebini su ifadelerle günümüze ulastirmaya çalisir: “Vefatina sebep, ayaginda zahmet vardi. Tabibler, ilacindan aciz oldular. Ahir, tabibler cem olup ittifak ettiler, ayagindan kan aldilar. Zahmet ziyade oldu. Sarab-i farig (ilaç) verdiler, Allah rahmetine vardi. Öyle anlasiliyor ki, Fâtih’in hastaligi, genellikle hânedanda rastlanan “Nikris illeti” idi. Tarihî rivayetler de bunu desteklemektedirler.

FÂTIH SULTAN MEHMED VE HOSGÖRÜ

Günümüzde, “hosgörü” diye ifade edilen prensip ve anlayisa eskiden “müsamaha” deniyordu. Sözlüklerde bu kelime, “görmezlige gelme, aldirmama, bir kabahatliya karsi siddet göstermeyip geçivermek” seklinde manalandirilmaktadir.

Bir beylik olarak ortaya çikisindan itibaren bünyesi ve sartlarin gerektirdigi degisiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Devleti, saglam temeller üzerine bina edip gelistirdigi ve kemal mertebesine ulastirdigi müesseseleri vâsitasiyle uzunca bir hükümranlik dönemi geçirme imkanini buldu. Devletin, hayatiyet sirlarini teskil eden ve onu, Anadolu’nun diger beyliklerine göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de süphesiz ki, hosgörü adini verdigimiz anlayisin, devlet nizam ve hakimiyet telakkisinde önemli bir rol oynamasidir.

Kurulusundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile, Ser’î hukuku hem nazarî, hem de amelî bir sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu anlayisini devletin bütün sistem ve organlarinda da devam ettiriyordu. Zira “bu devlette din asil, devlet ise onun bir fer’i olarak görülmüstür”. Bu bakimdan, devletin sosyal bünyesindeki anlayisin buna göre organizesi normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki, Osmanlilar, Balkanlar’da idarelerine aldiklari yerli unsurlarin din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onlari her türlü baskidan da kurtarmislardi.

Islâm’dan aldiklari ilhamla Osmanlilar, idareleri altinda bulunan gayr-i müslimlere karsi hosgörülü davranmayi, onlarin dinî hürriyet ve serbestilerine müdahale etmemeyi devletin temel prensiplerinden biri haline getirmislerdir. Bu prensibi iyi kullanan ve ona son derece riayet edenlerden biri de süphesiz ki Istanbul’un fâtihi olan Sultan II. Mehmed’dir. Onun, Istanbul’un fethinden sonra Ortodoks Patrikligi’ne verdigi serbestiyet ile âyinlerini yapma konusundaki rahatligi bilindigi ve daha önce de kismen

“Bi avnillahi Taala Hz. Resûl-i Ekrem hürmetiyle makami Konstantiniyye feth oldukta etraf u eknafta olan sahlar ve krallar âsitâne-i saadetime elçiler gelüp feth-i fütûhu arz edüp bu def’a Kuds-i Serif’te olan Rumlarin Patrigi Atanasyos nâm rahib ruhbanlari ile gelüp âsitane-i saadetime yüz sürüp Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin mübarek eliyle ve pençesiyle imzali olan hatt-i hümayunlari ve Hz. Ömer b. Hattab (r.a.) (tarafindan) verilen hatt-i kûfî ile ve selâtin-i maziyeden hatt-i hümayunlari ibraz edip reca eyledi. Kuds-i Serif içre ve tasrasinda namazlari ve ziyaretgâhlari ke’l-evvel… mucibince zapt ve tasarruf eyleyeler. Ahardan kimesne rencide eylemeye. Eger bundan sonra gelen halifeler, vezirler, ulema, ehl-i örften vesair ümmet-i Muhammed’den akça içün veya hatir içün feshine murad ederlerse Allah’in ve Hz. Resûlun hismina ugrasin. Sene 862 (1457). BOA. Ali Emirî, Fâtih, nr. 22.

FÂTIH SULTAN MEHMED DEVRI

(II. MEHEMMED)

Kaynaklarin, âdil, akil, heybetli, cesaretli, idrak sahibi, iyi giyimli, kadirsinas, âlimlerin dostu, sairlerin hâmisi, hakka kail ve maarif erbabina meyilli bir pâdisah olarak tavsif ettigi Fâtih Sultan Mehemmed Han, tarihin kayd ettigi büyük sahsiyetlerin basinda gelir. Bu bakimdan onun, sahsiyet ve karekterini oldugu gibi bütünüyle ortaya koymak çok zordur. Çünkü o, beser kudretinin ulasabilecegi en yüksek noktalara çikmis ve kendinden önce veya sonra gelmis olanlarla mukayese edilemeyecek derecede büyük bir hüviyet kazanmisti. Onun, Manisa’da geçirdigi ikinci sehzadelik devresi, gerek sahsi, gerek Osmanli Devleti için çok verimli ve faydali olmustu. Zira, 5 yil süren bu dönemde o, sahsiyetini olgunlastiran ciddi bir çalisma ve fikrî faaliyet içinde bulunmustu.

Bu bes senelik müddet zarfinda o, bir yandan akademik bir faaliyet devresine girerek liyakatli hocalarin refakatinda malumatini genisletmis, felsefe ve riyaziye (matematik) okumustu. Döneminin önemli iki dili olan Arapça ve Farsça’yi ana dili gibi ögrenmisti. Bu meyanda o, Latince, Yunanca ve Sirpça ögrenme imkânlarini da bulmustu. Tarih, cografya ve askerlik bilgisine de iyice vâkifti. Bir yandan da dünya cihangirlerinin biyografilerini dikkatle tedkik ederek her birinin dogru ve yanlis taraflarina parmak koymustu. Böylece, yasanmis tarih maceralarinin muhasebe ve yekûnu, onu, plan ve sistem fikrinin lüzumuna esasli bir sekilde inandirmisti.

Devletin, gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak yolunda kendini geregi gibi hazirlamak için gece uyumamis, gündüz dinlenmemis, hayatinin bir solugunu dahi bos geçirmemis olan genç sehzâde, hesapli ve sistemli gelecegin genç fâtihi, saltanatinin devaminca, daima baslanacak bir isin plani ve bitecek bir isin endisesi ile yorulacakti.

Babasi, II. Murad’in vefati üzerine 16 Muharrem 855 (18 Subat 1451) Persembe günü Edirne’de Osmanli tahtina geçen II. Mehmed’in dogum tarihi 27 Receb 835 (30 Mart 1432) olarak kabul edilmekle birlikte, buna yakin farkli tarihler de verilmektedir. Dogum tarihi hakkinda farkli görüslerin bulunduguna temas edilen Fâtih Sultan Mehmed’in annesinin kimligi hakkinda da degisik görüsler bulunmaktadir. Bu farkli görüsler, Batili yazarlarca öne sürülmüslerdir ki, kaynaklarimiz bu görüslerin tamamini reddedecek sekilde açik ve net bilgiler vermektedirler. Zira kaynaklarimiz, konuyu, II. Murad’in evliliginden itibaren takib ederler. Nitekim kaynaklarimiz, Fâtih Sultan Mehmed’in annesinin Müslüman Türk oldugu ve Isfendiyar Beyi’nin kizi veya torunu oldugu, isminin de Hüma Hatun oldugunu belirtirler. Ayni sekilde Ismail Hami Danismend de Bursa mahkeme (ser’iyye) sicillerine dayanarak konuyu tafsilatli bir sekilde ele alarak söyle der:

“Fâtih’in annesi olarak gösterilen Türk prensesi, Kastamonu ve Sinop’ta hüküm süren Candarogullari hanedanindan Isfendiyar Bey’in kizi veya torunu Halime, veyahut Hatice Hatun’dur. Ikinci Murad’in bu kizla izdivaci hicretin 827 (m. 1424) yilindadir.” Müellif, arastirmasinda bu ihtilaflarin sebeplerini de açiklar. Ama konuyu fazla dagitmamak için biz bunun üzerinde fazla durmayacagiz. Bununla beraber yeni arastirmalarin ortaya çikardigi gerçek isim ve hüviyeti ile ilgili bilgiyi aynen nakletmeden geçemiyecegiz. “Daha sonralari Bursa mahkeme sicillerinde yapilan tedkiklere göre Fâtih’in muhterem annesi, Hüma Hatun’dur. Bu bahtiyar kadinin türbesi Bursa’da Muradiye Câmii’nin sark tarafinda müze idaresince istimlak edilen bir bahçe içindedir. Câmiden çarsiya dogru gidilirken bu zarif âbide, câmiden yüz metre kadar ilerdedir. Memduh Turgud Koyunluoglu’nun Bursa Halkevi nesriyati içinde çikan “Iznik ve Bursa Tarihi”nin 152-153. sayfalarinda “Hâtuniye Künbedi” ismiyle bahsedilen bu türbeyi Fâtih, babasi Sultan Ikinci Murad daha hayatta iken ölen annesi için hicrî (m. 1449) tarihinde, yani Istanbul’un fethinden dört sene evvel yaptirmistir. Kitabesi Arapça’dir.

Bu kitâbenin en büyük kiymeti, Fâtih’in annesinin yabanci rivayetlerde iddia edildigi gibi Istanbul’da medfun olmayip türbesinin Bursa’da bulundugunu ve yine ayni yabanci masallarinda iddia edildigi gibi Hiristiyan olarak öldügü için türbesi kapali olmayip, Müslüman oldugunun kitâbe ile sabit oldugunu artik hiç bir tereddüde imkân birakmayacak bir kesinlikle ortaya koymasidir. Yalniz kitâbede bu Hatun’un ismi yoktur, ancak bu da Bursa mahkeme sicillerinin 31,201 ve 370 sayili defterlerinin 35, 64 ve 40. sayfalarinda bulunmustur. Fâtih’in annesinin ismi Hümâ Hâtun’dur.

FÂTIH’IN CÜLÛSU VE KARAMAN SEFERI

Fâtih diye tarihe geçen ve Türklerin yetistirdigi en büyük sahsiyetlerin basinda gelen Sultan II. Mehmed, Manisa’da sancak beyi bulundugu sirada, babasi, Edirne’de vefat etmisti. Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa, bu ölümü gizli tutarak durumu Manisa’da bulunan genç sehzâdeye bir ulakla bildirir. Edirne’den yola çikan ulak, üç gün sonra ölüm haberini Manisa’ya getirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haberlesmeyi su ifadelerle dile getirerek o dönemde bile Osmanli Devleti’nde posta vazifesi gören ulak (tatar)larin nasil sür’atli yol aldiklarini ve gizlilige nasil riayet ettiklerini anlatir:

“Subatin besinci günü bir ulak, kuvvetli kanatli kartal kusu gibi Manisa’ya geldi ve Mehmed’e iyice mühürlenmis bir mektup verdi. Mehmed, mektubu açip okuyunca, babasinin vefat ettigini gördü. Mektup, Halil ve diger vezirler tarafindan imza olunmus bulunuyordu. Mektupta babasinin vefatini yazdiklari gibi, vakit kaybetmeksizin ve mümkün ise Pigasos (mitolojide kanatli atlara verilen bir isim) cinsinden uçar bir ata binip, pâdisahin vefati, civar milletlerce duyulmadan evvel, Trakya’ya gelmesini yaziyorlardi. Mehmed, mektupta yazilanlara uygun olarak hemen çok (sür’atli) kosan Arap atlarindan birine atladi ve sarayi erkânina: “Beni seven armamdan gelsin” dedi. Önünde sarayindaki kullarindan okçular ve çabuk yürüyenler, iki yanlarinda kahraman dilâverler yaya olarak ve kiliç takinanlar ile mizrakli süvariler arkadan geliyorlardi. Bu suretle tertip olunan alay, iki günde Manisa’dan Bogaz’a vararak, Gelibolu Bogazi’ni geçtiler. Mehmed, maiyetinden geride kalanlarin gelebilmeleri için Gelibolu’da iki gün daha bekledi. Bu arada Edirne’ye bir ulak göndererek, Gelibolu Bogazini geçtigini bildirdi. Halkin bas kaldirip karisikliklarda bulunmamasi için, yeni pâdisahin Gelibolu’da bulundugu her tarafa yayildi.” Gelibolu’dan hareket eden genç pâdisah, Edirne’ye ulasmakta pek acele etmedi. Sehrin disinda vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyleri, ulema ve ordu tarafindan karsilandi. Lehinde büyük tezahüratlar yapildi.

Fâtih Sultan Mehmed’in, babasinin ölüm haberini almasi ve Manisa’dan hareket etmesi yeni arastirmalarda su sekilde verilmektedir:

“Vezir-i a’zâm, kimseye duyurmadan acele Manisa’ya ölüm haberini eristirdi. Yedi gün sonra haberi alan Sultan Mehmed, yaninda atabegi Sehabeddin Pasa oldugu halde, sür’atli bir sekilde hareket ederek iki günde Çanakkale Bogazi’na geldi. Bizans’in bogazlari kesmeleri ve Orhan’i 1444 yilinda oldugu gibi Rumeli’de serbest birakmalari uzak bir ihtimal degildi. Genç Sultan, Gelibolu’ya geçmeye muvaffak oldu. Bundan sonra onun, o derecede telas ve endise etmedigini görüyoruz. Gelibolu’da babasinin ölümü ve yeni pâdisahin geldigi haberi yayildi. Chalkondyles’in sözünü ettigi Edirne’deki yeniçeri ayaklanmasi, yeni Sultan’in, Gelibolu’ya varmasindan sonra olmalidir. Buna göre Yeniçeriler, sur haricinde toplanip sehri yagmaya hazirlanmislardi. Ancak Çandarli Halil’in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde büyük bir kargasanin önü alindi. Halil, kalan kapikulu askerleri ile alelacele topladigi kuvvetleri, bunlarin üzerine sevk ederek, silahlarini birakmazlarsa kiliçtan geçirileceklerini, yeni sultani beklemelerini ve o geldikten sonra kendilerine ihsanda bulunacagini söyledi. Asker “Çandarli’ya olan hürmetleri dolayisiyla” isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Sultan Mehmed, pâyitahta girerek tahta oturdu ve yeniçerilerden sadakat yemini aldi.

Bu rivayetteki unsurlar, olaylarin gelismesi ile tam bir uygunluk halindedir. Halil Pasa’nin, yençeriler üzerindeki nüfuzu, Sultan Mehmed’in ancak onun müdahalesinden sonra tahta gelip yerlesebilmesi, bilhassa kayda deger. Yeni Sultan adina vaad edilen bahsis ise, yeniçeriler tarafindan, Karaman seferinde adeta tehdidle alinacaktir.

Babasinin ölümünden onbes gün sonra Sultan II. Mehmed, Osmanli ülkesinin pâdisahi sifatiyla Edirne’de ikinci defa tahta çikti (16 Muharrem 855/18 Subat 1451).

Sultan Murad’in zamansiz ölümü ve oglu Mehmed’in tahta geçmesi sonucunda devletin iç ve dis siyasetinde bir degisikligin olmasi bekleniyordu. Sultan Ikinci Murad’in ölümünden sonra hükümdar olarak Edirne’de gördügümüz müstakbel Istanbul Fâtihi, inzibatli ve sistemli bir hazirlik ile manevî bir olus devresinin suurunu tasiyarak artik is basinda bulunuyordu.

Osmanli devlet teskilâtinda da, büyük ve köklü degisiklikleri yapacak olan genç hükümdarin büyük talihi, devlet otoritesinin politika ahlâkini kuran ve kontrolü altinda tutan âlimlerden mürekkep müsavir kuvvetlerle kendi kendini çevrelemis olmasi idi. Zira bu zümre, bagli bulunduklari prensiplerin müdafaasini, imanlarinin geregi bildiklerinden, pâdisahlik makamina karsi serdengeçti bir pervasizlikla daima medenî cesaret gösterirlerdi. Iste hükümdarin karar ve hareketlerinin tosladigi duvar, bu salâbet ve müeyyideler sistemi idi.

Dünyanin hiç bir devrinde, hiç bir idarenin bas çeviremeyecegi bu mücahidler sinifi, kendi prensiplerinin sasmaz ölçüleriyle, hükümdarlik makamina karsi bir tasfiye cihazi vazifesini görmüslerdir. Devrandan nimet beklemedikleri ve dünyanin varligindan sâd, yoklugundan ise nâsâd olmadiklari için, kimseden çekinmemis, kendilerini kimseye borçlu ve zebûn hissetmemekle de hürriyetlerini kimseye bagislamamislardir.

Iste genç hükümdar, çocuk yasindan itibaren böyle bir muhit ve bu anlayista bir hoca ve müsahib kadrosu tarafindan çevrelenmistir. Bunlardan Molla Hüsrev, Molla Güranî, Hocazâde, Hizir Bey Çelebi, Ali Tusî, Molla Zirek, Sinan Pasa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin gibi ilim, irfan ve san’at erbabi, feyzine feyz katarak fikrî ve edebî istiklâlini hazirlamis, bir yandan da baraj vazifesiyle coskun ve taskin kararlarinin demlenip durulmasina hizmet etmislerdir.

Su kadar var ki, bu halkanin tam merkez yerinde, hepsinden imtiyazli ve hepsinden cesaretli bir hocasi daha vardi ki, tek basina gözünü hükümdara dikmis olan bu meydan erinin adi Ak Semseddin idi.

Sultan Mehmed, tahta oturur oturmaz durumun nezaketini kavramis ve bu sebeple babasinin vezirlerini yerinde birakmisti. Inalcik, Mehmed’in cülûsu ile Vezir-i a’zam Halil Pasa’nin rakiplerinin, iktidara geldiklerini söylemektedir. Bu konuda Bizans tarihçisi Dukas asagidaki ifadeleri kullanarak mevzuya bir açiklik getirir: “Mehmed, tahtina oturdugu sirada bütün valiler ve babasinin vezirleri, Halil Pasa ile Ishak Pasa, karsi tarafta uzakta duruyorlardi. Kendi vezirleri ise Hadim Sahin (Sehabeddin) ve Ibrahim, âdet vechiyle pâdisahin yaninda yer almislardi. O zaman Sultan Mehmed, kendi veziri Sahin’e sordu: “Babamin vezirleri neden uzakta duruyorlar? Bunlari çagir ve Halil’e eski yerini almasini söyle. Ishak da Anadolu ordulari komutanlari ve esrafi ile beraber, babamin cesedini Bursa’ya gömsünler. Sark vilayetlerinin (Anadolu Beylerbeyi) de idaresine nezâret etsin” dedi. Vezirler, pâdisahin bu sözünü duyunca hemen kosarak usûlleri vechiyle pâdisahin elini öptüler. Bu suretle Halil basvezir oldu. Ishak da Murad’in cenazesini alarak birçok esraf ve âyâniyle beraber ve büyük bir intizam içinde Bursa’ya gitti. Cenazeyi orada kendisinin hazirlatmis oldugu türbeye defnetti. Bu cenaze alayinda fukaraya pek çok paralar verildi.”

Genç pâdisah, tahta çikar çikmaz devletin hududlarinda tehlikeler bas göstermeye basladi. Ilk defa, henüz bir çocuk olarak tahta çiktigi zamanki buhranli durumlar tekrarlanmak üzereydi. Enverî (Düstûrnâme, s. 94) bu durum için “Fitne ve âsûb doldu her diyar” diyerek durumun vehametini ortaya koyar. Gerçekten de Anadolu ayaklanmisti. Karamanoglu Ibrahim Bey harekete geçerek, Fâtih’in babasi Murad tarafindan ele geçirilmis bulunan yerleri zaptetmis ve Alaiye üzerine yürümüstü. Ibrahim Bey, Bati Anadolu’da, Sultan Ikinci Murad’in son defa ortadan kaldirdigi beylikler için, Karaman’dan gönderdigi saltanat davasi güden iddiacilar, Aydin, Mentese ve Germiyan’da faaliyete geçmislerdi. Bu konularda fazla tafsilata sahip olmamakla beraber, Anadolu Beylerbeyi’nin bunlarla ugrasmak zorunda kaldigina bakilirsa bu hareketler ilk etapta basarili olmuslardi denebilir. Öyle anlasiliyor ki, Anadolu’da durum endise verecek bir boyuta ulasmisti.

Genç hükümdar, bu müskül ve sikintili durumda, ister istemez babasinin baris politikasini sürdürmek zorunda kalacagini anlamisti. Bu bakimdan. Anadolu’yu kurtarmak için, batida birçok fedakârliklarda bulunmak zorunda kaldi. Böylece, o tarafi (bati sinirlarini) emniyete alarak barisi saglamaya çalisti. Gelen Sirp elçisinin istekleri kabul edildi. Despot’un, Sultan Murad’la yaptigi “Yeminle musaddak” muahede ve ittifaklari yenilemeye razi oldu. II. Murad’in resmî müsaadesiyle 1449 yilinda Bizans tahtina geçmis olan eski Mora Despotu Konstantin de, yeni pâdisahin durumundan azamî sekilde istifadeye çalisti. Fâtih, tahta geçince, Konstantin hem tebrikte bulunmak, hem de eski andlasmalari tastik ettirmek için bir Bizans elçisi gönderdi. Yeni Sultan, barisi teyid ve eski ahidleri tastik ettigi gibi, ayrica, yaninda bulunan Osmanli saltanatinin müddeisi, Orhan’in masraflarina karsilik, Bati Trakya’da Karasu irmagi üzerindeki yerlerin hasilatindan yilda, 300 bin akça isteyen imparatorun bu dilegini de kabul etti.

Gelecegin Istanbul Fâtihi’nin bu sekildeki hareket ve davranislari, onun iyi bir diplomat oldugunu göstermektedir. Bu bakimdan, Edirne’deki cülûsu esnasinda, Bizanslilara karsi mültefit davranmasinin elbette bir sebebi ve mânâsi vardi. Onun, o zamandaki düsüncelerine yaklasmak ve onlari kesfetmek pek güç bir is olmakla beraber, muhtemelen Fâtih, henüz hazirlikli bulunmadigi su siralarda, Bizans’in tesviki ile Hiristiyan milletlerin kendisine bazi engelleri çikarabileceklerini hesaba katarak Bizans’la dost kalmayi uygun görmüstür. Ilk defa hükümdar oldugu zaman, çocuklugundan faydalanmak üzere Hiristiyan milletlerin nasil harekete geçmis olduklarini hiç süphesiz unutmamis olan genç pâdisah, herhalde yine böyle bir durumla karsilasabilir endisesiyle olacak ki, simdilik bu sekilde davranmayi uygun görmüstü. Öyle anlasiliyor ki Fâtih, Bizans hakkinda baska türlü düsünüyordu. Ancak henüz tahta çikmis olan bu gencin, etrafini ürkütmemesi gerekiyordu. Böyle bir davranis tabii bir hareketti. O da öyle yapti. Onun için Karaman seferi esnasinda kendisine yapilmis bulunan teklifleri sukûnetle dinlemis ve onlari kabul eder bir tavir takinmisti. Fakat Karamanoglu Ibrahim Bey itaat altina alinir alinmaz is degismis ve bu seferin dönüsünde pâdisah, Rumeli Hisari’nin yapilmasini emredecektir. Bu hisarin yapilisi, Bizans’a yersiz isteklerinin güzel bir cevabi idi. Böylece Bizans, yakin gelecekte ne gibi bir tehlike ile karsilastigini ancak o zaman idrak etmis ve hemen agiz degistirerek kuvvetli hasimlari karsisinda her zaman yaptigi gibi, bu sefer de yalvarmak, bunu yapamayinca da igfal etmekle durumunu kurtarmaya çalismistir. Bu bakimdan, hisarin yapilmak istendigi yerin, Galatalilara ait oldugunu ileri sürerek meseleyi diplomatça halletmeye çalismis ise de, Fâtih’in verdigi cevap, hem susturucu hem de oksayici olmustur. Anlasma geregince genç pâdisah, Istanbul kusatmasi müddetince Galata Cenevizlileri ile dost kaldi. Hatta Galatalilarin, gizliden gizliye Bizanslilara yardim ettiklerini bildigi halde bunu, açiga vurmayi menfaatlerine uygun bulmadi. Istanbul alinincaya kadar onlarin bu sekildeki düsmanca hareketlerine göz yumarak onlari görmezlikten geldi. Halbuki Istanbul’un fethini müteakip günlerde, Galatalilar için, kendi bahs ettiklerinden baska hiç bir hukuk tanimayarak, orayi da dogrudan dogruya Türk topraklarina bagladi.

Ülkesinin, içinde bulundugu nazik durum sebebiyle, düsmanlari ile olan eski antlasmalari yenilemeyi uygun gören genç hükümdarin bu davranisi, Avrupa tarafindan yanlis bir sekilde degerlendirilmisti. Bunun için de Avrupa, onun hakkinda yanlis fikirler beslemekteydi. Onun, devletlerle olan muahedeleri yenilemesi ve onlara karsi yumusak davranmasi böyle bir fikrin ortaya çikmasina sebep olmustu. Zira onlara göre, birkaç defa tahtindan mahrum edilerek Manisa’ya gönderilen Sultan Murad’in bu genç sehzâdesi hakkinda Bizans’ta ve bütün Avrupa’da acele hükümler verilmis ve o, kabiliyetsiz bir delikanli olarak taninmisti. Bundan dolayi Sultan Murad’in ölümü ve Fâtih’in tahta çikisi her tarafta büyük bir memnuniyet uyandirmisti. Çünkü bu delikanlinin beceriksizligi yüzünden, Osmanli Devleti’nin kendiliginden sona erecegi hülyasi, Avrupa’da tekrar kök salmaya baslamis ve Hiristiyanlik âleminin kuvvetlerini, birlikte ve sür’atle hareket etmeleri lazimgelen bu devrede, tamamiyle felce ugratmisti. Aslinda yeni ve genç hükümdar da Avrupa’da böyle bir fikrin yayilmasini istiyordu. Onun yumusak tavri, onlarda böyle bir düsüncenin meydana gelmesini saglamisti. Bu yüzden hiç kimse, Osmanlilara karsi harekete geçmeyi düsünmüyordu. Yalniz Franciccus Phlelphus bu düsünce ve fikirde degildi. O, Sultan Murad’in ölümünü takib eden günlerde, Osmanlilar ve onlarin devleti hakkinda fikirlerini kaleme aldigi bir mektupla Fransa krali VII. Charles’a bildirmisti. Avrupadaki mevcud fikirleri, pesin hükümleri ve yanlis düsünceleri aksettiren bu mektubunda Phlelphus, Fransa kralina öbür Hiristiyan devletlerin basina geçmesini ve Osmanlilara karsi yürümesini istiyordu. Çünkü ona göre Osmanlilarin kudreti çoktan kirilmisti. Harbe sokabilecekleri kuvvet olsa olsa 60 bin kisi olabilirdi. Baslarinda da harp görmemis, tecrübesiz, sefih, kadinlara düskün ve budala bir delikanli vardi. Phlelphus, bu kadarla da yetinmiyor, Fransa kralinin takib edecegi yolu bile gösteriyordu. Ona göre uygun bir rüzgârla Hiristiyan ordusunun bir günde Tarent’den Peleponez’e geçecegini, Mora despotlarinin, bütün kuvvetleriyle bu orduya katilacagini, Arnavutlarla Italyanlarin bu orduyu destekleyecegini ileri sürüyordu. Böylece, çok kisa bir zamanda Türklerin Avrupa’dan kovulacagini, hatta Asya’da Müslüman hakimiyetinin kirilacagini iddia ediyordu.

KARAMAN SEFERI

Her firsatta, Osmanlilara karsi hasmâne (düsmanca) bir tavir içine giren Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti’ne karsi mümkün olabilen bütün fenaliklari yapmis, “Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye” çalismisti. Yildirim Bâyezid’in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu beylik, Yildirim ile Timur (Timur-i bî-nûr) arasindaki mücadele ve Yildirim’in maglubiyeti ile sonuçlanan Ankara Savasi’ndan sonra tekrar meydana çikarak, gerek Çelebi Sultan Mehmed zamaninda, gerekse Ikinci Murad dönemlerinde durmadan Osmanlilar aleyhinde faaliyette bulunmustu. Fâtih’in, küçük yasta tahta çikmasini firsat bilen bu beylik, Orta Anadolu’da yine bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür’atli hareket edisi, buna imkân birakmamisti. Ancak, Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar, bir firsat vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi.

Gerçekten, genç hükümdarin ilk gailesi, yine Karamanoglu’nun, Anadolu’daki diger beyliklerle elele vererek bir talih denemesine daha kalkismasi olmustu. karamanoglu Ibrahim Bey, bu defa da saltanat degisikliginden istifade etmek istedi. Bu yoldaki gâye ve düsüncesini gerçeklestirebilmek için de Venedik Cumhuriyeti ile bir anlasma yapti. Alaiye’ye giderek Venediklilerle irtibat kurmak istedigi gibi, Anadolu beylerinin ogullarindan bazilarina da kuvvet vererek onlari, Osmanli hududlari içine gönderdi. Bunlar, Germiyan, Aydin ve Mentese beylikleri idi.

Kaynaklarimiz bu konuda su bilgiyi verirler: Karamanoglu, birkaç haramzâde tutup, her birini bir taifeye serdar edüp, biri Germiyanogludur diye Kütahya üzerine, biri Menteseogludur diye Mentese yöresine, biri de Aydinogludur diye Aydin vilayetine göndermisti. Bunlar, o vilayetleri talan edüp halka karsi olmadik iskenceler yapip, salginlar saldilar. Kendisi de edepsizlik ve sirrette yardimcilari olan adamlari ile Alaiye üzerine yürümüstü. O günlerde Özgüroglu Isa Bey, Anadolu Beylerbeyi idi. Karamanoglu’nun uygunsuz davranislarini ve cezalandirilmasi gereken islerini tahta (Pâdisah) arzetmis, Karaman’la savasmak için izin istemisti. Genç hükümdar, Isa Bey’in böyle zor bir hizmeti basaramayacagini düsünerek onu görevinden alir. Bosalan bu göreve Vezir Ishak Pasa’yi tayin eder. Anadolu Beylerbeyi olan Ishak Pasa, bas kaldiran bu kalabaligi dagitmak üzere öncü olarak gönderilir. Pâdisahin kendisi de devlet ve ikballe Gelibolu Bogazi’ndan geçip Bursa’ya gelir.

Genç hükümdar, Karamanoglu Ibrahim Bey’in, bu faaliyetleri ile kendisine bagli olan Aksehir, Beysehir ve Seydisehir gibi yerleri isgal etmesi üzerine, ilk seferini Karamanoglu üzerine yapmak zorunda kaldi. Bu arada bir taarruza maruz kalmamak için Rumeli Beylerbeyi olan Dayi Karaca Pasa’yi, Rumeli askeri ile Sofya’da birakti. Sultan Mehmed, Ishak Pasa’yi Karaman’a dogru gönderirken, kendisi de onu takip etmeye basladi. Bursa yolu ile Karaman topraklari üzerine hareket ettigi zaman, veraset iddia ederek ayaklanmis olanlarin tamaminin Karaman’a iltica ettiklerini isitmisti. Yasli Ibrahim Bey ise artik her seyden ümidini kesmisti. Isyan için kiskirttigi bütün elemanlar, hareketten kalmis, Fâtih’in geldigi yerlerde de halkin ona tabi oldugunu görmüstü. Bu durum karsisinda Taseli daglarina çekilmek zorunda kalan Ibrahim Bey, oradan, suçunun bagislanmasini istemek ve barisi saglamak üzere bir mektupla Molla Veli’yi pâdisaha gönderir. Ayrica, sulhun yapilabilmesine tavassutta bulunmalari için pâdisahin vezirlerine çok miktarda hediyeler yollamisti. Filhakika vezirlerin “ve ulema ve eimme ve mesayih”in sefaatiyle pâdisah sulha razi oldu. Yapilan anlasmaya göre Aksehir, Beysehir ve Seydisehir tekrar Osmanlilara birakiliyor, seferlerde de bir miktar Karaman askeri bulundurulacagi taahhüd ediliyordu. Yine bu anlasmaya göre Ibrahim Bey, kizini da pâdisaha verecekti. Fakat Fâtih’in böyle bir evliliginin olduguna dair kaynaklarimizda bir bilgiye tesadüf edilememektedir.

Öyle anlasiliyor ki, ta Edirne’den kalkarak Anadolu ortalarina kadar gelen pâdisahin, Karamanoglu isine bir son vermeden barisa riza göstermesi, vezirlerin sefaatinin bir sonucu olmasa gerekir. Ç ünkü her firsatta, Osmanliya karsi olan düsmanligini açiga çikaran ve düsmanca hareketlerde bulunan Karamanoglu için Fâtih, hiç te iyi düsünmüyordu. Onun, Karamanoglu hakkinda:

“Bizümle saltanat lafin idermis ol Karamanî

Huda fursat verirse ger kara yire karam âni”

demesi, onun Karamanoglu hakkinda nasil düsündügünü göstermektedir. Zaten o, Karaman Beyligi’ni ortadan kaldirmak emeli ile sefere çikmisti. Bu durumda, ele geçen bu firsat aninda onu ortadan kaldirmasi gerekirken, birdenbire barisçi bir sekilde hareket etmesinin elbette bir sebebi olmalidir. Gerçekten de hadiseler, Karaman seferinde zaman kayb etmesine müsait görünmüyordu. Çünkü en küçük firsatlardan bile faydalanmayi ihmal etmeyen Bizans, yine kipirdanmaya baslamisti. Zira, daha önceki anlasmaya göre, kendilerine Çorlu’dan berisi birakilmis ise de Bizanslilar, bu sefer esnasinda Fâtih’i rahat birakmamislar ve ortada bir sebep yokken onu tehdid etmek istemislerdi. Bunu da Osmanli ordusunun Frikya’da bulundugu bir sirada, elçilerin ordugaha gelmesi ile açikça ortaya koymuslardi. Bu sartlar altinda genç hükümdar, Karamanoglu’nun tekliflerini yeterli bulmak zorunda kaldigi için barisa riza göstermisti. Çünkü o, hem Bizans’in uygunsuz bir zamanda harekete geçip taht ve saltanat müddeisi olan Orhan’i serbest birakmasindan, hem de Hiristiyan dünyayi onun aleyhinde harekete geçirmesinden endise ediyordu. Ayrica o, Istanbul’un fethi hakkindaki ulvî tasavvurlarini endisesiz bir sekilde tatbikten baska bir sey düsünmüyordu. Bunun için de karada ve denizde bütün komsulari ile baris durumunda bulunmak, Sultan Mehmed için önemli ve gerekli idi.

Karaman seferinden dönüp Bursa’ya yaklastigi sirada yeniçeriler hünkari karsilayip ilk seferi oldugu için töre geregi sefer bahsisi istediler. Pâdisah, Sehabeddin Pasa ve Turahan Bey’in tavsiyesiyle on kese akça verilmesini emrettiyse de onlarin bu sekildeki hareket ve cür’etleri, canini sikmisti. Bu yüzden birkaç gün sonra Yeniçeri Agasi Dogan Bey’i azletti. Yayabasilarini da asker arasinda disiplini saglayamadiklarindan dolayi dövdürterek Yeniçeri Agaligi’na Mustafa Bey’i tayin etti.

Genç hükümdar, Karaman seferi dönüsünde Bursa’ya geldikten sonra Anadolu Beylerbeyi olarak tayin ettigi ishak Pasa’yi, Mentese Beyligi’ne göndermisti. Ishak Pasa, Menteseogullarindan Ahmed Bey’in oglu Ilyas Bey üzerine gitmis, onun agir isiten kulagina hiç olmazsa görmek suretiyle, onun anlayacagi sekilde sözleri okuyup, dilâverliginin geregi olarak kendisini, adi geçen ülkeden atmaya niyetlenmisti. Ishak Pasa’ya karsi tutunamayacagini anlayan Ilyas Bey, Rodos’a kaçmisti. O ana kadar Ankara’da oturmakta olan Anadolu Beylerbeyileri bundan böyle Kütahya’yi merkez edindiler. Solakzâde, gerek Bursa’daki olay, gerekse Mentese konusunda su bilgileri vermektedir:

“Sulhtan (baris) sonra azimetlerini Bursa yönüne çevirdiler. Sehre yakin geldiklerinde, Yeniçeri alay baglayip, saadetli pâdisahtan bahsis ricasinda bulundular. Sehabeddin Pasa ile Turahan Bey, yeniçerinin durmalarinin sebebini beyan eyleyince, ihsan için on kese akça ferman buyurdular. Lakin bu uygunsuz hareket, pâdisahin hatirinda kirginliga yol açti. Birkaç gün geçtikten sonra, agalari mesabesinde olan Sekbanbasi Kazanci Dogan Bey, iyi bir sekilde dövüldükten sonra azl olundu. Agaliga, Mustafa Bey adinda akilli ve yigit birisi getirildi. Bütün yayabasilar ve dabcilar dayaktan geçti. Bursa’ya dahil olduklari gün, Anadolu Beylerbeyisi Ishak Pasa’yi Mentese iline gönderdi. Böylece Mentese oglu Ilyas Bey, bu vilayetten çikarildi. Rodos adasina kaçti. Tasarrufu altinda olan memleketlerini ele geçirme yoluna gittiler. O zamana kadar Anadolu Beylerbeyileri, Ankara’da oturmakta idiler. Ishak Pasa’dan sonra bugün de oldugu gibi Kütahya’da sakin olmalari kanun haline geldi.

ISTANBUL’UN FETHINE DOGRU

Istanbul, Schlumberger’in ifadesine göre, babasi Sultan Murad’in vasiyetiyle kendisine tavsiye edilmis ve ecdadi olan bütün sultanlarin zihinlerini isgal etmis oldugu bu muazzam tesebbüsü gerçeklestirmek isteyen Sultan Mehmed, devamli olarak bu fethi nasil basarabilecegini düsünüyordu. Zira bu sehrin fethi, Osmanli Türklerine sadece yeni bir baskent kazandirmayacak, ayni zamanda kurduklari devletin, Avrupa kitasindaki topraklarinin garantisi olacakti. Egemenlikleri altindaki ülkelerin merkezinde ve Avrupa-Asya geçidi üzerinde bulunan bu yeni baskent ellerinde olmadan Türklerin kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri imkansizdi. Kendilerini tedirgin eden Rumlar degil, Hiristiyanlarin birleserek Constantinopolis gibi bir üsten harekete geçmeleri ihtimaliydi.

Sultan Mehmed, Konstantiniye’yi ele geçirmek suretiyle “müjdeli emîr” olmak ve Osmanli Asya’si ile Avrupa’sini birbirine baglayip devletin tabiî sinirlarini, cografî ve siyasî birligini saglamak istiyordu. Hammer, hükümdara bu düsünceyi gerçeklestirme imkanini veren olaylari su ifadelerle dile getirir:

“Bizans Imparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve maharetsizce bir hareketle, pâdisahin fetih arzusunu hemen uygulamasini tacil (sür’atlendirecek) edecek davranislarda bulundu. Sultan Ikinci Mehmed, Anadolu’da, Ibrahim Bey tarafindan saçilmis olan nifak tohumlarini gidermeye çalistigi sirada, Bizans elçileri ordugaha gelerek Orhan’a tahsis edilmis olan akçanin hemen ödenmesini istemisler ve belirtilen paranin iki misli olarak verilmeyecek olmasi halinde, sehzâdenin serbest birakilacagini tehdid edici bir dille beyan etmislerdi.” Bu neviden bir hareket, bir bakima Fâtih’i tehdid ediyordu. Öyle anlasiliyor ki, bu tehdidin sonu da gelmeyecekti. Zira isi santaja kadar götürmek demek olan bu istek, Osmanlilari devamli surette rahatsiz edecekti. Gerçekten, Karaman seferi esnasinda Imparator Konstantin ve senato, bu seferi firsat bilerek gönderdigi elçilerle Sehzâde Orhan’a verilen tahsisatin arttirilmasini ve sayet bu yapilmazsa sehzâdeyi Rumeli’ye saliverecegini de tehdid olarak bildirmekte idi. Gelen elçilerin önce vezir-i azami görerek arzularini bildirmeleri, protokol geregi oldugundan elçiler, imparatorun tekliflerini Halil Pasa’ya bildirdiler.

Bu tekliflere göre imparator, Istanbul’da bulunan Sehzâde Orhan’in her sene verilmekte olan tahsisatinin, masraflarini karsilayamamasindan dolayi artirilmasini istemekte, sayet bu teklifi kabul edilmeyecek olursa adi geçen sehzadeyi Rumeli’ye saliverecegini tehdidkarâne bir sekilde bildirmekte idi. Bunu ögrenen Halil Pasa, henüz imzasi kurumayan ahde muhalif hareketlerinden dolayi agir sözler söyleyerek elçileri tehdid ettikten sonra:

“Simdi Anadolu’ya sefer ettigimizi ve Frikya’da bulundugumuzu gördügünüzden istifade ederek, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz sözlerle bizi korkutmak istiyorsunuz. biz çocuk degiliz, elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan’i Trakya’ya pâdisah yapmak istiyorsaniz hiç durmayin. Macarlari da getirmek istiyorsaniz dâvet ediniz. Yalniz sunu biliniz ki hiç bir seye muvaffak olamayacaksiniz. Aksine ellerinizdekini de kayb edeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim. O, ne der ve nasil arzu ederse o olacaktir”. diyerek durumu Sultan Mehmed’e bildirir. Hükümdar, imparator ve senatonun bu istekleri karsisinda hiddetlenecektir. Fakat uygun zamani bekledigi için elçileri güler yüzle karsilar. Onlara, yakin zamanda Edirne’ye dönecegini ve orada görüserek arzularini yerine getirecegini söyledikten sonra onlari tatli dil ve ümitli bir sekilde geri gönderdi.

Imparatorun, Sultan Mehmed’i tahrik eden bu istekleri ve elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas tarafindan tafsilatli bir sekilde su ifadelerle nakledilir:

“Budala Bizanslilar, iyi düsünmeden, bos bir fikir ortaya atarak Mehmed’e elçiler gönderdiler. Âdet oldugu üzre elçiler, söyleyeceklerini önce vezire söylerlerdi. Bu elçiler vezire dediler ki: “Imparator Konstantinos her sene kendisine verilmekte olan 300 bin akçayi almaya razi olmuyor. Sizin pâdisahiniz gibi, Osmanogullarindan olan Sehzâde Orhan, kemal çagina ermis bir gençtir. Her gün birçok kimse kendisine gelerek, ona “emîr” diye hitab ediyor ve kendisini pâdisah ilan etmek istiyorlar. Orhan ise bunlara ihsanlarda bulunmak ve kendilerine hediyeler vermek istiyor ise de, parasi olmadigindan ve para istemek için müracaat edecek baska bir yeri bulunmadigindan imparatora basvuruyor. Ya tahsisati iki misline iblag ediniz veya Orhan’i serbest birakacagiz. Osmanogullarini beslemeye mecbur degiliz. Bunlarin, beytülmaldan infak olunmalari gerekir. Orhan’in, tarafimizdan vaki olan tevkifi ve sehirden disari çikmamasi için aldigimiz tedbirler yeterlidir.”

Halil Pasa, bunlari ve daha baska sözleri dinledikten ve Pâdisah Mehmed’e söylemek üzere imparator ve senatonun bu tekliflerini duyduktan sonra, elçilere sunlari söyledi: Ey akilsiz ve saskin Bizanslilar! Tasavvurlarinizdaki seytanliklari çoktan bilirdim. Bu bildiklerinizi unutun… Daha dün denecek derecede yakin bir zamanda sizinle yeminle teyid olunmus ahitnâmeyi yaptik ve diyebiliriz ki, mürekkebi henüz kurumamistir. Simdi ise Anadolu’ya sefer yaptigimizi ve Frikya’da bulundugumuzu gördügünüzden faydalanarak, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz korkuluklari bize göstermek suretiyle bizi ürkütmek istiyorsunuz. Biz, fikir ve kudretten mahrum çocuk degiliz. Elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan’i Trakya pâdisahi yapmak isterseniz hiç durmayin. Macarlari Tuna’dan bu tarafa geçirtmeyi düsünüyorsaniz onlar da gelsinler. Siz de daha önce kayb ettiginiz yerleri geri almak için taarruza geçmek isterseniz bunu da yapiniz. Yalniz sunu biliniz ki, bunlardan hiç birine muvaffak olamayacaksiniz. Aksine ellerinizde bulunani da kayb edersiniz. Mamafih, söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim, o ne arzu ederse o olacak.”

Mehmed, basvezir ile elçiler arasinda konusulan yukaridaki hususlari duyunca çok hiddetlendi. Ancak bunu belli etmedi. Bizans elçilerini kabul ederek, bunlara dedi ki: “Az zamanda Edirne’ye dönmek niyetindeyim. Oraya geliniz, imparatoru ve sehre ait bütün hususlari orada bana söyleyiniz. Istenilen her seyi vermeye hazirim.” Mehmed bu sözleri ve daha buna benzer tatli sözler söyleyerek bunlara yol verdi. Birkaç gün sonra Bogazi geçip Edirne’ye gelen Mehmed, Karasu civarinda bulunan köylere, sâdik kölelerinden birini göndererek imparator için tahsis olunan iradin (gelirin) verilmesini yasakladi. Bu gelirin tahsiline memur olanlari ve buna nezaret edenleri oradan kovdu. Bu suretle sadece bir sene bu gelir alinmis oldu.”

BOGAZKESEN (RUMELI) HISARI’NIN YAPILMASI

Ikinci Mehmed, gerkek dedelerinin ve gerekse babasinin girismis olduklari büyük ve cür’etli tesebbüsü gerçeklestirmek istiyordu. Tabiat ve cografya, Istanbul’u, dogu ve batidaki Osmanli ülkelerine merkez yapmisti. Kostantiniyye, baska bir devletin elinde kaldikça Osmanli ülkesi, Hiristiyan istilasina açik bulunacagi gibi, Avrupa ile Asya arasindaki bag ve alaka da emniyete alinamazdi. Böylece devlet, tam ve saglam bir vücud olacak yerde, gövdesi ortasindan ikiye bölünmüs olarak parçalanmak tehlikesine maruz kalirdi.

Gerçekten su ana kadar, Osmanlilar tarafindan Istanbul’un fethi için yapilan tesebbüslerin her birinde bir engel çikarak veya çikarilarak muvafakiyet önlenmisti. Fakat burasi, imparatorun elinde bulundukça Osmanlilarin Rumeli’ye tamamen hakim olmalari mümkün degildi. Nitekim, Varna muharebesine gidilirken, Çanakkale’nin ve hatta Sarayburnu ile Bogaza dogru olan yerlerin düsman tarafindan tutulmus olmasi, bu arada Istanbul’un da, düsmani tesvik eden imparatorun elinde bulunmasi yüzünden büyük tehlikeler altinda Ceneviz gemilerine 40 bin duka altin verilerek Rumeli sahiline geçilebilmisti. Su halde, iki kitadaki Osmanli hakimiyetinin, devamli olarak sinsi bir siyasetle, Osmanlilar aleyhinde çalisan Bizanslilar yüzünden, ne kadar korkunç tehlikeler arzettigini hadiseler göstermektedir.

Ikinci Mehmed, Karaman seferinden dönerken Çanakkale Bogazi’nin Frenk gemilerince tutuldugu haberini alinca, Istanbul Bogazi’na gelip babasinin geçtigi yerden Rumeli sahiline geçer. Bu geçis esnasinda, Anadolu Hisari’nin karsisina bir kale yapilmasini emreder. Istanbul’un fethinden baska bir sey düsünmeyen Sultan Mehmed, bütün planlarini onun üzerine koruyordu. Bunun için atilan ilk adim, Bogazkesen Hisari’nin insasi oldu. Askerî ehemmiyeti kadar âbidevî degeri de yüksek olan bu muazzam kalenin insasi, Türk tarihinin varmis oldugu seviyeyi göstermesi bakimindan önemlidir. Dört buçuk ay gibi akil almaz derecede kisa bir zamana sigdirilan bu insaat, gerek tuttugunu koparan bir tesebbüs, teskilât, idâre ve ikmal dehasi olarak hükümdarin; gerek yardimci ve tatbikatçi olarak fikri, madde planinda gerçeklestiren kütlenin yüksek bir teknik seviyesine sehâdet etmektedir.

Osmanlilarin, iki kita arasindaki gidip gelmeleri esnasinda, tehlikelerle karsi karsiya gelmelerinin kazandigi tecrübeleri, henüz kuvvetli bir donanmaya sahip olamayan bu devlet için, Istanbul’a sahip olmaktan baska çare olmadigini ortaya koymustu. Zira tehlikeli durumlar, ancak bu sayede atlatilabilirdi. Böylece, pâdisahin emri üzerine, Karadeniz’den gelecek her türlü yardima mani olmak ve iki sahil arasinda karsidan karsiya geçmeyi saglayabilmek için, Bogazkesen Hisari denilen Rumeli Hisari’nin yapilmasiyla ise baslandi. Sultan Mehmed, Karaman seferinden Edirne’ye döner dönmez, Anadolu ve Rumeli’ye fermanlar göndererek bin kisilik bir insaat ustasi kadrosu ile o miktarda amele ve kireçci istedigi gibi insaata ait malzemenin ilk bahara kadar hazirlanmasini emir ile bogazda bir hisar yaptirilacagini bildirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haber üzerine gerek Istanbul, gerekse diger yerlerdeki Hiristiyanlarin nasil büyük bir telasa kapildiklarini su cümlelerle belirtir:

“Istanbul’da, bütün Asya ve Trakya ile adalarda bulunan Hiristiyanlar, bu haberi duyunca çok üzüldüler. Aralarindaki konusmalarda bundan baska bir seyden bahsetmiyorlardi. Ancak “artik Istanbul’un son günü geldi, milletimizin yok olma çanlari çalmaya basladi. Deccal’in günleri geldi, ne olacagiz? Veya, ne yapalim? Ey Allah’imiz! Canimizi al ki, bu kullarin, sehrin yok olusunu kendi gözleri ile görmesinler. Senin düsmanlarin, bu sehri muhafaza eden azizler nerededirler demesinler.” Bu münacati yalniz Istanbul halki degil, Anadolu’da daginik surette ikamet eden, adalarda ve garp vilayetlerinde bulunan Hiristiyanlar aglayarak bagiriyorlardi.”

“Kulle-i cedide” diye de isimlendirilen günümüzdeki Rumeli Hisari’nda, Fâtih’in vakfiyesinden anlasildigina göre bir de cami vardi. Bu camide vazife gören imam (hitabet vazifesi dahil), bu hizmete karsilik her gün 6 akça, müezzin (temizlik isleri dahil) 4 akça ücret aliyordu. Adi geçen hisarin yeri tesbite çalisilirken bogazin en dar yerindeki (660 m.) bu noktanin seçimi, askerî sevk ve idare bakimindan önemli idi. Bu yeni hisarin, karsisindaki hisar ile birlikte bogaz geçisini kapatabilmesi tasarlanmisti. Geçisi, makaslama ates ile önlemek ve akintilar yüzünden gemilerin burada, yani hisarin bulundugu kiyiya yaklasmak zorunda kalacaklarindan istifade ediliyordu. Hisar, yaklasan hedefleri toplarinin en uzak mesafesinden karsilayarak, güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.

Sultan Mehmed’in kale yaptirmak istedigi mevki, Bizanslilarin Hermaneum Promontarium dedikleri, bogazin en dar yeri olup, milattan bes asir önce Iran Sahi Dârâ, muazzam ordusu ile buradan Avrupa kitasina geçmisti.

Hisarin yapilmasi ile ilgili hazirliklar üzerine telasa düsen imparator, Edirne’ye elçiler gönderdi. Bunlar, aldiklari talimat geregi, Sehzade Orhan’in tahsisatindan bahsetmeyeceklerdi. Pâdisahla anlasabilmek için her fedakârliga katlanacaklardi. Imparator, elçiler vâsitasiyle I. Murad’dan itibaren gelip geçmis bütün pâdisahlarin, Istanbul’un hariminde bir kale yapmak ve hatta bir kulübe bile yapmak istemediklerini, Yildirim Bâyezid’in, Manuel’in muvafakati üzere Türklerle meskun olan Anadolu sahilindeki kaleyi (Anadolu Hisari) yaptirdigini bildirdikten sonra, kale yaptirmak suretiyle Frenklerin gidip gelmelerine mani olmak ve gümrük resimlerini (vergi) hiçe indirip Istanbul’u aç birakmak istedigini beyanla bunu yapmamasi için ne istiyorsa onu vereceklerini bildirmisti.

Sultan Mehmed, imparatorun gönderdigi elçiler vâsitasiyle söylenilen seyleri dinledikten sonra:

“Ben, sehirden bir sey almiyorum. Imparator, sehrin hendeginden disari hiç bir seye malik degildir. Sayet Mukaddes Agiz’da (Bogaz’da) bir kale insa etmek istersem, beni men etmeye hakkiniz yoktur. Her yer benim mülküm altinda bulunuyor. Anadolu yakasinda bulunan kaleler benimdir ve bunlarin içinde oturanlar da Türktürler. Garpta meskûn olmayan yerler de benimdir. Bizans’in orada oturmaya haklari yoktur. Macar Krali üzerimize yürüdügü zaman o karadan gelirken, Frenklerin kadirgalari Ege Denizi Bogazina gelerek Gelibolu Bogazini kapatarak, babamin Trakya’ya geçmesine mani oldular. O zaman babam, Mukaddes Agiz’in yukarisina çikarak babasinin* insa eyledigi kaleye yakin bir yerden Allah’in inayeti sayesinde kayiklar ile bogazi geçti. Binaenaleyh, babamin bogazi geçmek için ne zorluklara katlandigini ve ne sikintilara girdigini pekala bilirsiniz. Babamin, Istanbul Bogazi’ni geçmemesi için imparatorun kadirgalari kesiflerde bulunuyorlardi. Ben, daha çocuktum. Edirne’de oturuyor, Macarlarin gelmelerini bekliyordum. Macarlar, Varna civarindaki yerleri yagma ediyorlardi. Bunlari gören imparatorunuz seviniyordu. Müslümanlar ise izdirap çekiyorlardi. Kâfirler de sevinç ve meserret içinde idiler. Çok büyük tehlikeler ile bogazi geçen babam, karsi tarafa geçer geçmez, Anadolu kiyisinda bulunan kalenin karsisina, garp tarafinda diger bir kale yaptiracagina yemin etti. O, bu yemini yerine getirmeye muvaffak olamadi. Allah’in inayeti ile bunu ben yapmak istiyorum. Neden buna mani olmak istiyosunuz? Memleketimde istedigimi yapmaya gücüm yetmiyecek mi? Gidiniz ve imparatora deyiniz ki, simdiki pâdisah eski pâdisahlara benzemiyor. Onlarin yapamadiklari seyleri bu kolayca yapabilecektir. Onlarin istemedikleri seyleri, bu isteyecek ve yapacaktir. Simdiden sonra bu husus için gelenlerin derisi yüzülecektir.”

Dukas’in, bu ifadelerinden anlasildigina göre Sultan Mehmed, Rumeli Hisari’nin insasina mani olmak isteyen Bizans Imparatoru’na, tarihî hadiseleri hatirlatmak suretiyle bu tesebbüsündeki hakliligini isbat etmeye çalisir. Onun için bu isten vaz geçmesinin mümkün olamayacagini tehdid yollu bir tarzda ona bildirir.

Rumeli Hisari’nin yapilmasi hazirliklarina 1451-52 kisinda baslanmistir. Ilkbaharin baslangicinda Mart ayinin sonlarina dogru, Rumeli tarafina Anadolu Hisari’nin karsisina bol miktarda insaat malzemesi, usta, amele ve kireççi gelmisti. Kereste Izmit ile Karadeniz Ereglisi’nden, taslar ise Anadolu tarafindan getirilmisti. Çalismak üzere külliyetli miktarda insan gelmisti. Sultan Mehmed, bu sirada kara yolu ile bogaza gelerek bilirkisilerle (teknik eleman, mühendis) o havaliyi gezdi. Denizin akintisi hakkinda malumat aldi. Iki sahil arasindaki mesafeyi ölçtürdü. Kalenin yapilacagi sahayi kendisi tayin ile hududunu tesbit ettirdi. Bundan sonra bir rivayete öre önce kiyida, hisarin güney-dogu kösesindeki kule insa edilerek malzeme ve çalismalarin selameti emniyete alinmistir.

Fâtih Sultan Mehmed, hisarin duvarlarinin Arapça “Muhammed” kelimesi seklinde olmasini istediginden planini da ona göre tasarlamisti. Buna göre her “Mim” (M) harfinin yerinde bir kule bulunmasini arzuluyordu. Kulelerden ikisi, birbirinin yaninda ve burunun eteginde idi. Üçüncüsü denize daha yakindi. “H” ve “D” harflerinin bulunduklari yerlerde istihkamlar yapildi. Pâdisah, bunlarin yapilmasina özen gösteriyor ve bizzat nezâret ediyordu. Gerçekten üç köseli olarak düsünülen hisarin projesi, bizzat Sultan Mehmed tarafindan tasarlanmisti. Eski an’aneye uyularak, hisarin yapilmasinda devletin ileri gelenlerinden de faydalanildigi ve bunlarin, masraflara katildiklari görülür. Bu insanlarin, kule ve surlarin bir kisminin yapilmasina nezâret ettikleri anlasilmaktadir. Nitekim hükümdar, kale insasini üç vezir arasinda taksim eder. Üç kösenin doguda, yani deniz sahilinde olan bir kösesine akropol olarak gayet metin bir burç yaptirma vazifesini Halil Pasa’ya verdi. Yamaçta, yani güneyde bulunan diger köseye büyük bir burç yapilmasini Zaganos Pasa’ya, ve üçüncü köseye, yani kuzeye düsen tarafa yapilacak burcu da Saruca Pasa’ya verdi. Vezir Sehabeddin Pasa da bütün insaata nezâret etti.

Kaynaklar, Rumeli Hisari’nin, bizzat Sultan Mehmed’in idaresinde 1000 kadar usta ve onun iki misli isçi çalistirilarak dört ay gibi çok kisa bir zamanda (Hammer’e göre üç aydan daha az) tamamlandigini belirtmektedirler. Bununla birlikte insaatin bütün mekan ve safhalarinda çalisanlarin sayisinin, yukarida verilenden daha fazla olduguna isaret edilmektedir. Zira Dukas, “insaati arsin üzerine ustalara taksim etti. Ustalar bin kisi kadardi. Her ustanin yanina iki yardimci koydu. Kale duvarinin iç ve dis taraflarinda da miktari kâfi ustalar ve yardimci ustalar çalistirdi.” demektedir. Buna göre 21 Mart 1452′de insaatina baslanan Bogazkesen (Rumeli) Hisari, bes-alti bin kisinin çalismasi sonucunda Temmuz ayinin sonlarinda tamamlandi.

Fatih zamaninda Osmanli

Rumeli Hisari’nin askerî önemi üzerinde duran ve bu konuda epey bilgi veren Hüseyin Dagtekin, adi geçen hisarin, insa edildigi yerin aslinda insaata müsait olmadigini, buna ragmen Osmanli hükümdarinin, günümüz askerî tekniklerine uygun bir sekilde onu nasil mükemmel bir sekilde insa ettirdigini söyle anlatir:

“Gerçekten, Rumeli Hisari tahkimatinin, en gayr-i müsait arazi sartlarina ragmen, kiymetinden hiç bir sey kaybetmeden, bir benzerine güç tesadüf eildebilecek kadar büyük bir maharet gösterilerek, insa edildigi yere ve çevreye intibak ettirilmek suretiyle vücuda getirilmis tipik bir tahkimat örnegi teskil ettigi görülür. Bundan baska, yeni hisarin en mühim bahsi olan bu konuyu islerken kalenin, görülen arazi üzerine yerlestirilmesinde hakim olan askerî görüsün, günümüzün tabiye esaslari hakkindaki görüsleri kadar ileri oldugunu müsahede ettigimizden, besyüz yil önce insa edilmis oldugu halde, modern bilgilerin verdigi görüslerle tedkik etmekte herhangi bir tehlike olmadigini sözlerimize ilave edebiliriz.”

Ilk dönem, Osmanli askerî mimarisinin güzel bir örnegi olan bu hisara yerlestirilen silah ve diger mühimmattan bahsetmeden, sadece bu dönemdeki askerî mimarînin ne denli saglam olduguna bir iki örnekle isaret etmek isteriz. Bilindigi gibi, Istanbul’un fethinden önce Yildirim Bâyezid tarafindan, Bogaziçi’nde yaptirilan Anadolu Hisari ile Fâtih Sultan Mehmed tarafindan yaptirilan Rumeli Hisari surlari ve Istanbul’un alinmasindan sonra Theodosius surlarinin stratejik bir noktasinda yapilan Yedikule, Osmanlilarin ilk müstahkem mevkileri hakkinda bize bir fikir vermektedir.

Hisarin insaati esnasinda, deniz tarafindan gelebilecek bir saldiriya ugramamak için, Gelibolu tersanesindeki donanmadan otuz kadar harp ve bir hayli nakliye gemisi bogaza getirilmisti. Bu yeni kaleye top ve topçular kondu. Böylece karsi karsiya bulunan iki hisar sayesinde, bogaz geçisleri kontrol altina alinmis oldu. Hisarin komutanligina Firuz Aga’yi tayin eden hükümdar, onun maiyetine dört yüz yeniçeri askeri ile silah ve cephane verdi. Bundan sonra, Edirne’ye gitmek üzere olan hükümdar, iki gün Istanbul surlarini ve hendeklerini tedkik ettikten sonra buradan ayrilip, Eylül ayinin ilk günü Edirne’ye döner.

ISTANBUL FETHININ HAZIRLIKLARI

Fâtih Sultan Mehmed, Rumeli Hisari (Bogazkesen)’nin tamamlanmasindan sonra ordusu ile birlikte Istanbul surlarina iyice yaklasarak sehri yakindan görebilmisti. O, hem arazi hem de surlarla ilgili tedkikler yaptiktan sonra 1 Eylül günü Edirne’ye dönmüstü. Onun buradaki en önemli düsüncesiIstanbul’u almakti. Nitekim Dukas, genç hükümdarin Istanbul’u almak için ne denli kararli oldugunu verdigi su bilgi ile ortaya koymaktadir:

“Harman vakti geçti, sonbahar baslamak üzere idi. Sultan Mehmed, Edirne’deki sarayinda vakit geçiriyor, fakat gözüne uyku girmiyordu. Gece gündüz Istanbul’u nasil alabilecegini ve nasil bu sehrin sahibi olabilecegini düsünüyordu.”

Iç dünyasinda, Kostantiniyye’nin fethi mevzuunda kendisini, uzun asirlarin gönlünden ve dilinden yuvarlanagelen bir manevî müjdenin son ve gerçek temsilcisi olarak gören hükümdar, zihnî ve ruhî imkanlarini bütün hizi ve bereketiyle hep bu nokta üzerinde toplamisti. Bununla beraber çevresini teskil eden devlet adamlarinin mühim bir kismi, hakli veya haksiz endiselerle onu böyle bir maceraya atilmakta desteklemiyorlardi. Hatta daha da ileri giderek, tecrübelerinden, bilgilerinden, hamiyetlerinden ve korkularindan söz açarak önüne yiginlarca engeller çikariyorlardi. Böylece, onun kararini tasvib etmediklerini ortaya koyuyorlardi. O devri yasamis bir tarihçi olarak Tursun Bey, bu mücadeleleri özetle söyle anlatir: “Her çend erkân-i devlet ve mülâziman-i hazret, tasrih ü kinaye birle, ânun metânet ü menâatini, ve mülûk-i mâzinin fethü kasdinda hazayn (hazineler) harc idüp, cem’-i asakir eyleyüb çare bulmadiklarin sem’-i serifine ilka ederler idi. Ve âna taarruzdan ziyade fitneye sebep olmak tevehhümatin ve ihtimalatin söylerler idi.” Fakat pâdisah bunlara asla iltifat etmezdi.” Öyle anlasiliyor ki Pâdisah, zaman zaman, Vezir-i a’zam Halil Pasa’nin, Rumlari himaye etmekte oldugunu duyuyordu. Buna inanmasa bile pasanin bazi süpheli hareketlerini kendisi de görmüstü. Bu sebeple, devlet erkâni ile ulema ve komutanlarin fikirlerini ögrenmek üzere onlari bir toplantiya çagirdi. Herhalde bu toplantinin mahiyetini kimse bilmiyordu. Zira toplantiya gelenler agirlanmis, yedirilip içirildikten sonra dualar edilmis ve bundan sonra da vezirler tarafindan devlet isleri ile ilgili olarak hükümdara bilgi verilmisti. Iste bundan sonradir ki Fâtih Sultan Mehmed, meclistekilere “müddet-i medid ve ahd-i baiddir ki, âyine-i zamir-i münirimde bir suret mürtesem olmustur. Âni sizinle müsavere muraddir” diyerek söze baslar. “Insanlar, fikir, anlayis ve zeka bakimindan ne kadar ileride olurlarsa olsunlar, bu meziyetler, kendilerini baskalari ile müsavere etmekten alikoymamali.” düsüncesine sahip olan hükümdar, Hz. Peygamberin dahi bundan müstagni kalmadigini ve böyle yapilmasini tavsiye ettigini*, bu tavsiyesinde de onun, Kur’an-i Kerim’in âyetini** gözönünde bulundurdugunu söyleyerek, ortaya atacagi konu üzerinde herkesin fikrini açikça belirtmesini istemisti. Meclistekiler, pâdisahin düsüncesi yaninda kendilerininkinin bir sey ifade etmeyecegini, fakat pâdisahin emirlerini yerine getirmis olmak için düsünebildiklerini arzedeceklerini söyleyince pâdisah tekrar söze baslayarak: “… Dünya devleti müebbed olmaz ve cihan-i fânide kimesne baki ve muhalled kalmaz” der. Bundan sonra yaratilistaki gayenin, Allah Teâlâ’yi bilip onun birligini kabul etmek ve yasandigi müddetçe onun “dergâhina takarrub” etmeye gayret etmek oldugunu, bu vesile ile en iyi ve faziletli insanin, küfür ve dalalet içinde bulunanlara karsi cani ve mali ile cihad eden insan oldugunu hadislerle belirtir. Bundan sonra Sultan Mehmed, “Belde-i tayyibe-i Kostantiniyye ki bag-i irem andan bir kûse ve süreyya nâk bostanindan bir kemterin kûse, ismi ve resmi ile illerde meshur ve dillerde mezkûr ve kütüb-i tevârihte mesturdur. Ne vechi vardir ki, ânun gibi menzil-i serif ve makam-i latif benim vast-i memleketimde ve arsa-i vilayetimde olup dahi eyyam-i devletimde küfr ocagi ve bagiler yatagi ve tagiler duragi ola. Elhasil niyetim ve himmetim ânun üzerine mukarrer ve musammam olmustur.” der. Günümüzün Türkçesiyle söylemek gerekirse o söyle diyordu: Irem baginin kendinden bir köse oldugu Kostantiniyye, adi ve sani ile dillerde söylenmis, illerde ünü taninmis ve tarih kitaplarinda yazilmistir. Niçin böyle güzel ve degerli bir yer ülkemin ortasinda ve idarem arasinda olup ta saltanatim günlerinde küfür ocagi, taskinlar yatagi ve âsiler duragi olsun. Kisacasi Bizans’in üzerine gitmeye niyetliyim. Umarim ki, tedbirimiz Allah’in takdirine uygun düser. Bu arada devletin kurulusundan, Rumeliye geçisten, Istanbul’un, ülkesinin ortasinda bir küfür beldesi olarak kalisindan, Bizans’in tezvirat ve çevirdigi entrikalardan bahseden pâdisah, sözlerine söyle devam eder: “Kendimizi ecdadimiza layik olmayan halefler olarak göstermeyelim, aksine, onlarin en has nesli oldugumuzu, onlarin kahramanlik ve meziyetlerinin benzerini gösterebilecegimizi ortaya koyalim. Zira onlar, nice tehlike ve sikintilarla kisa bir zaman içinde Asya ve Avrupa’daki bütün bu yerleri ele geçirip oralarin hakimi oldular. Nice büyük sehir ve kaleleri fethe kadir oldular. dedikten sonra Bizans isini halletmeden hiç bir mühim tesebbüse girismeyecegini, bundan dolayi devlet erkâninin bu husustaki fikirlerini ögrenmek istedigini belirtir. Bunun üzerine meclis, isi müzakereye baslar. Bir kisim devlet erkâni, pâdisahin fikrine uyar, bir kismi da muhalif kalir. Muhaliflere göre Istanbul, alinmasi güç bir sehirdi. Çünkü içinde bol nüfusu ve etrafinda çok kuvvetli bir suru vardi. Sehrin, siddetle müdafaa edilecegine göre, alinamama ihtimali de vardi. Böyle bir durumda, devletin prestiji azalacakti. Onun için böyle bir tesebbüse girismemek icab ederdi. Gerçi hükümdar, Bizans’in bol malzemeye ve külliyetli miktarda silaha sahip oldugunu biliyordu. Fakat meseleyi isten anlayan kimselerle müsavere etmis ve buranin “akl ü tedbir”le alinabilecegi sonucuna varmisti. Nisanci Mehmed Pasa, gerek sehrin zaptinin zorlugu, gerekse Fâtih’in kararligi hakkinda su bilgiyi verir: “Bu sehri, Rum, Sam ve Trabzon denizlerinin kucakladigi iki kita sarmisti. Kâfirlerden büyük bir kalabalik bu sehri gece, gündüz koruyordu. Dogru ve saglam düsünce sahibi olanlar, buranin fethine imkân bulunmadigina, kâfirlerin elinden alinmasinin muhal (imkânsiz) olduguna, buraya mâlik olmaya çalismanin soguk demiri dövmeye, burayi elde etmek istemenin seytandan hayir ummaya benzedigine hükmediyorlardi. Lakin yüce hazrete yüksek himmet, kutlu kuvvet, saglam ve kötülüklerden arinmis nefs verildigi için, unsurlar kendisine pek açik surette boyun egiyordu. Bu sehrin, savasçi kâfirlerin eli altinda kalmasini iyi görmüyordu.*

Tacizâde Cafer Çelebi de (s. 8) Meclisteki bu farkli iki görüsü söyle nakleder: “Vezirlerden degisik görüsler geldi. Isabetli görüsleri olan zeki, akilli, cesur ve celâdet sahibi olanlar, pâdisahin bu düsüncesini yerinde bulup gerekenin yapilmasi için hazirliklara baslanmasini istiyorlardi. Bir kismi ise surlarin saglamligi, giris ve çikis noktalarinin zorlugunu ileri sürerek Istanbul fethini, Anka kusunu avlamaya benzettiler. Keza onlar, buranin zaptini, gök kubbenin fethine denk sayilacagindan, bundan vazgeçilmesinin daha uygun olacagini söylediler. Bu fikirler karsisinda genç sultan:

“Allah’in takdiri olunca, alisilagelmis nice imkânsizliklar, kolaylasir. Bütün kâinat onun aksine çalissa da fayda vermez. Bunun aksine basit ve elde edilmesi kolay bir isi de, sayet Allah dilemez ise, cümle âlem onu yapmaya yönelse, yine de basaramaz. Bu konudaki ümidim ne mal ve mülk bolluguna, ne ordu ve kahramanlarin çokluguna, ne de savas âlet ve vasitalarinin fazlaliginadir. Aksine, sadece Hakk’in lütuf ve yardiminadir. Esas gayem de, Islâm’in yüce prensiplerini ortaya koymaktir. Eger o kalenin benim tarafimdan fethi takdir buyurulmus ise, kale burçlari tas ve topraktan degil, saf demirden de olsa öfke ve kahr atesi ile onu eritip mum gibi yumusatirim” der.

Muhalif grup, Çandarli Halil Pasa etrafinda toplaniyordu. Pâdisahin, bu muhalefetten fena halde cani sikilmis olmalidir ki “eger o kal’anin benim elimde feth olmasi mukadder olmus ola, burç ve barulari tas ve topraktan degil de demirden olmus olsa ates-i hism ve kahrla mum gibi eritip yumusak eylerim.” diyecektir. Hükümdarin yakinlarindan bir zümre ise, bu fikrinde kendisini destekliyor, hamleci kararlarina, emekleri, hevesleri ve heyecanlari ile yardim ediyorlardi. Meclis disinda, bu ikinci grubun fikrine katilanlarin basinda Aksemseddin geliyordu. O, bir taraftan genç hükümdarin ruh yapisinda bir cihad açarak onu kendi kendisinin emîri kilip kütle emrine kostuktan sonra, bu orta malini “fi-sebilillah” cihada tesvik etmesi pek tabii idi.

Meclisten, Istanbul’un feth edilmesine dair karar çiktiktan sonra, beylerbeyilerine, sancakbeyleri ile subasilarina ve askerlikle ilgili olanlarin tamamina “ahkâm-i serife” yazilarak bahara kadar hazirlanmalari ve savasa katilmak üzere toplanmalari emrolundu. Bu sebeple, Rumeli ile Anadolu’daki Osmanli sehir ve kasabalarinda geceli gündüzlü çalismalara baslandi. Fakat Gelibolu ile Edirne’deki faaliyet hepsinden daha fazla idi. Gelibolu’da tezgahlara yeni yeni gemiler konuyordu. Bu arada bakir kapli (zirhli) gemilerin de yapilmasina itina gösteriliyordu. Kritovulos, genç hükümdarin bu neviden faaliyetlerinden bahsederken sunlari söylüyor: “Bir taraftan yeni gemilerin insasi, öbür taraftan da, zaman asimi yüzünden tamire muhtaç olanlari da tamir ettiriyordu. Bu gemilerin bir kismi zirhli olarak yapilmisti. Otuz ve elli çift kürekle sür’atli bir sekilde hareket eden hafif gemiler de yaptirdi. O, gerek yeni gemi insaati, gerekse tamir konusunda hiç bir masraftan kaçinmamisti. Bundan baska o, ülkesinin kiyilarinda bulunan gemileri toplayip onlara komutan, dümenci ve diger görevlileri yerlestirdi. Gerek savas, gerekse kusatma için kara ordusundan çok, deniz kuvvetlerine önem verdiginden bu ordunun daha iyi ve itinali seçilmesine gayret etti. Komutasi Gelibolu valisi olan Baltaoglu Süleyman Bey’e verilmis olan bu donanma, 1453 baharinda Gelibolu’dan Istanbul’a dogru hareket etti.”

Donanmadaki bu gemilerin sayisinda farkli rakamlar verilmekle birlikte genellikle su rakamlar üzerinde durulmaktadir: Donanma, Gelibolu’dan hareket ettigi aman 147 harp gemisinden mürekkepti. Bunlarin 12′si çektirme, 80 tanesi çifte güverteli kürekli, 55 tanesi de küçük çaptaki gemilerdi. Bu gemilerin içinde kürekçilerden baska yirmi bin kadar azeb askeri bulunuyordu.

Edirne’ye gelince: Buradaki hazirliklarla bizzat padisahin kendisi mesgul oluyor, geceli gündüzlü durmadan çalisiyordu. Uyku zamanlarinda bile fethi düsünen padisah, çok defa yataginin içinde rahatsiz bir gece geçiriyordu. Dukas, onun bu andaki halet-i ruhiyesini su sözlerle bize nakleder:

“Mehmed, gece gündüz, gerek yatarken, gerek uyanik bulundugu zamanlarda, ister sarayinda bulunsun, ister sarayin haricinde olsun, ne sekilde harb ederse ve ne gibi vasitalari kullanirsa Istanbul’u zapta muvaffak olacagini düsünüp zihnini yoruyordu. Çok defalar aksam olunca, ata binerek yalniz basina, bazan yanina iki kisi alarak,bazan yaya yürüyerek, asker kiyafetinde bütün Edirne’yi dolasiyor ve hakkinda söylenen sözleri bizzat dinliyordu.”

Iste yine böyle uykusuz geçirdigi gecelerin birinde Çandarli’yi huzuruna getirterek, altin ve gümüse aldanmamasini kendisine ihtar ettikten sonra, muharebenin yakinda baslayacagini, Allah’in inayeti ve Peygamberin imdadi ile Istanbul’u alacagini, bu iste kendisine yardim etmesini söyledi.

Bu gece sohbeti ve olaylari ile ilgili olarak Bizansli tarihçi Dukas, çok mühim bilgiler vermektedir. Ona göre:

“Bir aksam, gece yarisindan sonra, saray bekçilerinden birkaç tanesini göndererek Halil Pasa (Çandarli)’yi saraya getirtti. Bu bekçiler, pasanin konagina giderek, pâdisahin iradesini, pasanin harem agalarina bildirdiler. Bunlar da pasanin yatak odasina giderek, pâdisahin kendisini davet ettigini söylediler. Halil Pasa bayilacak derecede korktu. Karisi ile çocuklarini öptükten sonra çikti. Beraberinde altinlar ile dolu bir de altin tepsi aldi. Daha önce de belirttigimiz gibi pasanin kalbinde bir korkusu vardi. Halil Pasa, pâdisahin yatak odasina girdigi vakit, pâdisahi oturmus ve elbisesini giyinmis bir vaziyette gördü. Hemen etek öperek altin tepsiyi önüne koydu. Pâdisah altinlari görünce, “Lala, bunlar nedir?” diye sordu. O da cevaben dedik ki, “Sevketmeâb! Devletin büyüklerini, pâdisah fevkalade bir saatte huzuruna davet ettigi vakit, elleri bos girmek âdet degildir. Ben ise, huzurunuza çikmak için getirdigim bu altinlar benim degildir. Sana ait olan altinlari sana takdim ediyorum”. Pâdisah da cevap olarak dedi ki, “Senin altinlarina ihtiyacim yoktur. Hatta sana bunlardan fazla altin ihsan edecegim. Senden yalniz bir sey istiyorum. Bana Istanbul’u ver.” Halil Pasa, pâdisahin bu son sözü ve talebi üzerine titredi. Zira öteden beri Bizanslilarin hukukunu müdafaa ediyordu. Onlarin sag eli mesabesinde idi. Bizanslilar da, pasanin bu sag elini hediyelerle doldururlardi. Türkler pasaya “kâfir ortagi” adini taktilar ve herkes ona “dinsizlerin ortagi ve yardimcisi” diyordu.

Halil, pâdisahin son talebine karsi dedi ki: “Sevketmeâb! Bizans Imparatorlugu’nun büyük bir kismina seni sahip etmis olan Cenab-i Hak, Istanbul’u da sana ihsan edecektir. Ben eminim ki, senin elinden kurtulmayacaktir. Allah’in inayeti ile ben ve bütün kullarin, büyük iste muvaffak olmak ugrunda birbirimiz ile yarisarak mallarimizi, canlarimizi feda edecegiz ve kanlarimizi dökecegiz. Binaenaleyh bu hususta müsterih ol.” Halil Pasa’nin bu sözleri, bu korkunç ejderi biraz teskin etmisti. Halil’e dedi ki: “Yatagimin bu bas yastigini görüyor musun? Bu yastagi bütün gece yatagimin bir ucundan öbür ucuna ve diger uctan öteki uca nakletmekle mesgul oldum. Yataga yatiyor ve kalkiyordum, gözüme uyku girmiyordu. Altin veya gümüs paralar seni aldatarak, intac etmek istedigim büyük isi geri birakmaya sevk etmesin! Bizanslilarla yakinda ciddi bir sekilde harp yapacagiz, Allah’in yardimi ve Peygamberin imdadi ile Istanbul’u alacagiz”. Mehmed, bunlari ve buna benzer baska oksayici sözleri söyledi. Halbuki pâdisahin bu oksayici sözleri arasinda kalbi burkan, kani kurutan ve isiran ihtarlar da vardi. Bu ihtarlardan sonra pâdisah, Halil Pasa’ya ruhsat verdi ve “sulh ve müsâlemetle” git dedi.

Mehmed o gecelerde, sabahlara kadar Istanbul’un fethi isi ile mesgul oluyordu. Eline sehrin haritasi ile mürekkep alarak ve sehrin etrafindaki mevkilerin seklini resm ederek, harp fennine asina olanlara toplarin ve muhasara aletlerinin nerelere konmasi lazim geldigini tesbit ettigi gibi, lagim açilacak yerleri de resim (plan) üzerinde isaret ediyor, hendeklerin baslarini ve merdivenlerin surun hangi tarafina konmasi lazim geldigini gösteriyordu. Velhasil bütün gece bu hazirliklarla mesgul oluyor, sabahlari, gece verilen kararlarin akillica ve düsmana karsi hilekârane tatbik ve icrasini emrediyordu.”

Edirne’de bulunan Fâtih Sultan Mehmed’in, yakindan ilgilendigi baska bir konu daha vardi. Bu da ordusunu toplarla techiz etme isi idi. Tarihte bir topçu parkina sahib olan ilk hükümdarin Fâtih oldugu belirtilmektedir. Surasi bir gerçektir ki, Istanbul’un fethinde en önemli rolü oynayan vâsitalardan biri toptur. Gerçi topun bir harp silahi olarak kullanilmasi Istanbul’un kusatilmasi ile birlikte baslamis degildir. Fakat o tarihe kadar toplar, çaplari ve sayilari itibariyle fazla bir sey ifade etmiyorlardi. Fâtih Sultan Mehmed, bu silahin tahrib gücünün büyüklügüne inandigi içindir ki, o tarihe kadar görülmeyen sayi ve çapta top yapilmasina önem verdi. Büyük çapta toplarin yapilma isini Orban (Urban) adindaki Macarla Türk mimarlarindan Müslihiddin ve mühendis Sarica üzerlerine aldilar. Saruca büyük bir top dökmeye muvaffak oldu. Orban da çok büyük çapta bir top yapabilecegini, fakat gülle yapmasini bilmedigi için bu ise karismayacagini söyledi. Bunun üzerine pâdisah, mermi isini bizzat üzerine aldi. Kaynaklar, genç hükümdar ile Orban arasinda geçen muhavereyi su sekilde verirler: Orban: “Büyük toplarinizi dökebilirim, ama mermi ve ince hesaplardan anlamam” deyince hükümdar “Benim senden istedigim sadece topu iyi dökmenden ibarettir. Kalani ben düsünürüm” demisti.

Ikinci Mehmed, Istanbul muhasarasinda çok büyük rol oynayacak olan bu essiz toplarin en ince teferruatina kadar bütün hesap ve planlarini kendisi yaptigi gibi, resimlerini de bizzat çizmisti. Kendi nezâreti altinda döktürmüs oldugu toplardan biri çok büyüktü. Büyük emek ve masraflarla yapilan bu toplara “sahî” denmisti. Bu toplarla atilan gülleler, Kara Deniz sahillerinden getirilen kara bir tastan veyahut yuvarlak hale getirilen mermerlerden yapiliyordu. Dukas, büyük topun Edirne’deki ilk deneme atisindan, uzun uzadiya bahseder. Bu topun, Edirne’den Istanbul’a kadar getirilebilmesi için iki ay kadar bir zamana ihtiyaç hasil olmustu. Top, otuz araba ve altmis manda ile çekiliyordu. Onun her iki tarafinda, ikiser yüz adam bulundugundan yolda kaymamasi saglaniyordu. Yollarin kötü yerlerine tahta dösemek ve köprü yapmak üzere ayrica elli usta ile ikiyüz amele önden gidiyordu. Istanbul’u kusatmak üzere hareket eden Türk ordusunda üç büyük top ile ondört batarya top vardi. Subat baslarinda Edirne’de baslayan sevkiyat, Mart sonlarina dogru, Istanbul’dan bes mil kadar uzakta bulunan bir yere gelmis oldu.

Anadolu ve Rumeli’de beylerbeyiler ile sancakbeyleri gerekli miktarda askeri topluyor, techiz ediyor ve belirlenen zamanlarda yerlerinde bulunmalarini saglamak için çalisiyorlardi. Anadolu askerleri, Bogazin dogu sahilindeki Beykoz kasabasinin üstündeki ormanliklarda toplandilar. Fâtih, bunlari karsiya geçirmek üzere Beykoz, Kilyos ve Fenerbahçe’de dalyanlari bulunan Rallis Petropulos adindaki Rum’a emir verdi. Petropulos bu emri, iki gemisiyle askerleri ve mühimmati karsiya geçirmek suretiyle yerine getirdi.

Genç hükümdar, kusatma boyunca Istanbul’a yapilabilecek bütün yardimlara mani olmak için her çareyi düsünüyor ve her tedbire basvuruyordu. Bu maksatla o, Turhan Bey ile ogullari Ahmed ve Ömer Beyleri Mora topraklarina akina memur etti. Çünkü Mora’da, Bizans Imparatoru’nun kardesleri Dimitrios ile Thomas hüküm sürmekte idiler. Fâtih, Imparator Constantinos’un, bunlardan yardim istedigini ögrenmisti. Bu sebeple, Turhan Bey, 1 Ekim’de sefere çikmisti. Osmanli hücumlari, Despotlarin kuvvetlerini yok ederek onlara göz açtirmadigi gibi Bizans tarafindan beklenen yardimin gelmesine de engel olmuslardi. Bu arada Subat 1453′te hükümdarin emri ile Dayi Karaca Bey, Istanbul civarindaki Rum kasabalarini teker teker ele geçirdi. Bu kasabalar, Karadeniz sahilindeki Misivri, Ahyolu, Vize ile Ayios Stefanos idi. Bigados da kendiliginden teslim oldu.

Hükümdar, savasla ilgili bütün tedbirleri aldiktan ve bütün hazirliklarini tamamladiktan sonra 23 Mart 1453 (12 Rebiulevvel 857) günü Edirne’den hareket eder. Kesan mevkiinde mola veren hükümdar, Çanakkale Bogazi’ndan geçecek olan Anadolu kuvvetlerinin gelmesini bekler. Kesan’da kendisine iltihak eden bu orduyu alan pâdisah, yoluna devam ederek 1453 Nisan’inin besinde Istanbul surlari önüne gelir. Ertesi gün, yani 6 Nisan (26 Rebiülevvel) Cuma günü de sehri kusatma altina alir. Bizans tarihçisi Dukas ve ondan naklen Hammer, Fatih’in gelisini ve otagini kurusunu söyle anlatirlar: “Paskalyayi takib eden Cuma günü (6 Nisan) Mehmed, sehir önünde görünerek (Egrikapi) karsisina gelen tepenin arkasinda çadirini kurdu. Ordusunun meydana getirdigi çizgi, sarayin Tahta kapisindan Yaldizli kapiya kadar uzaniyordu. Yine Tahtakapidan Kosmidi (Eyüb civari)’ye kadar cenup tarafta bulunan baglara ve ovalara yaymis idi. Bu yerler, esasen daha evvel Karacia (Karaca Bey) tarafindan tahrib olunmuslardi. Nisanin 6. Cuma günü, sehir muhasara edildi. Büyük top, imparatorun yeniden tahkim ettirmis oldugu Egrikapi (Kaligarya) önüne konmustu. Pâdisah, bu kapinin tahrib edilemeyecegini anlayinca topu Sen-Romen kapisi önüne tasitti. Bundan dolayi bu kapi “Topkapi” adini almistir.”

Takriben iki ay sonra “Fâtih” diye anilacak olan Mehmed’in ordulari, Istanbul surlari önünde göründükleri zaman, Katolik Hiristiyan dünyasi, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birlesmesi gerektigini, bu birlesme için, bundan daha iyi bir zamanin olamayacagini düsünüyor ve ancak bu sayede Bizans’a yardim yapilabilecegine inaniyordu. Bu yardimla o, Ortodoks Kilesisi’ni asimile edip tamamen ortadan kaldirmayi hedefliyordu. Dönemin Hiristiyan âlemindeki bu çekisme ile, Islâm’dan alinan ilhamla, Osmanlinin sahip oldugu dinî müsamahasi (hosgörü)ni karsilastirma bakimindan bu mevzuda kisaca ve özet olarak bilgi vermek istiyoruz. Böylece, Ortodoks Mezhebi’ndeki Rumlarin, içinde bulunduklari psikolojik durumu anlama imkânini da bulmus olacagiz. Bu karsilastirmayi da bizzat kendi kaynaklarindan yapmakla meseleye daha rahat bir açiklama getirmis olacagiz.

“Mehmed’in askerleri tahribat için Istanbul kapilarina dayanirken, sehir halki Rum ve Latin kiliselerinin birlesmelerini saglamak veya engellemek için birbirleri ile budalaca çekisiyorlardi. o tarihten bir önceki yilin 12 Araliginda, Ayasofya’da iki firka (mezheb) arasinda seklî bir uzlasma saglanmistir. Fakat bu uzlasma, Avrupa’nin büyük devletlerini, kendi sonuçlari ile ilgilendirip bu yoldan biraz yardim saglamak ümidi ile yapilmisti. Sizmatizm atesi henüz sönmemis oldugundan, her gün bir takim çirkin çekismeler görülüyordu. Muhaliflerin düsmanligi son dereceyi bulmustu. Bir grup papaz ve ileri gelenler, imparator ile birlikte Katolik âyininde hazir bulunurlar iken, baska kesisler ile halkin bir kismi manastirlardan çikmiyorlardi.” Hammer, bu konuda daha fazla tafsilat vererek iki kilisenin nasil birbirleri ile çatistiklarini anlatir. Fakat biz, dönemin Bizans tarihçisi olan Dukas’in verdigi bilgiyi de vermek suretiyle Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birbirlerine karsi olan bu hasmâne tavirlarini ortaya koymaya çalisacagiz.

“Gennadios, her gün birlesme taraftarlari aleyhine va’z etmekten ve yazilar yazmaktan geri kalmiyordu. Saint Thomas Akinu’nun sahsi ve eserleri aleyhine yeni mütalaalar ve itirazlar tertip ediyordu. Bir de Dimitri Kidoni aleyhinde bulunuyor ve bunlarin rafizî olduklarini isbat ediyordu. Senatodan bas amiral büyük duka (Lukas Notaras), Genadios ile ayni fikri paylasiyor ve onunla is birligi yapiyordu. Istanbul aleyhine toplanmis olan sayisiz Türk askerlerini gören halka hitaben bu büyük duka, Latinler aleyhine sunlari söylemeye cesaret etti: “Istanbul’un içinde, Türk sarigini görmek, Latin serpusunu görmekten daha iyidir.”

Görüldügü gibi Imparator, Avrupadan yardim alabilmek için Papa tarafindan sart kosulan Katolik kilisesi ile birlesmeyi kabul etmis, onun gönderdigi Kardinal Izidor vasitasiyle Ayasofya’da âyin yapilmisti. Bu hareket, Hiristiyanligin, Ortodoks Mezhebi’ne bagli olan halkta, büyük bir nefret uyandirmisti. Latinlere karsi olan bu nefretin kökleri çok eskilere dayaniyordu. Zira 1204′teki Latin istilasinin aci hatiralari, halkin hafizasindan daha silinmemisti. Sehirde yaptiklari yagma ve Rumlara yapilan iskenceler ile onlari her türlü haktan mahrum edisleri, henüz unutulmamisti. Bu istila esnasinda Istanbul’daki âbidelerin çogu tahrib edilmis, mezarlar soyulmus, birçok eser mahvolmus ve Türk fethine kadar bu facianin izi silinememisti. Türkler, Istanbul’a girdiklerinde bir kismi çok harab 50′ye yakin kilise, bazi resmî binalar, yikilmis müesseseler, bozuk yollar ve terk edilmis saraylar bulmuslardi. Bu sekildeki tahribata karsilik, Müslüman Türk’ün müsamahasi biliniyor, Osmanli hükümdarlarinin vicdan hürriyetine, din ve mezheb serbestisine verdikleri mukaddes mânâ farkediliyordu. Rumlar, her mezhepteki hiristiyanlarin, mal, can ve din hürriyetine sahip olarak Osmanli ülkesindeki rahat hayatlarini gipta ile karisik bir hayranlikla müsahede ediyorlardi. Bu, Müslüman ve büyük devletin, gayr-i müslim tebeasina (vatandasina) verdigi büyük rahatlik ve kazanç imkanlari da bunlara ilave edilince, bazi Bizanslilarca Osmanli idaresi bir nimet ve kurtulus olarak görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucu olarak, imparatordan sonra, en yüksek dereceli devlet adami olan Grandük Notaras: “Konstantinipolis’te kardinal sapkasi görmektense Türk sarigini görmeyi tercih ederim” diyordu. Makamindan uzaklastirilan eski patrik Gennadios (fetihten sonra Fâtih tarafindan Rum Patrikligi’ne getirilen kimse) da Ortodoksluk için en iyi tercihin bu olduguna inaniyordu. Zira Türk sarigi, düsmanlari olan milletler tarafindan dahi hakkin, dogrulugun, adaletin, din ve vicdan serbestisinin isareti olarak görülüyordu. Tazim ve tekrim ediliyor, onun hakim oldugu idare araniyordu. Hatta bir rahibe bütün hiristiyanlarin saskin bakislari önünde mezheb degistirmeyi red ederek tamamen Islâmî olan kiyafeti kabul edip, Hz. Peygamberin nübüvvetini tasdik ettigini haykirmisti. Çünkü, Sultan Mehmed’in temsil ettigi idare, insan tabiat ve yaratilisina son derece uygun idi. Devrinde hayal edilen ve arzu edilen esaslara dayanmis bulunuyordu. Bu, onun Islâm mümessilligini ne kadar azametle temsil ettigini gösterir.

KUSATMA VE ISTANBULUN FETHI

Bilindigi bi Cuma, içinde Cuma Namazi bulundugundan Müslümanlarcaek olarak kabul edilmektedir. Iste böyle bir günde Edirne’den baslayan hareket, 6 Nisan (26 Rebiülevvel) gününe tesadüf eden baska bir Cuma günü, genç hükümdarin, ordusu ile birlikte edâ ettigi (kildigi) Cuma Namazi’ni müteakip baslayan kusatma ile ilgili yerli ve yabanci bir çok kaynakta bilgi bulunmaktadir. Birbirlerini tamamlar mahiyette olan bu bilgileri kisaca ve ana hatlari ile vermek gerekiyor. Zira tafsilatina girdigimiz zaman sadece bu kusatmanin, hacimli bir eseri dolduracak kadar genis olacagi görülecektir. Bu sebeple biz, konunun detaylarina girmeden vermek ve kaynaklarina dipnotta isaret etmekle yetinmek istiyoruz.

Cuma namazindan sonra muhasara hareketine baslanilmasini emreden genç hükümdar, maddî kuvvet kadar mânevî kuvvetin de tesirine inaniyordu. Bu sebeple sultanin etrafinda, ulema, mesayih ve bunlarin talebelerinden meydana gelen bir halka bulunuyordu. Bunlar, asker arasinda gazâ ve cihadin faziletinden bahsederek onlari “Feth-i Mübin”e tesvik ediyorlardi. Onlar, bununla da yetinmeyerek “Feth-i Mübin”in muhakkak oldugunu, Kostantiniyye fethinin Sultan Mehmed tarafindan gerçeklestirilecegini askere telkin ediyorlardi. Âlimler, seyhler ve seyyidlerden meydana gelen halkadan bahseden Hoca Sa’duddin Efendi bu konuda su bilgileri vermektedir:

“Ulema, mesayih ve seyyidler, eski âdetleri üzre ol gazi hükümdarin katinda bulunmak, gaza sevabini elde etmekle yüceldiler. Onun otagi yaninda yürüyüp dua etmekten bir an dahi geri kalmadilar. Sultan-i âlisan (sani yüce sultan)la at basi giderek onun * âyet-i kerimesinde belirtildigi gibi “onun verdigi nimetlere sükr ederler” derecelerine dogru yöneldiler. Her an, fetih ve zaferin nasib olmasi duasina, emel ve dileklerinin gerçeklesmesi için yakarista bulundular. Gerçekten de rehberi zafer olan bu seferde, temiz ruhlar birlikte, gayb ordulari ise askerin öncüsü olarak ilerlemekte idi. Ama o tarihlerde hayatta olan ve gizli sirlari bilenlerden ve kerametleri zahir olan Aksemseddin Hazretleri ile Akbiyik Dede, Islâm askerlerine yüz akligi olmak için duaya devam ediyor ve hükümdarin emri geregince otag yaninda yürüyorlardi. Böylece onlar da, dilekleri gerçeklestiren Allah’in yardimlarini taleb için ayni yola düstüler.”

Bizans surlari önünde saf tutan Osmanli ordusunda, piyadeler sagli sollu ayrilmis, arka ve yanlara süvariler konmustu. Üç adet büyük hücum firkasi teskil edilmis ve 14 bataryalik bir topçu parki kurulmustu. Kisa bir zaman içinde muhasara için mevki alan ordu, hazirliklarini yürütürken Sultan, Bizans Imparatoru’na, Mehmed Pasa’yi, baska bir rivayette de Isfendiyar oglu Ismail Bey’i elçi olarak gönderip, sayet teslim olurlarsa, halkin mal ve canlarinin güvenlikte bulunacagini, isteyenlerin bütün esyasiyla birlikte arzuladiklari yere gidebilmekte serbest olacaklarini, aksi takdirde harp hukukunun gerektirdigi seylerin yapilacagini bildirdi. Bu teklifin reddedilmesi üzerine, kusatma hareketine hiz verildi. Sahî denilen büyük top, günümüzde Topkapi denilen yerde mevzilendirildi. 12 Nisan’da safakla birlikte topçu bataryalari atese baslayarak, surlar bombardimana tutuldu. Bu bombardimanlarin çok ustalikli yapildigi, nokta atislari ile surlardaki muhayyel bir üçgen dövülerek, zedelenen kenarlarin üzerine, ortasina yapilan top darbeleriyle büyük gedikler açildigi rivayet edilir. Bu sekildeki bir bombardiman, Türk topçusunun harp teknigindeki maharetlerini göstermektedir. Schlumberger, bu konuda asagidaki ifadeleri kullanarak Osmanli topçusunun, bu fetihteki rolüne isaret eder:

“Yine Nisan’in on ikinci günü büyük bombardimanin basladigi gündü. Bu elem verici tarihten itibaren muhasaranin son buldugu 29 Mayis tarihine kadar yedi hafta boyunca o korkunç toplar, günün her saatinde sasmaz bir intizam dahilinde dehset saçan bir gürültü ile agir mermer güllelerini Bizans surlarina firlatmaktan bir an dahi geri kalmadilar. Simdiye kadar hiç kimsenin asla isitmemis oldugu bu harikulade top patlamalarini isiten hurafe perest (hurafelere inanan) halkin, duçar oldugu canhiras feryad ve dehset, tasavvur edilsin. Tesirin tahribkarligi derhal görüldü. Asirlar oyunca nice güçlü milletlerin hücumlarina dayanmis olan bu asirlik duvarlarda, derhal gedikler açilmaya baslandi. Bu gülleler, kesif bir toz ve duman bulutu içinde müthis bir gürültü ile geliyor, surlara çarpip tahribatini yaptiktan sonra bin parça oluyorlardi. Kusatilmis olanlar, çok kisa bir mesafeden yapilan bu ilk top atesini müteakip, bin seneden beri bu sevgili beldenin maglup edilemez bir tanriçasi makaminda tuttuklari ve varligiyla magrur olduklari bu köhne surun kendilerini korumaya yetmeyecegini anladiklari zaman, tarifi imkansiz bir ye’s ve kedere kapildilar.”

Mutlak surette galip gelmek azmiyle bütün hazirliklarini tamamlayan Sultan Mehmed, ortaçagin en büyük kalesini yikmak için yaptirdigi müthis toplari ile Istanbul surlari önüne gelip muhasaraya baslar. 6 Nisan – 29 Mayis arasinda 54 gün süren kusatmanin tafsilatina girmek istemiyoruz. Ancak, Fâtih ünvanini alacak olan Sultan Mehmed, Istanbul surlari önünde, kendisini bütün mukadderatla karsi karsiya getiren iki çetin imtihan daha geçirmisti. Durumun nazikligini ortaya koymasi bakimindan kisaca bunlardan söz etmek gerekiyor.

20 Nisan’da bugday yüklü bir Bizans gemisiyle dört Ceneviz gemisi, Baltaoglu Süleyman Pasa’nin bütün gayretlerine ragmen, Lodos rüzgari ve Bogaz’daki akinti sebebiyle Halic’e girmeyi basardilar. Bu basari, Bizans’ta büyük bir ümit ve sevinç uyandirdi. Bu gemilerin, batililar tarafindan gönderilen donanmanin öncüleri oldugu sayiasi yayildi. Tursun Bey’in ifadesiyle bu hadise, “ehl-i Islâm arasina fütur ve perisanî saldi. Amma ma’nide âyet-i kerimesinin isaretine uygun olarak bu hadise, alinan tedbirlerle Müslümanlarin lehine tecelli edecektir. Gerçekten, muhasarayi basarisizliga ugratacak büyük bir tehlike belirmisti. Ümitsizlik, bozgun dogurabilirdi. O zaman, Aksemseddin tarafindan Pâdisaha sunulmus olan bir mektup, bu muvaffakiyetsizligin, umumî bir hayal kirikligi dogurdugunu ve zaferi süpheye düsürdügünü isbat etmektedir. Mektup, alinmasi gereken tedbirleri de tavsiye etmektedir.

Düsman gemilerinin Halic’e girmesi üzerine, hisimla atini denize dogru süren ve kaftani islanincaya kadar denize girmis olan genç hükümdar, bu durumu hazmedemeyerek Baltaoglu’nu komutanliktan azlip, onun yerine Hamza Bey’i tayin eder.

Sultan, bütün vezir ve komutanlarin katildigi bir Divan toplar. Orada, Çandarli ile ona tabi olanlar, ortaya çikan durumdan istifade ile Imparator’la müzakerelere girisilmesi ve muhasaranin kaldirilmasi fikrini tekrar ortaya atarlar. Genç hükümdar için durumun ne kadar nazik bir hale geldigini tasavvur etmek mümkündür. Vaziyeti, Çandarli Halil Pasa’nin eski rakibi ve fetih fikrinin kuvvetli müdafii Zaganos Pasa kurtarir. Sehabeddin Pasa ve Koca Turahan Bey’le Aksemseddin’in ve Sultanin hocasi Ahmed Güranî (Molla Güranî)’nin yardimlari ile bu bedbin görünüsü yenmeye ve savasa devam azmini yenilemeye muvaffak olurlar. Bunlar, tesci’ edici sözleriyle askerin cesaretini yükselttiler. Hoca Sa’duddin bu konuda sunlari söyler: “Ulemanin ileri gelenlerinden Seyh Ahmed Güranî, büyük seyhlerden Aksemseddin ve makami yüce vezirlerden Zaganos Pasa, ülkeler hakimi sultan ile ayni görüs ve fikirde olup, baris ve anlasma yolunu benimsememislerdi. Fetih alâmetleri belirdigi sirada isten el çekmek vazife anlayisina sigmaz diyerek zaferleri gölge edinen askerlere nasihatlarda bulundular ve tatli bir dille “sonra Rum ülkesi size açilacaktir” hükmünde belirtilen gerçek vaadi hatirlatarak “büyük savas, Kostantiniyyenin fethidir” gerçeginden hareketle ortaya konan gayret ve ihtimami bir bir gazilere anlattilar.”

Bizans’in, Haliç tarafindan da tazyiki için limana girise mani olan zincirin kirilmasi denenmisse de basari saglanamamisti. Bunun üzerine ince donanmanin Halic’e karadan geçirilmesi genç hükümdar tarafindan düsünülmüstü. Bizans Rumlari arasinda da “Gemilerin karadan yüzdürüldügü görülünceye kadar Istanbul’un zaptinin kimseye müyesser olmayacagi” hususunda bir inanç ve anlayis bulundugundan, kusatilanlarin bütün ümitlerini kirmak için bu ise tesebbüs edilmistir. O sirada, Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayri bir kalesi vardi. Bura sakinleri, Türklerle dost olmakla beraber geceleri de Bizanslilara yardim etmekteydiler. Halic’e denizden girmenin imkansizligi yüzünden 50-70 kadem uzunlugundaki 15-22 sira kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan gecesi sabaha kadar Halic’e geçirildi. Solakzâde bunu “Himmet-i merdân ile Besiktas dedikleri yerden Kasim Pasa deresine dogru, dag parçasi gibi gemilerin altina rugan (yag) ile terbiye olunmus kütükler döseyip, bir rivayette yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri birbirine baglayarak üzerine metrisler koydular” cümleleri ile anlatir. Bu sevkiyat yapilirken Beyoglu tepelerine yerlestirilen bataryalarla Haliç’teki Bizans donanmasi taciz edilip hareketsiz birakildigi gibi surlarin etrafinda da bombardimana devam edilip, esas faaliyet, iyi bir sekilde gizlenmisti. Sabahleyin 70 parça kadar geminin, Haliç’te yelken açtigini gören Bizanslilar, hayret ve dehsetle bu manzarayi seyre baslamislardi. Bu sekilde, karadan gemi yürüterek denize indirme teknigi büyük bir basari idi.

Fâtih, bununla da kalmadi, ihtiyaç karsisinda büyük dehâsinin yeni bir kesfini de ortaya koydu. Havan toplari döktürdü. Onlarin, balistik hesaplarini bizzat yaparak tecrübelerinde bulundu. Beyoglu sirtlarindan ve Galata surlarindan asirma atislarla Haliç’teki düsman gemilerini batirmaya basladi. Böylece yeni bir cephe açilmasi ve Bizans’in her taraftan sikistirilmasi, Imparator’u, en agir sartlari kabul ederek baris teklifinde bulunmaya zorladi. Fakat Fâtih, Imparator’un gönderdigi elçilere: “Ya ben Bizans’i alirim, ya Bizans beni” diyecek kadar, fetih isinde azimli oldugunu ve teslimden baska bir teklifi kabul etmeyecegini bildirmisti.

Gemilerin Halic’e indirilmesinden sonra Defterdar ile Kumbarahane Iskelesi arasinda bin kadar duba üzerine, bes askerin yan yana yürümesine imkân verecek ve top geçirilebilecek sekilde muntazam, saglam dösemeli bir köprü kurdurdu. O dönem tekniginin bir harikasi kabul edilen bu köprü, Rumlarin mâneviyatlarini yeniden ve esasli bir sekilde sarsti.

Fâtih Sultan Mehmed’in karsilastigi ve âdeta imtihan edildigi buhranli ikinci hadiseye geçmeden önce, onun düsmani olan ve Fâtih’i sahsen taniyan Bizans imparatorluk prensi meshur tarihçi Dukas’in karadan yürütülen gemiler ile pâdisahin bu husustaki faaliyetleri hakkindaki düsüncelerini buraya almayi faydali buldugumuzu belirtmek isteriz. O, söyle diyor:

“Pâdisah, cesurâne ve cür’etkârane bir planin tatbik ve icrasini düsündü. Galata’nin sark tarafinda ve Çifte sutun altindaki cihette olan yer ile, Galata’nin diger cihetinde ve Kosmidion denilen yerin karsisindaki Haliç sahili arasinda bulunan ve Galata’nin arkasinda olan ormanlik dag yolunun düzeltilmesini emr etti. Bu yolu, mümkün oldugu kadar düzelttiler ve makaralar ile gemileri denizden karaya çikardilar. Bu gemilerin, geçidin (Bogaz) mukaddes agzindan çekerek, kara yolu ile,Halic’e nakl olunmalarini emr etti. Bu suretle emir icra olundu. Gemiler çekiliyordu. Her birinin bas tarafinda bir kaptan ve arka tarafinda bir dümenci oturuyordu. Bir digeri de elinde küregi tutarak, yelkeni harekete geçiriyordu; biri de davul, baska birisi de borazan çaliyor ve denizcilere ait sarkilar okuyordu. Muvafik rüzgarin esmekte oldugu sirada, ormanlari ve dereleri asarak, denize varincaya kadar karadan geçiyorlardi. Bu gemilerin sayisi seksen idi. Bunlar arasinda iki sira kürekli kadirgalar da vardi. Geri kalan gemileri orada biraktilar. Böyle bir harikayi kim gördü ve kim isitti? Keyahsar (Keyhüsrev) denizde köprü insa ederek, karada yürür gibi bu köprü üstünden karsiya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyali ve bana kalirsa neslinin en son pâdisahi olan Mehmed, karayi denize tahvil etti (çevirdi). Ve gemileri dalgalar yerine, daglarin tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu, Keyahsar’i da geçti. Zira Keyahsar, Elispondos (Çanakkale Bogazi)’u geçti ve Atinalilara maglub olarak muhakkar (hakarete ugramis) bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayi denizde oldugu gibi geçti ve Bizanslilari mahv etti. Ve hakiki altin gibi parlayan Atina’yi (burada kastedilen Istanbul’dur) yani dünyayi tezyin eden (süsleyen) sehirlerin kraliçesini feth etti.”

Istanbul’un, kusatma altina girdigi günden, düsecegi gününe kadar Haliç’te büyük bir Venedik gemisinde bulunarak, olup bitenleri yakindan takib etmis olan vak’anüvis Nicolas Barbaro, efsanevî mes’ale isigi altinda gemilerin, dag ve tepelerden geçisinin dehset saçici cereyanini, taifelerin sevk ve setaretini, tekbir seslerini, sevinç nârâlarini ve davul âvâzelerini uzun uzun anlattiktan sonra “Bu gemilerin, sanki denizde imis gibi karada hareketleri hadisesini gözleriyle takib etmemis bir kimse için bunun, inanilmayacak kadar garip bir manzara oldugunu tekrar ederim. Ben bunu, Keyhüsrev’in Athos dagini yarmasinda gösterdigi cearet ve fedakârligin kat kat üstünde bulurum. Bunlari bizzat gözlerimle gördüm. Eger bu harikulade olayin meydana gelmesinde hazir bulunmamis olsaydim, buna inanilmaz ve garip masallar gibi görünmüs olacak olan diger rivayetlere de artik inanirim” der.

Fâtih Sultan Mehmed’in, muhasara esnasinda karsilastigi ve âdeta imtihan edildigi ikinci önemli hadise, Mayis sonlarina dogru kendisini göstermisti. Hemen hemen bütün kaynaklarin belirttigine göre o günlerde Osmanli ordugâhinda, Bati hükümdarlarinin birlestikleri, Hunyad’in sehri kurtarmak üzere kuvvetli bir ordu ile yolda oldugu ve büyük bir Haçli donanmasinin Agriboz’a veya Sakiz Adasi’na ulastigi sayialari yayilip büyük bir endiseye sebep oldu. Tekrar mirildanmalar basladi. Basindan beri kusatmaya karsi gibi görünen Çandarli, hakli çikacak gibiydi. Gerçekten, Venedik, 7 Mayis’ta hazirladigi bir donanmayi G. Loredano komutasinda Ege sularina göndermisti. Papa da kendi hesabina bes kadirga techiz ettirip yola çikarmisti. Öbür tarafta Karamanoglu, Venediklilere verdigi söz üzerine Istanbul surlari önünde herhangi bir gevseme halinde harekete geçmeye hazir bulunuyordu. Kuvvetli bir casus sebekesine sahip olan Osmanli hükümdarinin, bu faaliyet ve hazirliklardan habersiz kalmasina imkan yoktu. Bir gecikme, sonucu çok tehlikeli ve mes’um neticeler dogurabilirdi. Tâcîzâde’nin ifadesiyle: “Te’hir olicak mebada derya yüzünden dahi küffardan muavin gelip halka zaaf-i kalb târi olmaga sebep ola”. Gerçekten de Istanbul muhasarasinin sonlarina dogru (25, 26 Mayis) bir Macar heyeti, Osmanli karargâhina gelir. Bu heyet vâsitasiyle, Jan Hunyad’in, naiplikten çekildigi ve Ladislas’in kral oldugu ögreniliyordu. Bu yüzden Jan Hunyad, Sultan Mehmed’le üç seneyi kapsayacak sekilde yapmis oldugu mütarekenin, ahidnâmesini geri istiyordu. Zira idareyi genç krala devr etmekle imzalamis oldugu ahidnâmenin geçersiz oldugunu ve bu yüzden onu geri isteyerek ve Osmanli hükümdarinin ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar heyeti, vezir-i azam ve onun yaninda bulunan iki vezirle görüsür. Sefir, efendisinden aldigi talimat üzerine, pâdisahtan Istanbul kusatmasinin kaldirilmasini ister. Aksi takdirde Macarlarin, Bizans’in lehinde hareket edip onlarin yaninda yer alacaklarini bildirir. Macar elçilik heyeti, Bati devletlerine ait bir filonun da Bizans’a yardima gelmekte oldugunu bildirir.

Macar elçisiyle olan görüsme, genç hükümdara bildirilir. Macarlarin Rumlara yardim edeceklerine dair olan tehdidi ve bir Bati filosunun yardima gelecegi sözleri, Sultan Mehmed’i düsündürür. Bunun üzerine, 27 Mayis aksami bir meclis toplayarak vaziyeti görüsür. Vezir-i a’zam Halil Pasa, daha önce görmüs oldugu üç Haçli seferinin tehlikelerini yakindan bildigi ve Bati Hiristiyanlarinin yeni bir Haçli seferi düzenlemelerinden korktugu için, imparatorun agir bir vergiye baglanarak muhasaranin kaldirilmasini teklif eder. Özellikle Hiristiyan Bati’nin birleserek Müslüman Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini, bunun da daha büyük bir felakete sebep olacagini söyler. Zira o, Yildirim Bâyezid’in akibetini, Izladi, Varna ve Ikinci Kosova muharebelerini hatirliyordu. Buna karsilik Zaganos Pasa, Istanbul’a yardim yapilamayacagini, Bati devletleri arasindaki rekabetin bu yardima engel olacagini, yardim yapilsa bile önemli olamayacagini söyler. Onun bu görüsüne bazi ümera ile ulema ve Aksemseddin istirak ediyorlardi. Benimsenen bu görüs üzerine, genel bir hücuma karar verilir.

Gerçi, Venedik veya Papa’nin donanmasinin Sakiz’a geldigi haberi alinmisti. Son olarak yapilacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmeyerek alikonuldu. Bu arada muhasaranin uzamasi, bazi dedikodulara sebep olmustu. Pâdisah da endiseli ve sikintili idi. Ancak Aksemseddin’in sebat ve hücum edilmesi ile ilgili mektubu ve manevî tebsirati havi yazisi, herhalde Sultan Mehmed üzerinde tesirli olmustur.

Fetih esnasinda, Sultan Mehmed ile Aksemseddin arasindaki ilgi, tesvik ve sabri tavsiye hususu, su ifadelerde açiklik kazanir. “Bâhusus, fetih tarihinin iç yüzünü idare eden Aksemseddin, cepheden cepheye at oynatan, kafasi ve bedeniyle de en agir ve zorlu yükü tasiyan pâdisahin bir dinamo gibi zaman zaman bosalir olan mâneviyatini besliyor ve takviye ediyordu.

Genç hükümdar, sihirbaz kudretiyle kal’alar kurdurmus, toplar döktürmüs, donanmasina bir gecede daglari asirtmis, genç, dinç, nizamli ve talimli ordusuyla karalari denizlere çevirtmis, denizleri tutusturtmustu. Ama yine de Bizans surlarina çarpip püsküren ve uzadikça uzayan muhasaradan da zaman zaman ümitsizlige düser gibi oluyordu. Ne ki genç hükümdarin kulagina durmaksizin “Korkma, sehri alacaksin” diyen ses, ona her zaman deste ve yar olmakta bulunuyordu.

Ama bir türlü neticelenmeyen kusatma ve Ortodoks kiliseninin son ve tek ümid olarak Katolik kilisesine boyun egmesine karsilik, Papa’nin da Avrupa’li kuvvetleri, sehre yardimci olmak üzere gönderme ihtimallerinin kizistigi bir gerçekti. Iste biçagin kemige dayandigi bu çok nazik demde, pâdisahin, Veliyüddinoglu Ahmed Pasa’yi, Ak Seyh’in çadirina niyaz ve sual babinda göndererek seyhinden fethin gününü, hatta saatini ve sehre girilecek noktayi ögrenmis görüyoruz.

Fakat, Seyh’in ogullarindan biri, babasinin mustuladigi an gelip çattigi halde, fetih haberinin gelmemesi üzerine, pâdisahin gazabindan korkarak, merakla babasinin çadirina geldigi vakit, kapida bulunan nöbetçi: “Içeri kimseyi komayasuz diye siparis olundu” diyerek delikanliyi Ak Seyh’in yanina almaz. Bu esnada çadirin bir yanindan etegini kaldirip içeri bakan genç adam, babasinin basi secdede, göz yaslari ve enin ile aglayip yalvarmakta oldugunu görür. Bu uzun niyaz ve yanik münacattan sonra, Seyh’in basi secdeden kalkar. Bu esnada da ordu, yatagini asmis sel gibi, tasa köpüre sehre girmekte, Ak Seyh de kendi kendine “Elhamdülillah, Elhamdülillah” diye Cenabu Hakk’a sükr etmeye, tekbir getirmeye baslamis bulunmakta idi.”

Aksemseddin ile Fâtih arasindaki münasebetlere temas etmis olmakla birlikte, daha önce toplanmis bulunan harp meclisinden kisaca söz etmemiz gerekiyor. Zira bütün teklif ve çabalara ragmen Bizans teslime yanasmadigi gibi, Fâtih’i zor durumda birakacak bazi tesebbüslerde de bulunuyordu. Bunun için 27 Mayis’ta, Fâtih’in baskanliginda toplanan bir harp surasinda uzun münakasalar yapilmisti. Vezir-i a’zam Halil Pasa’nin muhasarayi kaldirma taraftari oldugunu bu surada açikça söyledigine daha önce isaret edilmisti. Buna karsilik Zaganos Pasa ile hem tib hem de manevî ilimlerde derin malumata sahip bulunan Aksemseddin, fethin, Müslümanlarin 850 senelik en büyük idealleri bulundugunu, Bizans’in mânen tefessüh ettigini, maddeten de hiç bir gücünün kalmadigini, Rum halkin büyük bir kismi ile bazi ileri gelenlerin Osmanli idaresini bir kurtarici olarak kabul ettiklerini, Istanbul’a hakim olan devletin hem Islâm, hem de Hiristiyan dünyasinda büyük bir manevî nüfuza sahip olacagini, bu sebeple kat’i neticenin alinmasina kadar muhasaraya devam edilmesini istediklerine temas edilmisti. Hz. Peygamberin ashabindan ve hicret esnasinda kendisini Medine’de evinde misafir etme serefine nail olan Ebu Eyyub el-Ensarî’nin kabrini kesf ettigi gibi, Kur’an’da Istanbul’a isaret ettigi kabul edilen * “beldetün tayyibetün” lafzinin “ebced hesabi” ile içinde bulunduklari 857 hicrî senesini isaret ettigini söyleyen Aksemseddin, bu sebeple “feth-i mübin”in muhakkak bulundugunu, derin bir vecd ile dile getirir. Bütün bu görüsmelerden sonra meclis muhasaraya devama karar vererek dagilir.

Sultan Mehmed, harp hazirliklarini tamamladiktan sonra sehre bir elçi göndererek Imparator’a “sehri menkul serveti ve yakinlari ile terk edebilecegini” bildiren bir mesaj gönderdi. Imparator bu talebi reddedince Fâtih, bütün orduya tellallar çikararak genel hücumun yapilacagi günü tesbit etti. O, yemin ederek askerlere söyle dedi: “Bu muharebede kazanç olarak yalniz sehrin binalarini ve surlarini istiyorum. Sehrin diger bütün menkul servetini ve mahsurlarini ganimet olarak size birakiyorum.”

Bundan sonra, bütün ulema, mesâyih ve gazi dervisler, asker içinde zaten coskun bulunan hücum ve kazanma halet-i ruhiyesini, mânevî tebsirlerle bir kat daha artirdilar. Bu esnada genç hükümdar da münadiler vâsitasiyle orduya tebligatta bulunarak “ilk defa sura çikacak olan askerlerin rütbelerinin artirilacagini, eline hükm-i serif sadaka olunarak (verilerek) tâ nesli munkariz oluncaya degin evladinin, kiyamete kadar baki olacak bulunan Devlet-i Âl-i Osmanî’de, her zaman muhterem sayilacagini” bildirdi.

Bu esnada Osmanli toplari surlari dövmeye devam ediyor, Bizansli muharipler, devamli mesgul edilerek yorgun birakiliyorlardi. Fetih sabahinin gecesi, Türk ordusunda “Mum donanmasi” denilen ates ve isik senliginin icrasi ile geçti. Istanbul’u tamamen kusatan Türk deniz ve kara ordusunda kandiller, fenerler, mes’aleler ve atesler yakilarak Kostantiniyye (Istanbul) bir isik çenberi içine alindi. Askerin hep bir agizdan getirdigi tekbir ve tehlil sedâlari, ortaligi inletiyordu. Gecenin karanligini yirtan bu isik çenberi ile tekbir sesleri, tatli bir ahenk meydana getiriyordu. Isik ve seslerden meydana gelen bu ugultuyu gören Bizans, önce Osmanli ordusunda yangin çiktigini zannederek sevinecek, fakat kisa bir müddet sonra, bunun bir donanma oldugunu anlayinca derin bir ye’s ve ümitsizlige düsecektir. Bu esnada Bizans, Ayasofya’da Imparatorun da hazir bulundugu son bir âyine katiliyordu. Bu âyin, Bizanslilarin Ayasofya’da icra ettikleri son âyindi.

20 Cemaziyelevvel (29 Mayis) Sali sabahi ezan ve namazdan sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî hareketi basladi. Ordu, hem kara, hem de denizden bütün cephelerden harekete geçti. Toplar, hep birden sehir üzerine çevrilerek ateslendi, etrafi kesif bir duman ve barut kokusu kapladi. Ilk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yigit ileri atilmis, harbin en siddetli aninda, Aksemseddin ile Molla Güranî ates hattina girerek, gazâ yolunda sehidlik mertebesine ulasmayi taleb ile askere önderlik edip örnek olmuslardi. Bizzat genç hükümdar dahi, askeri tehyic edici sözlerle, elinde kiliç ile Topkapi gedigine saldirmisti. Bu sirada Ulubatli Hasan adindaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapi suruna sancak dikti. Böylece Islâm dilâverlerinin ve Oguz kavminin, asirlardan beri hayal ettigi mukaddes bir rüya gerçeklesiyordu. Ulubatli, Hz. Peygamberin müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadasiyla sehâdet mertebesine ulasti.*

Bu sirada Osmanli sancaginin surlarda dalgalandigini gören ve daha önce yaralanmis bulunan Latin komutani General Giustiniani, gemisine çekilmek ister. Kalmasi hususunda israr eden Imparator’a “Allah’in, Türklere açmis oldugu yolu takip edecegim” cevabini verdi. Bu, artik Osmanli’ya mukavemet edilemeyeceginin bir ifadesi idi.

Bizans’in, surlardaki bayraginin indirilip yerine Osmanli bayraginin dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya baslandi. Sultan Mehmed Han, surlardaki bu manzarayi görünce, atindan inerek, Hz. Peygamber’in medih ve senâsina nail olmanin verdigi bir sevinç, ayrica devletini, Islâm’in mukaddes serefine mazhar kilan medhiye-i Resulullah’a** kavusmanin verdigi heyecanla sükür secdesine kaparak Cenab-i Hakk’a hamd eder. Sonra otag-i hümâyununa çekilerek devlet erkâninin tebriklerini kabul eder.

Bu sirada, sehri koruyan gruplarla birlikte Bizans Imparatoru da öldürülmüstü. O, ayakkabisindan taninmisti. Fâtih, vatanini müdafaa için ölen bu serefli askerin cenazesine saygi göstererek onu merasimle defn ettirdi.

Istanbul’un fethi, genç sultan için ayni zamanda saltanatinin da fethi olmustu. Fâtih, sehrin zaptini müteakip Sehzâde Orhan’i aratti. Ölü veya diri getirene büyük mükâfatlar vaadetmisti. Bizanslilarin yaninda kendisine karsi surlar üzerinde savasmis olan bu Osmanli sehzâdesinin ölümü ile Yildirim Bâyezid’in ogullari arasindaki taht kavgasi kesin olarak sona ermisti. Gerçekten de sehrin düstügünü gören Sehzâde Orhan, surlardan atlayarak vefat etmisti.

Feth-i mübinin gerçeklestigi 29 Mayis 1453 Sali sabahini anlatan bir yazar, o günü su ifadelerle tasvir eder: “O gün, her zamankinden daha parlak dogan günes, göz kamastirici altin sarisi isinlari ile âdeta Islâm’in zaferini kutluyor, cihanin incisi Kostantiniyye’ye sel gibi akan sanli Türk ordusunu sicak bir içtenlikle kucaklayip üzerine mukaddes nurlar saçiyordu. 29 Mayis 1453 sali sabahi, muhakkak ki bir baska sabahti. Bu parlak ve essiz ilkbahar sabahinin cihan tarihindeki yeri ise, apayri bir özellik tasiyordu. Zira o mukaddes Sali sabahi ile bir çag kapaniyor, yeni bir çag açiliyordu. Bu yeni çaga, essiz dehasi, rakipsiz kuvvetiyle, Avrupa barbarlari dahil, bütün cihana saskinliktan küçük dilini yutturup, henüz 21 yaslarinda çok genç bir pâdisah olarak, Fâtih ünvanina hak kazanan büyük türk, Fâtih Sultan Mehmed Han damgasini basmisti. Iste o mukaddes Sali sabahi, böyle essiz bir sabahti.”*

Osmanli ordusunun sehre girip hakim olmasi üzerine bileginin gücü ile Fâtih ünvanini almaya hak kazanmis olan genç serdarin da sehre girdigi görülür. Yaninda, emîr, vezir, solak, sipah ve yayalardan baska, devlet ricali, âlimler, hocalari, seyhler, dervisler, kalenderîler ve erler bulunuyordu. Bütün bunlarin yaninda özellikle saginda ve solunda Aksemseddin ile Akbiyik sultanin bulunmasi dikkat çekiyordu.

Fâtihâne bir ihtisam ve büyük tezahüratlarla sehre girmis olan pâdisah, Hammer’in (II, 302) dedigi gibi, Hiristiyanligin sarktaki merkezini teslim almak üzere, Ayasofya’nin önünde atindan inmis ve mâbedin esiginde sükür secdesine kapanmisti. Tursun Bey’in ifadesiyle haraba yüz tutmus olan Ayasofya, fetih hakki olarak câmiye çevrilecekti. Rivayete göre Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya’da iki rekaat sükür namazi ile ikindi namazini kildiktan sonra mâbedin üç gün içinde bu mâbedin Cuma namazi için hazirlanmasini emreder. Cuma günü, Aksemseddin Hazretleri, Sultan Fâtih’in koluna girip minbere çikartarak hutbe okumasini istemis. Fâtih de Hak Teâlâ Hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur. Aksemseddin de Cuma namazi kildirmisti.**

Fâtih Sultan Mehmed, fetihten sonra Bizans ahalisi hakkinda Hiristiyan dünyasinda esine rastlanmayan bir müsamaha hareket etmisti. O, askerlerine, mukavemet edenlerden baskasinin öldürülmemesini, emrederek, sadece esir edilmelerini istemisti. Daha önce de temas edildigi gibi o, Imparator’un cesedini buldurmus, onu Rumlara teslim ederek inançlarina göre defn etmelerini saglamisti. Rumlardan, sehir disina kaçanlarin tekrar evlerine dönebileceklerine de müsaade etmisti.

Fethi takib eden ilk Cuma namazindan sonra meydana gelen ikinci önemli hadise, Ok Meydani’nda yapilan fetih ve zafer alayidir ki, üç gün üç gece süren senlik, ziyafet, oyun ve eglencelerden sonra, basardigi büyük iste, çevresinin yardimlarini unutmayan pâdisah, “Sühedaya rahmet-i Rahman, gazilere seref ü san, tebeama fahr ü sükran” dedikten sonra asker ve sivil yüzbinlerce kisiye zafer hediyesi olarak mal, mülk ve arazi dagitmistir.

Fakat bu noktada da mühim olan yine Aksemseddin’in, orada hazir bulunan gazilere sesini yükseltip “Ey gaziler, bilin ki, cümleniz hakkinda ahir zaman peygamberi ” Ne güzel askerdir onlar” diye buyurmustur. Insallah cümleniz magfursunuz. Ama gazâ malini israf etmeyip hayir ve hasenatta sarf edin. Pâdisahiniza da itaat ve muhabbet eyleyin, diyerek gâzilerin tamamini sehrin imarina ve amme müesseseleri kurmaya tesvik etmis olmasidir.

Istanbul, Osmanlilarin eline geçtigi zaman perisan ve harab bir vaziyette idi. Fakat bu tahribat ve yoksulluga sebep olan Müslüman Türkler degil, Hiristiyan Avrupa idi. Zira Comnene’ler devrinde, taht çekismelerinden ve iç idaresizliklerinden faydalanarak sehri basan Haçli ordulari, bu zengin ve mamur beldeyi sefil ve yoksul bir harabeye çevirmislerdi. Böylece sehir, bir daha belini dogrultamayacak bir hale gelmisti. Bundan sonra ne yikilan saraylar bir daha yapilmis, ne yagmalanan kiliseler bir daha doldurulabilmis, ne kaçirilan sanat eserleri, ne tahrib edilen âbideler bir daha yerlerine getirilebilmisti. Yarim asirdan fazla süren kan kokusu içinde, vahset ve zulüm ile ezilen bu sehir, bir yazarin ifadesi ile yeni sahipleri olan Müslüman Türkler sâyesinde “ba’sü ba’de’l-mevt”e, bir yeni dogusa ugramak talihine ermis bulunuyordu.

Öyle anlasiliyor ki sehir ve mabedlerin yagmalanmasi bir bakima Imparatorun eliyle de oluyordu. Nitekim Istanbul fethine tanik olan Bizansli Yeorgios’un verdigi bilgilere göre, devletin, askerlerin maasini verecek parasi olmadigi için kral, Allah’a adanmis kutsal esyalarin kiliselerden alinip paraya çevrilmesini emretmisti. Böylece gerek Ayasofya, gerekse sehirdeki diger kiliselerde bulunan esya fetihten önce alinip paraya tahvil edilmisti.

Fâtih, fetihten sonra Galata’daki Ceneviz kolonisini de teslim alarak, onlara hukukî beratlar verdi. Bu arada Sultan Fâtih, Latin Kilisesi ile birlesme taraftari olmayan ve bu birlesmeye muhalefet ettigini daha önce gördügümüz Gennadius’u Patriklik makamina getirmek suretiyle Ortodokslari himayesi altina almis oluyordu. Böylece Hiristiyan dünyasindaki iki kilise ayirimini desteklemis oldu. Merasimle bu yeni Patrige mürassa bir asâ ve at hediye edip iltifatlarda bulundu. Böylece Fâtih, Roma’ya hakim oluyordu. Bu sebeple kendisine “Roma Cihan Imparatoru” denebilirdi. Bu anlayistan hareketledir ki, Roma’yi elinde bulunduran ister Müslüman, ister Hiristiyan olsun; ister kavuklu, ister sapkali bulunsun, Roma âleminin hükümdari idi. Bu âlem, hukuken onun ülkesi sayilirdi. Böylece, Yildirim’dan beri kullanilan “Sultan-i iklim-i Rûm” tabiri, Istanbul’un fethi ile Ortodoks dünyasi tarafindan da kabul edilip tasdik edilmis oluyordu. Bu tasdikin, Avrupa fetihlerinde büyük faydasi görüldügü gibi, kuvvetli oldugumuz devirlerde de Patriklik makaminin bizde bulunusu, yararimiza olmustur. Fâtih, bu hareketiyle Dogu Hiristiyanligini Katolik Roma’dan tamamen ayiriyordu. Buna kendi gücünü de katarak asirlardan beri dogu dünyasinin Roma’liya karsi gösterdigi reaksiyonu âdeta yeni bir senteze kavusturuyordu. Gerçekten de Istanbul’u fetheden Türkler, Sark, yani Ortodoks kilisesinin, Bizans Imparatorlugu zamanindaki bütün haklarini tanimak suretiyle Rumlari memnun etmis ve onlari müteaddid müzakerelere ragmen bir türlü yanasmak istemedikleri Garp (Katolik) Kilisesi’nin nüfuz ve hakimiyeti altina düsmekten kurtararak eskisi gibi kiliselerinin istiklâlini emniyet altina almislardi. Nitekim, Osmanli hükümdari, Istanbul fethinden sonra ilim ve faziletle taninmis olan Gennadius’u Rumlara Patrik olarak tayin etmis ve Patrikhâne’ye Bizans imparatorlari zamanindakine benzer selâhiyetler vermisti.

Osmanli Devleti’nin bu ince hesapli siyaseti, bir buçuk asirdan beri zaman zaman kileselerin birlesmesi için Papa’ya yapilan müracaat kapisini tamamen kapatmisti. Is bu kadarla da bitmemis, devlet, Galata’daki Cenevizlilerle Galata halkina da bir fermanla teminat vermisti. Bu hareketiyle Osmanli Devleti, gerek Balkanlar’da kendi idaresi altindaki ve gerek Mora, Sirbistan, Eflâk ve Güney Arnavutluk’taki Ortodokslari samimi olarak kendi idaresine baglamisti.

Istanbul’un, 29 Mayis 1453 (20 Cemaziyelevvel 857)’de Osmanli Türkleri tarafindan feth edilmesi, Avrupa’yi ve özellikle Papa ile Napoli Kralligini, ayrica Güney Avrupa memleketlerini hayret ve dehsete düsürmüstü. Bununla beraber, gerek Osmanlilarin büyük bir cihad ruhu ile askerî güce sahip olmalarinin etrafa verdigi korku, gerekse artik Hiristiyanlik taassubunun yerini, tedricen de olsa aklî muhakemenin almis olmasi yüzünden birçok devlet, sesini çikaramaz hâle gelmisti. Bu sebepledir ki, Papa V. Nikola’nin, yapmak istedigi ve yeni bir Haçli Seferi için saga sola bas vurmasi sonuçsuz kalmisti. Nitekim, Papa’nin bütün Hiristiyanlari silaha sarilmaya davet eden 30 Eylül 1453 tarihli beyannâmesi, fazla bir alaka uyandirmadigi gibi, Papa’nin, Osmanlilar aleyhine harekete getirmek istedigi Adalar halki ile Balkan yarimadasi’ndaki despotluklar ve bu meyanda Sirp, Eflâk, Bosna, Mora, bazi Arnavut kral devlet ve senyörleri, Osmanlilarin Enez zaferinden sonra 1454 senesi ilkbaharinda göndermis olduklari elçileri vâsitasiyla Istanbul fethinden dolayi Osmanli hükümdarini tebrik ediyorlardi.

Hiristiyan Bati dünyasinda beklenmedik bir felâket olarak kabul edilen Istanbul fethi, zafernâmelerle Islâm dünyasina bildirilmisti.Resûlullah (s.a.v.)’in hadiseleri ile ta’ziz edilmis olan Fâtih Sultan Mehmed ve ordusu, büyük bir tebcile layik görülmüslerdi. Misir, Sam, Bagdad ve diger Müslüman sehirler ile ülkelerde merasimler tertiplenip kutlama törenleri yapilmisti. Kahire’de bulunan Abbasî halifesinin emriyle camilerde Müslüman Türk sehidlerine dua edilmis ve Fâtih’in ismi hutbelerde zikredilmisti. Bu andan itibaren bütün Islâm dünyasi, Peygamberlerinin müjdesine (tebsirât) mazhar olan Osmanli Devleti’ni, Islâmiyetin büyük bir temsilcisi olarak kabul etmeye baslamisti. Haçli sürülerine karsi Islâm’i, Selçuklu ve Osmanli devirlerinde serefle müdafaa etmis olan Türk milleti, bu fetihle, bütün Müslüman dünyasinin sönmez ve eksilmez muhabbetini kazanmisti. Bu sebeple Memlûk Sultani, Fâtih’e elçi göndererek kendisini tebrik etmisti. Keza, Güney Hindistan (Behmenî) Sultani Alaeddin II. Ahmed Behmen Sah (1435-1457) da elçiler gönderip Fâtih’i tebrik edenler arasindaki yerini almisti.

Islâm dünyasinin, Istanbul’un fethinden dolayi bu kadar sevinmesinin sebeplerini, çok derinlerde aramak gerekir. Zira bu sehrin fethi, Müslümanlar için önemli bir hedef haline gelmisti. Bu hedefe ulasmak gerekiyordu. Çünkü bu, peygamberlerinin, asirlarca önce haber verdigi bir olayin gerçeklesmesi demekti. Ayrica, bu olayda basari saglayan, onun müjdesine nail olacakti. Bunun içindir ki, Hz. Peygamberin vefatindan kisa bir müddet sonra, önce Emevîler, daha sonra da Abbasîler tarafindan defalarca muhasara edilmesine ragmen ele geçirilemeyen Istanbul, Fâtih’ten önceki Osmanli hükümdarlarinca da kusatma altina alinmisti. Bununla beraber fetih basarisi, henüz 21 yaslarinda bulunan genç Osmanli hükümdarina nasib olmustu. Hz. Peygamber, Istanbul Fâtihi’ni ve fethi basaracak olan orduyu, tebsir etmisti. Kur’an-i Kerim’deki “beldetün tayyibetün” âyeti, “Ebced Hesabi” ile “Feth-i Mübin”in hicrî tarihini gösteriyordu.

Istanbul’un fethi, bir bakima genç Sultan için saltanatin da fethi olmustu. Bu sirada Fâtih, çesitli sebeplerden dolayi kendisine kizdigi Çandarli Halil Pasa’yi vezir-i azamliktan azl eder. Zira onun hakkinda ortada çesitli söylentiler dolasiyordu. Hatta Bizansla isbirligi ettigine dair rivayetler de vardi. Nitekim Bizans Tarihi adli eserinde Dukas, fetihten sonra Fâtih ile Duka arasindaki konusmayi verirken sunlari söyler: “Büyük Duka gelip etek öptükten sonra Pâdisah ona dedi ki: “Sehri teslim etmemekle iyi bir is yapmadiniz. Bak ne kadar zararlar, ne kadar hasarlar yapildi, ne kadar kimse esir oldu”. Duka buna cevap olarak “Efendim, sana sehri verecek kadar selâhiyetimiz yoktu, hatta imparatorun bile böyle bir selâhiyeti yoktu. Bundan baska, senin adamlarindan bazilari da sözle ve mektuplarla imparatora haberler göndererek, “korkma, pâdisah size tahakküm edemiyecektir” diyorlardi. Pâdisah, söylenen bu sözleri Halil Pasa’ya atfetti.” Bu yüzden azledilen Çandarli Halil Pasa, kisa bir müddet sonra idam edilecektir. Pasa, vasiyetnâmesinde bütün mal varliginin pâdisaha ait oldugunu bildirmekle birlikte, mallari mirasçilarina birakilmis, sadece nakit paralari hazine adina alikonmustu.

Fâtih, fetihten sonra Gennadius gibi âlim ve münevver bir Ortodoksu patrik tayin etmekle, feth ettigi ülke halkinin geleneksel imanini kurtarmis oldu. Sayet bu makama katoliklige meyyal bir baska ruhanîyi getirmis olsaydi, Ortodoksluk yavas yavas sönüp ortadan kalkacakti. Patrik, gelenege uygun bir merasimle pâdisahin huzuruna kabul edilerek kendisine murassa bir asâ ve at verilmisti. Bu meyanda eski Bizans halkinin evlenme, bosanma, ölüm ve dinî ayin gibi sahsî meselelerinin de kendi cemaatlerince tedvir edilmesine müsaade edildi.

Fâtih Sultan Mehmed, patrik tayini ve Istanbul’un ticarî, iktisadî, ictimaî, adlî ve diger hizmetleri görmek için görevliler tayin ettikten ve 18 Haziran’a kadar Istanbul’da kaldiktan sonra Edirne’ye döner. O, büyük bir zafer alayi ile, aylar önce ayrildigi sehre tekrar giriyordu.

Genç hükümdar, Istanbul’u bir Müslüman Türk sehri haline getirmek için, Anadolu’dan getirttigi Türk ailelerini vergilerden muaf tutmak suretiyle iskân edip sehrin yeniden senlenmesini sagladi. Âsik Pasazâde’nin bu konuda verdigi bilgiyi, dönemin dil özelliklerine de dokunmadan buraya almak istiyoruz. Böylece o dönemde nasil sade bir Türkçe’nin kullanilmis oldugunu da görmüs olacagiz.

“Pâdisah, Istanbul’u feth etti, subasiligini kulu Süleyman Bey’e verdi. Ve cemii vilayetine kullar gönderdi. “Hatiri olanlar gelsin evler, baglar, bahçeler, mülkler verelim” dediler. Ve her kim geldiyse verdiler. Bu sehri mamur ettiler. Pâdisah yine emr etti kim, ganiden ve fakirden evler sürdüler. Ve her vilayetin subasilarina ve kadilarina adamlar gönderdiler. Bu gelen halka da evler verdiler. Sehir mamur oldu. Bu verdikleri evleri mukataaya verdiler. Öyle olunca bu halka güç geldi. Dediler ki “Bizi memleketimizden sürdünüz getirdiniz bu kâfir evlerine geri vermek için mi getirdiniz?” Bazilari avradini ve oglanini (ailesini) koyup kaçti. “Kula Sahin” derlerdi atasindan kalmis bir vezir-i akil (akilli bir vezir) vardi. Pâdisaha der ki: “Hey devletlu sultanim, atan, deden nice memleketler feth ettiler, hiç birine mukataa koymadi. Sultanima da layik olan budur ki bunu yapmaya” dedi. Pâdisah da onun sözünü kabul etti. Yine hükm etti: “Her ev ki verirsiniz mülklüge verin (verdiginiz her evi mülk olarak verin)” dedi. Ondan sonra mektuplar (yazili belge, tapu) verdiler ki mülkleri ola. Sehir yine mamur olmaya yüz tuttu. Mescidler yapmaya basladilar.”

Görüldügü gibi, Istanbul’un Müslüman Türk sehri haline getirilebilmesi için her imkâni degerlendiren Fâtih, bu yeni gelenlere çesitli kolayliklar saglamaya basladi. O, Istanbul’un iskâni için Anadolu’nun muhtelif yerlerinden sanat sahipleri ile muhtelif siniflara mensub Türk nüfusunu buraya celb edip iskân ettiriyordu. Ilk önce 5000 aile getirildi. Daha sonra degisik tarihlerde Karadeniz sahilleri ile Karaman, Aksaray, Egirdir, Bursa, Manisa, Tire, Çarsamba, Kastamonu, Samsun, Sivas ve Izmir gibi yerlerden gelen Türk aileleri ile Istanbul kisa bir zamanda hüviyet degistirerek bir Müslüman Türk sehri haline geldi. Bu hüviyet degisikligi, sadece nüfusla degil, semt isimleri ile de olmustu. Çünkü gelenlerin yerlestikleri bu yerlere onlarin geldigi yerlerin ismi verilmisti. Nitekim, günümüzde bile Aksaray, Karaman, Çarsamba gibi semt isimleri, hâlâ o günün hatiralarini tasimaktadirlar. Her ne kadar Balkanlar’dan da nüfus nakli olmussa da bu, pek fazla bir sey ifade etmiyordu. Çünkü bunlarin sayilari çok azdi. Anadolu’dan getirilen Türklere ev, bag, bahçe verilip vergiden muaf tutulmalari, onlarin sehrin iktisadî hayatini ellerine geçirip bu sahada söz sahibi olmalari içindi.

Harap bir sehri devralan Fâtih’in, Istanbul’u imar ve iskân etmek gibi büyük bir problemle karsi karsiya kaldigi anlasilmaktadir. Bu problemi çözmek ve sehre yeni bir çehre vermek için Osmanlilarin eskiden beri uyguladiklari bir yöntemle meseleye yaklastigi görülmektedir. Bu da biraz önce temas edilen göç uygulamasidir. Baska bir ifade ile Istanbul, fetihten sonraki büyüme ve gelismesini buraya yapilan hâne nakline borçlu görünmektedir. Âsik Pasazâde, Nesrî, Tursun Bey, Dukas, Kritovulos gibi çagdas kaynaklarin verdigi bilgiler ve günümüzde yapilan arastirmalar, Fâtih’in daha ilk günlerden baslayarak Istanbul’u canlandirmak ve senlendirmek için gösterdigi çabayi ortaya koymaktadirlar. Istanbul’un eski olan ve günümüzde bile varligini koruyan mahalle adlari, bize bu yerlesmenin sehir içindeki dagilimi konusunda önemli ip uçlari vermektedir. Çünkü (daha önce de belirtildigi gibi) bu yeni gelenler, yerlestikleri yerlere, geldikleri sehir ya da kasabanin adini vermislerdir. Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde bu yeni gelenlerin kurduklari mahallelerin isimlerini vermektedir.

Fâtih, bir yandan bu sürgünlerle Istanbul’un nüfusunu artirirken, bir yandan da fetihten hemen sonra sehirde genis bir insa faaliyetine girer. O, fetih esnasinda harap olan surlarin onarilmasi ve sehrin yeniden düzenlenmesi isiyle, Istanbul Subasiligina getirdigi Karistiran Süleyman Bey’i görevlendirmisti. Bu arada müsellem ve yaya sancakbeylerine, hendeklerin temizlenmesi emredilmisti. Böylece 13 km. karelik bir alani çevreleyen surlar onarildi. 1457′den sonra daha genis bir imar faaliyetine girisecek olan Fâtih, bir taraftan da esirlerin yevmiye (günlük) 6 veya daha fazla akça karsiliginda çalismalarini emretti. Böylece Rum esirlerinin refah düzeyi yüksek bir duruma gelmeleri saglandi. Bu sayede esirler para biriktirip kendileri için takdir edilen kurtulus akçesini ödeyip hürriyetlerine kavusabileceklerdi. Gerçekten Fâtih, bütün tebeasina (vatandaslarina) özellikle de esirlere karsi çok merhametli idi. O, herkesi ayni standartlara sahip olan esit duruma getirmek istiyordu.

FÂTIH’IN SIYASETI

Istanbul’u feth etmek suretiyle ülkesinin ortasinda bulunan ve bir ada durumuna gelmis bulunan engeli ortadan kaldiran Fâtih Sultan Mehmed, artik Balkanlara dogru yönünü çevirebilirdi. Bu sirada Istanbul gibi Türk topraklari arasinda sikismis bulunan ve Ceneviz’e bagli Enez kalesi ile buna tabi olan Imroz, Limni ve Tasoz adalari da itaat altina alindi.

Ikinci Kosova zaferinden sonra Osmanlilarin Bati’da büyük bir fetih dönemine girmemeleri ve dirayetli bir hükümdar is basina geçtigi takdirde Orta Avrupa’ya dogru Türk hakimiyetinin genislememesi için bir sebep yoktu. Fetihlerinde bir sira ve irtibat görülen Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul’u aldigi zaman Balkanlarda karisik bir ortam bulunmaktaydi.

FÂTIH’IN BATI SIYASETI

Fâtih’in, gerek Bati, gerek Dogu, gerekse Kuzey siyasetleri geregi, yaptigi mücadelelerinden (Sefer-i Hümayûn) kisaca ve ana hatlari ile bahs etmek istiyoruz. Zira bütün tarih kaynaklarimiz ve yeni arastirmalarda bu konuda genis ve tafsilatli bilgiler bulunmaktadir. Bu sebeple biz, konuyu bütün teferruatiyla anlatip daha fazla uzatmak istemiyoruz.

SIRBISTAN SEFERLERI

Fâtih’in, Istanbul’u fethinden sonra Balkanlar’da büyük karisikliklarin meydana geldigi bilinmektedir. Ilk bakista bu karisikliklarin Osmanli’ya pek zarari dokunmayacak gibi görünüyor olmalari, Osmanlilarin o havaliye bigane kalmalari için bir sebep degildi. Bunun için Osmanlilar, Orta Avrupa ve Kuzeyden gelebilecek bir tecavüze karsi ülkelerini kolayca müdafaa edebilmek için tedbirler almak zorunda idiler.

Kaynaklarin verdigi bilgiye göre, fethi müteakip her taraftan tebrik için gelen elçi heyetleri arasinda Sirp Kirali Georges Brankovitch’in gönderdigi heyet de vardi. Tarihlerimizde, Vilkoglu diye tanitilan Sirp Kirali Brankovitch, iki yüzlü bir siyaset takip ediyordu. Bir taraftan tebrik için gönderdigi elçi heyeti ile, vaktiyle Osmanlilardan aldigi kalelerden bir kisminin anahtarlarini geri verirken, öte taraftan da Ulah ve Macarlar’la münasebetlere girisiyordu. Vergisini de zamaninda vermiyordu. Kritovulos, Sirp Krali Brankovitch’in bu iki yüzlülügünü su ifadelerle nakl etmektedir:

“O, saltanatinin neye bagli oldugunu iyice anladigindan pâdisahin babasina (Sultan Ikinci Murad) ve Fâtih Sultan Mehmed’e daima itaat edip vergisini de zamaninda öderdi. Fakat bir müddet sonra gizli bazi fikirler besledigi, durumundan anlasilmisti. Zira vergisini zamaninda vermedigi gibi, pâdisahla yaptigi anlasmaya riayet etmeyip Macar ve Ulah’larla Osmanlilar aleyhine olacak sekilde münasebetlerde bulunmaya basladi.” Casuslari vâsitasiyle bu durumdan haberdar olan Fâtih, tebrik için gelen Sirp elçilerine iltifat etmemis ve teslim etmek istedikleri kalelerin kafi olmadigini, vaktiyle Osmanlilardan alinan kalelerin tamaminin iade edilmesi gerektigini söylemisti. Buna razi olmayan Sirp Kirali, Osmanli topraklarina tecavüze baslamis, hatta bu yüzden Üsküp yolu kapanarak gidis ve gelisler durmustu. Hoca Sa’duddin, bütün bu bilgileri verdikten sonra “hatta Üsküp yolu mesdud olup âyende ve revende (gelip gidenler, yolcu, ibn sebil) meci’ ve zehabtan munkati’ oldu” diyerek Sirp Kirali’nin sebep oldugu olaylari anlatir. Bu arada Türk sehir ve kasabalarindan bazilarinin Sirplar tarafindan yagma edildigini, Pristine kadisinin arzindan ögrenen Pâdisah, bir taraftan akincilari Sirbistan üzerine gönderirken, öte taraftan da Sirp Kirali’na haber yollayarak Sirp topraklarinin Lazar’in oglu Stephan’a ve dolayisiyla kendisine ait oldugunu söyleyerek, Sirbistan’i terk etmesini istemisti. Bununla beraber Sofya sehrini kendisine ihsan edebilecegini söyleyen Pâdisah, bu sekil kabul edilmedigi takdirde, Sirbistan aleyhine harekete geçebilecegini bildirmisti. Haberi götüren elçi, yirmibes günde geri dönmek için emir almisti. Geç kaldigi takdirde öldürülecekti. Halbuki Sirp Kirali bu tarihlerde Tuna’nin öbür tarafinda bulunuyordu. Bu halden faydalanan Sirp ileri gelenleri, Fâtih’in elçisini oyalamaya çalisiyorlardi. Böylece zaman kazanarak savas için hazirliklarini tamamlamak istiyorlardi. Elçi bunu hissettiginden, zamaninda Pâdisahi durumdan haberdar etti. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed, ordusunun toplanmasini bile beklemeden yirmi bin kisilik bir kuvvetle Sirbistan üzerine hareket etti. Böylece Sirbistan’a ilk sefer baslamis oldu. Ordunun büyük kismi Sivricehisar (Ostrowtz)’da Pâdisaha ulasti. Yapilan kusatmalarda bir çok kale zapt edilemesine ragmen bazilari da alinamamisti. Bununla beraber Türk ordusu, büyük basarilar saglamis sayilirdi. Bu basarilarina yenileri eklenebilirdi. Fakat Pâdisah, birdenbire sefere nihayet vererek Edirne’ye döner. Kaynaklarimizin tamami bu dönüsten bahs etmekle birlikte sebebinin ne oldugunu zikretmezler. Bu arada, Sirp ve Macar birlesik ordusu, Sirbistan’da birakilmis bulunan Firuz Bey oglunu maglub edip bir kisim Osmanli topraklarini elde ederler. Buradaki savas, Macarlarin lehine sonuçlanmakla birlikte Jan Hunyad, yalniz kendi ordusu ile Fâtih Sultan Mehmed’e karsi savasamayacagini idrak ederek 1454 yilinin sonuna dogru Imparator Friedrich’e bir mektup yazarak Sirbistan hadiselerini anlatmis ve Hiristiyanligin kurtulmasinin bir Haçli ordusu ile mümkün olacagini bildirmisti. Bunun üzerine mesele Frankfurt’ta ve Wienerisch-neustad’t’de toplanan meclislerde müzakere edilmis ve Hunyad’a yardimci bir kuvvetin verilmesi kabul olunmustu.

1454-1455 kisini Edirne’de geçirmekte olan Fâtih’in, harp hazirliklarina basladigi görülmekte, fakat bu hazirliklarin neresi için oldugu bilinememekteydi. Bu siralarda hudud komutanlarindan Evrenoszâde Ishak oglu Isa Bey, Sirplarin, Osmanlilara karsi bir savasa hazirlandiklarini, fakat iç durumu iyi olmayan Sirbistan’in kolayca zapt edilebilecegini bildiriyordu. Bir fesat kaynagi olan Sirbistan’in zapt edilmesi, Pâdisahin, Bati’daki gayelerinin tahakkuku için gerekiyordu. Ayrica bu devletin bulundugu cografî ortam da, bunu gerekli kiliyordu. Bu yüzden hükümdar, 1455 baharinda Edirne’den hareket ederek Sirbistan üzerine yürüdü. Burada basta madenleri ile meshur olan Novaberda sehrinin alinmasina karar verilir. Gerçi bu sehir, Sultan Ikinci Murad zamaninda Osmanlilarin eline geçmisti. Fakat Segedin antlasmasi ile yine Sirplara terk olunmustu. Bu sehir, Osmanlilarin eline geçtikten ve birkaç kale daha feth olduktan sonra Fâtih Sultan Mehmed, Karaca Pasa’yi Sirbistan’i yagmaya memur ederek kendisi ceddi (dedesi) Sultan Birinci Murad’in sehid edildigi Kosova’ya gelir. Bu müddet zarfinda isini bitiren Karaca Pasa, burada orduya katilmisti. Buradan da hep birlikte önce Edirne, arkasindan da Istanbul’a dönülmüstü.

BELGRAD KUSATMASI

Fâtih Sultan Mehmed, 1456 yilinda Macarlarin elinde bulunan Belgrad’i almak için harekete geçer. Zira daha önce bazi bölgeleri Osmanlilarin idaresine geçmis bulunan Sirbistan’i elde tutabilmek ve kuzeyden gelecek istilalari durdurabilmek, ayni zamanda Macaristan’da basarili bir harekâta girisebilmek için Tuna kiyilarinin ve bilhassa Belgrad müstahkem kalesinin elde bulunmasi gerekiyordu. Sehrin bu konudaki degerini daha önce anlamis olan Osmanlilar, Sultan Ikinci Murad devrinde burayi almaya tesebbüs etmislerse de Jan Hunyad’in, Osmanli hududlarina tecavüz etmesi, kusatmanin kaldirilmasina sebep olmustu. Sava ve Tuna nehirlerinin birlestigi noktada kurulmus olan Belgrad’in zapti çok zordu. Çünkü sehir, su yollari vasitasiyle birçok yerden yardim alabildigi gibi müstahkem bir kaleye de sahipti. Etrafinda su ile dolu genis bir hendek vardi. Firsat buldukça civarindaki Müslüman Türk topraklarina saldirmaktan da çekinmeyen, böylece Osmanli güvenligini tehdid etmekte olan bu sehir ve sakinlerinin, kesin olarak Osmanli hakimiyetine girmesi gerekiyordu. Kendi topraklari üzerinde emniyeti saglamayi birinci derecede önemi haiz bir is telakki eden Fâtih Sultan Mehmed, 1456 baharinda Belgrad’i almaya karar verir. Ancak bu sehrin degeri, Sirplar ve Macarlar tarafindan da bilindiginden, her iki devletin burayi kaptirmamak için bütün gayretlerini harcayacaklari tabii idi. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed, esasli bir sekilde hazirlanma ihtiyaci duydu. Bunun için Morava kenarinda kurdurdugu dökümhânede çalistirilan binlerce isçi tarafindan toplar döküldü. Bunlar arasinda boylari 27 kadem olan 22 büyük top vardi. Ayrica o zamana kadar görülmemis büyüklükte tas gülleler atabilen yedi tane havan topu da yapilmisti. Bunlardan baska, daha küçük muhasara toplari arasinda muhtelif çapta üçyüz kadar top vardi. Bütün kisi hazirliklarla geçirmis olan Pâdisah, baharda büyük bir ordunun basinda Sofya üzerinden Belgrad’a yürüdü. Tuna yolu ile hareket etmis olan ve ikiyüz parçadan ibaret bulunan donanma, Dayi Karaca Bey’in komutasinda idi. Ayrica büyük toplar da Dayi Karaca Bey’in nezâretinde ayni yoldan sevkedilmislerdi. Böylece Belgrad, hem karadan hem de nehir tarafindan kusatilmak isteniyordu.

Yapilan muhasara ve bes yüz kadar askerin kaleye girmeyi basarmis olmalarina ragmen, savas kazanilamadigi gibi Dayi Karaca Bey de, bulundugu metrise bir top güllesinin isabetiyle sehid olmustu. Jan Hunyad, büyük bir kuvvetle yardima geldigi Belgrad’i, simdilik Osmanli’nin eline geçmekten kurtarmisti. Hükümdar, “tedbirlerinin takdire muvafik gelmedigini görünce, geregi gibi sihhat ve selâmetle Dâru’s-saltana’ya avdet buyurdular.” Öyle anlasiliyor ki, bu muhasara esnasinda, Fâtih’in karargâhina kadar gelmis bulunan düsmandan birkaç kisiyi, genç hükümdar bizzat kendisi kiliçla öldürmüstü. Bu davranis, bozulmaya yüz tutmus olan Osmanli askerine kuvvet ve cesaret asilamis olmalidir ki, yeniden düsmana saldirmislardi. Bununla beraber Sava nehri yolu ile gelen yardima mani olunamadigi için muhasara kaldirilmisti. Uzunçarsili, Fâtih’in bu savastaki durumunu su ifadelerle vererek onun nasil bir bozgunu önledigini anlatir: “Fâtih Sultan Mehmed’in, karargâha hücum eden düsmana karsi gösterdigi sebat ve mukavemet, korkunç bir bozgunu önlemis ve sonu belki de büyük bir Haçli Seferi vücuda getirebilecek olan tehlikeyi bertaraf etmistir. Bu mücadelede düsman da fazlaca yipranmis oldugundan çekilmis, Osmanli kuvvetleri de bu seferden basarisiz dönmüslerdir.” Bu savasta yaralanmis olan Jan Hunyad da 20 gün sonra 11 Agustos 1456′da ölmüstü.

SEHZÂDELERIN SÜNNET DÜGÜNÜ

Belgrad seferinden dönen Fâtih Sultan Mehmed, Edirne’deki ikameti esnasinda biri (Bâyezid) Amasya’da, digeri (Mustafa) Manisa’da sancakbeyi olan iki sehzâdesinin sünnet edilmelerine karar verir. Bunun üzerine her iki sehzâde de merkeze çagrilir. Bu dügün için Fâtih, çevre hükümdarlara dâvetiyeler göndererek, onlarin da bu mutlu günlerinde yanlarinda bulunmalarini arzu eder. Fâtih’in, ilim adamlari ile halka karsi nasil davrandigini, nasil bir protokol uyguladigini göstermesi bakimindan önemli olan bu dügünden, bütün Osmanli kaynaklari bahsederler. Bununla beraber biz, bu dügünde hazir bulundugunu söyleyen Âsik Pasazâde’nin müsahedelerine dayanarak verdigi malumati özetleyerek buraya almak istiyoruz:

O vakit, Sultan Bâyezid Amasya’da idi. Onu getirtti. Mustafa Çelebi dahi o vakit Manisa’da idi. Onu dahi getirtti. Bunlar hep Edirne’ye geldiler. Dügüne basladilar, Etrafa agirlikla davetçiler gönderdiler. Bütün sancak beyleri ve her sehrin ululari geldiler. Nice günlük yollar dügüncülerle dolmustu. Edirne’nin çevresine konup doldular. Pâdisahin otag ve çadirlarini Ada’ya kurdular. Pâdisah dahi devletle Ada’ya geçip oturdu. Her tarafin halki, tayfa tayfa geldi. Önce ulemâ davet olundu. Pâdisah dahi gelip tahta oturdu. Sag tarafina fâzil kimselerden olan “Mevlânâ Fahreddin” oturdu. Solunda ise “Mevlâna Tosyavî” oturdu. Pâdisahin karsisinda ise “Mevlâna Sükrullah” oturdu. Onun yanina Hizir Bey Çelebi oturdu.

Emr olundu: Hafizlar, Kelâm-i Kadim-i Rabbanî (Kur’an-i Kerim) okudular. Ulemâ, okunan bu âyetlerin tefsirini yaptilar. Ilmî sohbetler olundu. Ondan sonra izin verildi: Edipler, güzel medihler ve gazeller okudular. Pâdisaha layik sohbetler yapildi. Ondan sonra izin oldu: Sofralar kuruldu, nimetler yenildi. Yemekten sonra yine edebiyatçilar okudular. Ondan sonra tekrar Kur’an okundu. Ondan sonra sekerli seyler getirdiler. Her ilim ehlinin önüne sini koydular. Bu ulemânin hizmetkârlari futalar doldurdular. Fakir (ben) dahi bir futa doldurdum, hizmetkârima verdim. Ondan sonra pâdisah, gelen bu hürmete lâyik kisilere ihsanlarda bulundu. Niceleri fakir geldi, zengin gitti.

Ikinci gün fukara tayfasi davet olundu. Onlara da geregi gibi hürmet olundu. Pâdisahin ihsanlari bunlara da yetisti. Bunlar da “Fukarâ Kanunu” geregince saygilarini gösterdiler.

Üçüncü günü begler (emîr) davet olundu. Bunlara dahi Pâdisah kanunu nasilsa öylece yapildi. Bu dügünün tarihi hicretin 861′inde vaki oldu.

d- SIRBISTAN’IN ILHAKI: Osmanli kuvvetlerinin Belgrad’dan çekilmelerinden sonra sira tekrar Sirbistan’a gelmisti. Georges Brankovitch ile, Jan Hunyad’in kayinbiraderi olan Belgrad valisi Mihail arasinda eskiden beri bir sogukluk bulundugundan Mihail, bir ara Brankovitch’i yakalayip haps etmisti. Brankvitch 30 bin altin ödedikten sonra serbest birakilmisti. Ihtiyar Brakovitch, 1457 senesinde ölmüs, Greguvar, Etyen (Istefan) ve Lazar adinda üç erkek ile Sultan II. Murad’dan dul kalmis olan Mara (Meryem Sultan) adinda bir kiz evladi birakmisti.

Brankovitch’in ölümü üzerine, Sirbistan’in idaresini ele geçiren en küçük kardes Lazar, öldürme tehdidi ile diger kardeslerini ülkesinden kaçirmisti. Brankovitch’in kizi Mara da Osmanlilara siginmisti. Fâtih Sultan Mehmed, onun taht üzerindeki hakkini koruyacagini bildirerek kendisine Serez taraflarinda mülk verdi. Böylece Mara, refah içinde bir hayat geçirdi.

Yeni Sirp despotu Lazar, bir sene sonra 1458′de öldü. Ülkesi, esi Elen ile küçük yastaki kizina kaldi. Elen, Sirbistan’in elinden alinma ihtimalini düsünerek burayi malikâne olarak Papa’ya peskes çektigi gibi kizini da Bosna kralinin ogluna nikahladi.

Elen’in, oynamak istedigi oyundan haberdar olan Osmanli Devleti, Sirbistan isini kesin olarak çözüp bir sonuca baglanmaya karar verir. Bu sebeple Pâdisah, hicrî 862 (1458)’de Mora seferine giderken Mahmud Pasa’nin maiyyetine bin kadar yeniçeri vererek onu Sirbistan üzerine gönderir.

Mahmud Pasa, Sirplarin baskenti olan Semendire etrafindaki bazi kaleleri aldiktan sonra Semendire’yi kusatir. Pasa, sehrin dis istihkamlarini aldiysa da sehri zapt edemeyerek muhasarayi kaldirir. Bu arada Ostroviç (Sivricehisar), Rodnik ve Sabaç (Bögürdelen) gibi yerleri alir. Bögürdelen’in alinmasindan sonra Macaristan’a akinlarda bulunur.

Bu esnada Mora seferinden dönmüs olan Fâtih Sultan Mehmed, Mahmud Pasa ile bulusur. Sirbistan isinin tamamen bitmesi için Mahmud Pasa’yi Semendire üzerine tekrar gönderir. Daha önce, çevresindeki kaleler Osmanlilarin eline geçtikleri için Semendire bir bakima yalniz ve yardimsiz kalmisti. Bu durum karsisinda, direnmenin fayda vermeyecegini anlayan Elen, hazineleri ile birlikte gidebilme sarti ile teslim olur. 8 Kasim 1459′dan itibaren Osmanli idaresine giren Sirbistan, bu devletin, bir sancagi olarak “Semendire Sancakbeyligi” adi ile bir akinci komutana verilir. Burasi, Belgrad’in zaptina kadar Macaristan’a yapilacak akinlar için ve kuzeyden gelecek tehlikelere karsi iyi bir üs oldu.

MORA SEFERLERI

Istanbul’un fethi sirasinda Mora, son Bizans Imparatoru Konstantin’in kardesleri Dimitrios ile Thomas tarafindan idare ediliyordu. Bizans Imparatorlugu’nun en yakin vârisleri olan bu iki sahsin, imparatorluga hak iddia edebilecek durumda olmalari, bir mana ifade etmemekle birlikte, ilerisi için bir tehlike arzediyordu. Bu mirasçilar ortada bulundukça Bizans meselesi, tedavisi mümkün olmayan bir çiban gibi sürüp gidebilirdi. Nitekim Imparator Konstantin’in ölümü üzerine Mora Rumlari, imparatorun kardesi Dimitrios’u imparator yapmak istemisler, fakat kardesi Thomas razi olmadigi için bunu yapamamislardi. Sonunda Mora, bu iki kardes arasinda taksim olunarak iki Rum devleti ortaya çikmisti. Dimitrios’un devlet merkezi Mistra (Hammer, III, 40, Isparta), Thomas’inki de Patras idi. Her iki kardes, mücadelelerinde, Mora Arnavutlarindan yardim alarak birbirleri ile ugrasiyorlardi. Bu esnada Osmanlilar, bunlara müdahelede bulunmayarak seyirci kalmislardi.

Iki kardes arasindaki mücadelede, Dimitrios’a ait bazi yerlerin Thomas’in eline geçmesi üzerine Dimitrios’un Osmanli Pâdisahina elçi göndererek yardima istemesi, Thomas’in anlasmalara aykiri hareket ederek vergisini göndermemesi ve Latinlerle ittifak kurmasi gözönünde bulundurularak, Mora’ya sefer yapilmasina karar verildi. Fâtih, bütün gizlilik kaidelerine riayet ederek yapacagi seferin nereye olacagini açiklamadan, bir ihtiyat tedbiri olarak Mahmud Pasa’yi Sirbistan taraflarina yollar. Bu esnada kendisi de Mora üzerine hareket eder. 1458 Mayis’inda, ordunun toplanti yeri olan Serez’de bütün askerî tedbir ve tertibatini aldiktan sonra Mora’ya hareket eder.

Osmanli kaynaklari (Âsik Pasazâde, s. 149; Hoca Sa’duddin, I, 463), Mora seferi ile ilgili olarak baska bir sebep daha göstermektedirler. Buna göre, Serez’den bir genç, düstügü bir ask sevdasi yüzünden Mora’daki Ballabadra sehrine gittigi zaman, orada Müslüman kadinlarin çok kötü ve berbat bir hayat sürdüklerini, kâfirlerin en bayagi ve agir islerini yapmak zorunda kaldiklarini görür. Tamami gözü yasli olan bu kadinlarin, kocalarinin da hapse atilmis olduklarini, bu yüzden herkesin canindan bezmis oldugunu ögrenir. Genç, gizlice bu kadinlarla konusup durumlari hakkinda onlardan bilgi alir. Insani üzüntü ve kedere gark bu vaziyeti ögrenen genç adam, derhal pâdisahin katina gelerek yüce divanda üzüntülerini açiklayarak Müslüman kadinlarin, din düsmanlarinin elinden çektikleri eziyet ve gördükleri iskenceleri bizzat gördügünü bir bir açiklar. Pâdisah, din düsmanlarinin, Müslümanlara yaptiklari iskence ve çetkirdikleri eziyetleri ögrendigi zaman, problemin, kökünden halli için, bu ülkenin de idaresi altina girmesinden baska çikar yol olmadigi kanaatine varir. Bu olay, daha kis aylarinin bitmedigi bir zamanda olmustu.

Mora’nin elde edilmesi, Osmanlilar bakimindan büyük bir önem tasiyordu. Osmanlilar, burayi Italya’ya yapacaklari seferler için bir üs olarak kullanacaklardi. Zira, Balkanlari nüfuzu altina alarak bir Akdeniz Imparatorlugu kurmak isteyen Napoli ve Aragon Krali V. Alfons, Arnavutluk Prensi Iskender Bey’i, Osmanlilara karsi destekleyip ona yardim ediyordu. Adi geçen kral, daha önce de Mora despotu Dimitrios ile Mora’yi nüfuzu altinda bulunduracak sekilde bir anlasma yaparak onu himayesine almisti. Bütün bunlar, Osmanlilara karsi onun düsünce ve tavrini ortaya koyuyordu. Böylece V. Alfons, Osmanlilarla mücadele etmek üzere Arnavutluk ile Mora’yi üs olarak kullanmak istiyordu. Fakat Osmanlilar, daha atik davranarak onlara karsi olan planlarini uyguladilar.

Teselya’ya giren Osmanli ordulari, Korent berzahina dogru yürüyerek yollari üzerindeki Filke kalesini aldilar. Sarp bir mevkide bulunan ve üç kat sur ile çevrili olan bu müstahkem kalenin zapti kolay degildi. Bununla beraber sehir ve kalesi, Anadolu kuvvetleri tarafindan muhasara edildi. Genç Fâtih, buranin düsmesini beklemeden Mora’ya girer. Burada birçok sehir ve kaleyi feth eden pâdisah, dört ay sonra Korent’e döndügü zaman burasi henüz fethedilememisti.

Osmanli hükümdari, Mora’nin anahtari durumunda bulunan Korent’in zaptinin, Mora’nin kolayca ele geçirilmesini saglayacagini bildiginden burayi almak istiyordu. Mücadeleler sonunda, Fâtih’e karsi koyamayacagini anlayan sehir halki, baris yapmak suretiyle teslim olmaya karar verdigini hükümdara bildirir. Bunun üzerine Mora despotlari ile Osmanlilar arasinda asagida belirtilen sartlara göre bu anlasma yapilir:

1. Muahede geregince Korentliler, mallarini muhafaza edebileceklerdir.

2. Osmanlilarin, Mora’da zapt ettikleri sehir ve kaleler, yani Mora’nin üçte biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti idaresinde kalacaktir.

3. Mora’nin diger sehir ve kaleleri, Dimitrios ile Thomas’in idaresinde bulunacak ve bunlar her sene üçer bin altin vergi vereceklerdir.

4. Hariçten bunlara bir taarruz vuku buldugu zaman Osmanli hükümdari despotlari müdafaa etmeyi üzerine alir.

Bu anlasma ile, Mora’nin, Venediklilere ait kisimlari hariç olmak üzere bir kismi dogrudan, bir kismi da vergi vermek suretiyle Osmanlilara baglanmis oldu. Fâtih, Kuzey Mora sancakbeyligine akinci komutanlarindan Turahan Bey oglu Ömer Bey’i tayin eder (Temmuz 1458). Mora seferi esnasinda Atina da Türk idaresi altina alinir.

Thomas, yeminle saglamlastirilan anlasmayi ve üzerinde ittifak saglanan sartlari üç ay sonra bozar. Çünkü o, Mora’daki Arnavutlara güveniyordu. Bu sebeple hem kardesi Dimitrios, hem de Osmanlilara karsi yeniden mücadeleye baslar. Daha sonra iki kardes, aralarindaki çarpismadan ne kadar zarar gördüklerini anladiklari için barisirlar. Aralarinda bir ittifak kurarak Osmanlilara karsi vaziyet alirlar. Bu durumu ögrenen Fâtih Sultan Mehmed, Zaganos Pasa’yi Mora’ya gönderir. Osmanlilara karsi bir sey yapamayacagini anlayan Thomas, baris talebinde bulunur. Doguda bas gösteren Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan gailesi yüzünden, fazla agir olmayan sartlarla yeniden bir anlasma yapilir. Bununla beraber Thomas, bu sartlari da yerine getirmeyince, Uzun Hasan’in bütün tahriklerine ragmen o tarafa hareket edilmeyerek Mora isini temelden bir sonuca baglamak için, Fâtih-’in idaresindeki Osmanli ordusu, Mora’ya hareket eder. Korent’e gelen hükümdar, Thomas’in üzerine gitmeden önce birdenbire yön degistirerek Isparta üzerine yürür. Dimitrios teslim olur. Fâtih’e karsi koymak üzere sahildeki Matina kalesine çekilen Thomas ise, bütün sehirlerini kaybettikten sonra Kalamata’ya gider. Orada da tutunamayacagini anlayinca Roma’ya Papa II. Pi’nin yanina siginir. Böylece Mora yeniden ve tamamina yakini Osmanlilarin eline geçer. Fâtih, Mora halkindan bir kismini Istanbul’a naklettirip onlarin yerine Türk göçmenleri yerlestirir (hicrî 856/m. 1460).

Teslim olup Pâdisahin yanina gelen Despot Dimitrios’a, Enez sehri ikametgâh olarak gösterilerek oradaki tuz madenlerinden senelik altmis bin akça varidat (gelir) tahsis edilir.

EFLÂK’IN HAKIMIYET ALTINA ALINMASI:

Tuna nehrini, devleti için tabii bir sinir kabul ettigini tahmin ettigimiz Fatih Sultan Mehmed ve hatta daha önceki Osmanli hükümdarlari, bu nehrin kuzeyinde bulunan ve bugünkü Romanya’yi teskil eden Eflâk ile Bogdan prensliklerini himayeleri altinda bulundurmayi kafi görüyorlardi. Bununla beraber, bunlarin kendilerini mesgul edecek kadar kuvvetli olmalarini veya büsbütün zayif düsmelerini de istemiyorlardi. Muhtemelen Osmanlilar, tabii sinirlarinin disinda mütalaa ettikleri bu prensliklerin, daha uzakta bulunan Lehistan ve Macarlarla kendi aralarinda tampon bir devlet olarak kalmalarina taraftardilar. Osmanli sinirlarina yakin bulunmasindan dolayi Eflâk’ta Osmanli nüfuzu gün geçtikçe artmaya basladi. Bu sebeple Eflâk daha Yildirim Bâyezid zamaninda senelik bir vergi vermeyi kabul etti.

1456 yilinda Fâtih, Wlad’i Eflâk prensligine tayin etmisti. Wlad, kardesi Radul ile birlikte Osmanli sarayinda rehine olarak bulunmustu. Hüküm sürdügü memlekete Fâtih’in yardimi ile sahip olmasina ve Pâdisaha karsi dost kalacagina dair yemin etmis bulunmasina ragmen Wlad, sözünde durmayarak Osmanlilar aleyhine Macarlarla anlasma yapacaktir.

Fâtih’in, Karadeniz ve Trabzon’da bulundugu siralarda, Eflâk’ta bazi hadiseler olmaktaydi. Burada Türklerin “Kazikli Voyvoda”, Macarlarin “Drakul” (Seytan), Ulahlarin “Çepelpuç” (Cellad) dedikleri Wlad adinda zulüm delisi bir adam, halka idarenin en korkuncunu tattirmaktadir. Tarihçi Tursun Bey tarafindan “Keferenin Haccac’i” diye vasiflandirilan bu adam, vahsi ve insanlik disi birtakim zevklere sahipti. Hammer, onun yukaridaki sifatlarini verdikten sonra, bunun yaptigi barbarliklara da örnekler verir. Bu sahsin daha iyi taninmasi ve farkli milletler tarafindan aldigi bu lakaplarda ne kadar hakli (!) oldugunu ortaya koymasi bakimindan bir kaç örnek vermek yerinde olacaktir. O, kaziklara vurulmus ve iskence içinde can vermekte olan Türklerin meydana getirdigi büyük halkanin ortasinda, saray halki ile birlikte yemek yemekten zevk alirdi. Eline Türk esirleri geçince ayaklarindaki derinin yüzülmesini ve meydana çikan kirmizi etlere tuz ekilmesini, sonra da bunlari keçilere yalatmasini emrederdi. Böylece, diri diri ayaklarinin derisi yüzülen esirlerin iskencesi, daha büyük olurdu. O, kendisine gönderilen Osmanli elçilerinin sariklarini baslarina çiviletmistir.

Wlad’in yaptigi hareketlerden bazilarini görmezlikten gelen Fâtih Sultan Mehmed, onu Istanbul’a davet eder. Ancak Wlad, düsmanlarinin çoklugundan ve memlekette bulunmadigi bir sirada tac ve tahtinin Macarlara verileceginden korktugundan, Eflâk’i düsmanlarina karsi muhafaza edecek bir kuvvetin gönderilmesini rica eder. Bunun üzerine Pâdisah, Silistre Beyi Yunus Bey ile Çakircibasi Hamza Bey’i Eflâk’i beklemek üzere görevlendirir.

Yunus Bey ile Çakircibasi Hamza Bey, Tuna kenarina geldikleri vakit, nehrin donmus oldugunu görürler. Bununla beraber Tuna’yi geçmek hazirliklari yaptiklari ve dostluktan baska bir sey ümid etmedikleri, hatta itibar göreceklerini sandiklari bir sirada Wlad’in büyük bir saldirisina ugrarlar. Bu baskinda Yunus Bey sehid, Hamza Bey de esir edilmisti. Wlad, daha sonra Hamza Bey’i öldürerek basini Macar kralina gönderir. Kan dökücü Wlad, aldigi esirlerin tamamini kaziga vurduktan sonra, Osmanlilara ait bazi sehir ve kasabalari tahrip etmekten de çekinmez.

Bütün bu olanlari haber alan Fâtih Sultan Mehmed, hiddetinden ve üzüntüsünden yerinde duramayarak 150 bin kisilik bir ordu ve 25 büyük, 150 küçük parça deniz kuvveti (nehir donanmasi) hazirlayarak, Allah’in kullarina zulm eden bu zâlimi ortadan kaldirmak için Eflâk seferine çikar (H. 866/1462 M.) Fâtih, Eflâk ortalarina kadar gittigi halde, Wlad’in kuvvetleri ortalarda görünmüyorlardi. Wlad, Fâtih’in, casuslari vasitasiyle önceden haber aldigi bir gece baskini düzenleyerek Pâdisahi öldürmek ister. Fakat bunda muvaffak olamadigi gibi, perisan bir halde canini zor kurtarip kaçabilir. Osmanli akincilari onu bulmak için bütün bir Eflâki tararlar. Pâdisah da ordusuyla prensligin baskentine yürür. Sehrin yakininda kaziklanmis 15 bin adamdan kurulu korkunç bir orman görünce nefretle “Devlet kuvvetini böyle kullanmis, tebeasina ve Allah’a karsi bu denlü cinayetler islemis bir adam, asla itibara layik degildir” der.

Yarali olarak kaçip Macarlara siginan Wlad, onlardan yardim ister. Fakat Macar Krali, hiç yoktan Osmanlilarla bir anlasmazliga düsmek istemediginden bu yardimi yapmamis, hatta Wlad’i yakalayarak haps etmisti. Öte taraftan Osmanlilar, Wlad’in kardesi Radul’u oniki bin duka yillik vergiye baglayarak Eflâk prensliginin basina getirdiler. Böylece Eflâk, mümtaz bir eyâlet haline getirilerek, Osmanlilara sikica baglanmis oldu. Wlad, Radul’un ölümü üzerine zindandan kaçip tekrar idareyi ele almak istediyse de öldürülerek kesik basi memleket memleket dolastirilir.

BOSNA-HERSEK’IN ALINMASI

Balkanlari ve hatta Tuna’nin güneyinde kalan bütün Avrupa topraklarini kendi devletinin sinirlari içinde görebilecek duruma gelmis olan Fâtih Sultan Mehmed için Bosna, özel öneme sahip bir yerdi. Fâtih, Papalik ve Venedik’in, diger Avrupa devletleri ile birleserek kendisine doguda sinir komsusu bulunan Türk ve Müslüman devletleri de kendisinin aleyhine tahrik ederek, Osmanli Devleti’ni iki taraftan nasil sikistirmak istediklerini, kuvvetli istihbarat teskilâti vasitasiyle iyi biliyordu. O, Istanbul’un fethinden sonra, Avrupa’da meydana gelen reaksiyonu da iyi takip ediyordu.

Istanbul’un fethi ile ticarî menfaatleri sarsilmis olan Venedik Hükümeti, Mora’nin Türklerin eline geçmesinden büsbütün müteessir oldu. Ege denizindeki Osmanli faaliyetlerini de yakindan takip eden Venedik, Osmanlilarin aleyhinde olacak sekilde, onlarin etrafinda bir ittifak çenberi meydana getirmeye çalisiyordu. Bunu bilen Fâtih, büyük bir deniz kuvvetine sahip olan Venedik’e yardimda bulunabilecek olan Macaristan’la, ikisinin arasina girmenin askerî bakimdan gerekli olduguna inaniyordu. Bu sebeple, zaten Katoliklerden nefret eden Bosna Kralligi’ni feth etmeye karar verir. Böylece aleyhindeki ittifak çenberini kirip ortadan kaldiracakti.

Bosnalilar, Katolik baski ve tazyiklerinden biktiklari, Türklerin izse din ve mezheb serbestisine büyük bir saygi gösterdiklerini bildiklerinden, Osmanlilara karsi koymaya pek taraftar degillerdi. Bu sebeple Kral mukavemet edemedi. Bu arada orduyu hümayun üç koldan Bosna’ya girmis ve bütün bir Bosna topragini feth etmisti. Halki, kendine yakin gören Fâtih, burayi Minnet Bey idaresinde bir sancak beyligi haline getirerek Osmanli topraklarina ilhak eder.

Halkin, Osmanlilara karsi olan sevgisinden dolayi eli silah tutanlarin tamamina yakini orduya alinir. 30 bin Bosnali ise yeniçeri gibi hizmet etmek üzere Pâdisahin sancaklari altinda yemin eder. Bosnalilar, bir müddet sonra da Islâmiyeti kabul ederek “din-i mübin-i Islâm” ile sereflenirler. Bu olaylar, hicrî 867 (m. 1463) yilinda olmustu.

Bu sefer esnasinda, Hersek Dukasi Stefan Kosariç de küçük oglunu rehine vererek bagliligini arzetmis bulundugundan, yerinde birakilir. Bu çocuk ihtidâ edip (Islhamiyeti kabul edip) “Ahmed” ismini aldi ki, daha sonra “Hersekzâde Ahmed Pasa” adi ile anilarak damad ve sadrazam olur. Hersek, Duka’nin ölümünden bir süre sonra, Osmanli topraklarina katilir.

OSMANLI – VENEDIK MÜNASEBETLERI

Baslangiçta, Osmanlilarla dostça geçinmeyi iyi bir tedbir olarak kabul eden ve ekonomileri açsindan bunu lüzumlu gören Venedikliler, daha sonra bu fikirlerini degistireceklerdir. Zira, Türklerin Mora ve Sirbistan’a sahip olmalari, Arnavutluk’ta faaliyet göstermeleri ve Ege denizini ele geçirmek istemeleri, Venedik devlet adamlarini Osmanlilara karsi farkli bir sekilde düsünmeye sevk etmistir. Bu yüzden onlar, Türkleri bu faaliyetlerinden vazgeçirmek ve hatta bunlari durdurmak için sür’atle bazi tedbirlerin alinmasi gerektigine karar verirler. Onlar, ya harb edecekler veya Yunanistan ile Balkanlar’daki bütün mevzilerinden geri çekileceklerdi. Bu durum karsisinda Venedikliler, Fransa, Burgonya, Milano, Papa, Macaristan, Uzun Hasan ve müttefikleri olan Karamanlilara bas vururlar. Böylece Osmanlilari iki cepheli bir savasla tehdid etmek istiyorlardi. Onlar, 1463′te, Arnavutluk Prensi Iskender ile Osmanlilarin aleyhine bir ittifak kurdular. Bu arada Macarlarla da ayri bir ittifaka girerler. Bununla beraber, takriben 16 sene devam edecek savaslar sonucunda Venedik hükümeti, en agir sartlar karsiliginda bile olsa, Osmanlilarla baris yapmayi daha kârli görecektir. Bu sebeple Venedik Senatosu’nun 25 Nisan 1479′da tasdik ettigi Osmanli-Venedik barisi, 25 Ocak 1479′da imzalanmis olur. 14 maddeden meydana gelen bu baris anlasmasi, Osmanlilarin lehine ve Venediklilerin aleyhine olmustu. Denebilir ki, bu kadar yil devam etmis olan muharebeler, Venedik ve müttefiklerine maglubiyet, Osmanlilara ise dünyanin en büyük devleti olma gibi bir gâlibiyet temin etmistir.

BOGDAN MESELESI:

1455′te Osmanli hakimiyetini tanimak ve yilda 12.000 altin vermeyi kabul etmek zorunda kalan Bogdan, Osmanlilarin, karada ve denizde birçok devletle ugrasmak zorunda kaldiklarini görünce bu hakimiyetten kurtulmak isteyecektir. Daha sonra temas edilecegi gibi Osmanlilar, 1473 yilinda Uzun Hasan üzerine yürümek zorunda kalmislardi. Sayet bu savasta maglub olsalardi, Bogdanlilar Macarlarla birleserek Osmanlilar aleyhine müstereken harekete geçeceklerdi. Ancak Osmanlilarin büyük bir galibiyet elde ettiklerini görünce bu düsüncelerinden vaz geçerler. Bununla beraber, daha sonra Osmanlilar ile Bogdanlilar arasinda savaslar olacak ve Fâtih, bizzat Bogdan’a girecek, Bogdan Voyvodasi ise kaçacaktir. Bununla beraber bir müddet sonra Bogdan Voyvodasi, Pâdisaha müracaat ederek, simdiye kadar vermekte oldugu “üçbin sikke-i efrencî” yerine alti bin flori verecegini, Osmanlilarin dostuna dost, düsmanina düsman olacagini bildirir. Pâdisah bunu kabul etmis ve Bogdan’i bu sartlarla affetmisti.

FÂTIH’IN EGE DENIZI SIYASETI

Istanbul’u feth eden Osmanli Pâdisahi, Çanakkale Bogazi’na ve Türk sahillerine yakin olanlardan baslamak üzere, Ege’deki adalara nüfuz etmeye çalisir. Böylece, yabancilara siginacak bir yer birakmamaya, ve kendi sahillerine yapilabilecek korsanlik hareketlerini önlemeye çalisiyordu. Gerçekte, Anadolu topraklarinin bir devami telakki edilen bu adalarin bir kismi Bizans’a, bir kismi da Venedik ve Cenevizlilere ait bulunuyordu. Yalniz Rodos Adasi bunlarin disinda idi. Istanbul’u fethetmeye muvaffak olan Fâtih, Bizans’a ait olan bütün topraklarin kendi idaresi altinda tekrar birlesmesini istiyor gibidir. O, kendi topraklarina yakin yerlerde bir yabancinin ticaret yapmasina degil, dolasmasina bile tahammül edemiyordu. Zira böyle bir durum, zamanla kendi ülkesini tehlikeye sokabilirdi. Korsanlik hareketleri ile kendisine ait sahil kentleri vurulabilirdi. Bu sebeple o, Ege Denizi’nde Bizanslilar ile baska milletlere ait olan adalari almak üzere harekete geçer. Çanakkale Bogazi’na yakin adalardan baslayarak yavas yavas Ege Denizi içlerine dogru ilerleyen Fâtih, bu deniz üzerinde iki istikamet (yön) takib eder. Bunlardan birincisi onu Italya’ya götürecektir. Gerçekten, bu yolun üzerindeki adalari teker teker aldiktan sonra Italya topraklarina asker çikarir. Ikinci yol ise Anadolu sahillerinin yakinindan geçmekte idi. O, bu yol üstündeki adalarin (Midilli, Sakiz, vs.) bir kismini haraca baglayarak bir kismini da ilhak ederek Rodos’a kadar gider.

Surasi unutulmamalidir ki Ege adalarinin ilhaki, pek kolay olmamistir. Zira Osmanlilarin bu tesebbüslerine karsi gerek Papalik, gerekse Venedikliler ile Napoli Kiralligi, donanmalariyla buna mani olmak istemislerdi. Hatta zapt edilen bazi adalari tekrar geri almislardi. Osmanlilar, buralari yeniden almak için yeni donanma sevk etmek zorunda kalmislardi. Böylece elden ele geçen adalar, nihayet kesin olarak Osmanli idaresinde kalmistir.

ENEZ, IMROZ, SEMADIREK VE TASOZ’UN ALINMALARI:

Sirbistan seferinden sonra Enez, Imroz ve Semadirek Beyi olan Dorya ile hükümet idaresinde ortagi olan yengesi arasinda çikan ihtilaf üzerine kadin, yüksek hakimiyetini tanidigi Osmanlilara müracaat ile sikâyette bulunmustu. Gerek kadinin müracaati, gerekse Enez Beyi’nin devletle yapmis oldugu anlasmayi bozmasi, keza Enez halkinin Ipsala ve Ferecik taraflarindaki Müslüman Türklere ait köle ve cariyeleri kaçirarak satmalari üzerine Enez’in alinmasi kararlastirildi. Bundan sonra Enez, karadan bizzat pâdisah ve denizden donanmanin tazyiki ile kisa bir sürede alindi.* Bundan sonra diger adalar da alindi. Bu adalarin Osmanli idaresine girmesi 1456 yilinda olmustu.

LIMNI ADASININ ZAPTI

Enez, Imroz ve Tasoz’un alinmasindan sonra yine 1456 senesinde Limni halki ile Midilli Prensi Nikola Gateluziyo’nun kardesi olan Limni Prensi arasinda anlasmazlik çikar. Ada halki, prensi istemeyerek onun yerine bir Türk beyinin gönderilmesini istediginden Osmanlilar da himayelerinde bulunan Limni adasina Gelibolu’nun eski Sancakbeyi ve kaptani olan Hamza Bey’i gönderirler.

MIDILLI ADASININ ZAPTI

Osmanli sahillerinin yakininda bulunup korsan yatagi olan ve Aragon korsanlarinin Türk sahillerini vurup getirdikleri mallardan hisse alan, baska bir ifade ile korsanlarla birlikte hareket eden Midilli Prensi’nin hakkindan gelinmesi kararlastirildi. Bu siralarda Fâtih Sultan Mehmed, Edirne’de bulunuyordu. Edirne’ye davet ettigi deniz komutanlari ile görüstükten sonra büyük bir donanmanin hazirlanmasini emr etti.

Bütün hazirliklar tamamlandiktan sonra 1462 senesinde Mahmut Pasa komutasindaki donanma irili ufakli ikiyüz parça gemi ile denizden ada üzerine yürüdü. Mahmut Pasa, adanin merkezi olan Midilli önlerine asker çikararak sehri kusatir. Bursa yolu ile hareket eden hükümdar, adanin karsisindaki Edremit körfezine inmis ve oradan da Ayvalik’in güneyindeki Ayazmend (Altinova)’e gelmisti. Sultan Mehmed, muhasaranin iyice sikistigi bir zamanda bir harp gemisiyle adaya geçer. Oradaki durumu inceledikten sonra tekrar Ayazmend’e döner.

Midilli halki, daha fazla dayanamayacagini anlayinca teslim olur. Mahmud Pasa, ada idaresinin tanzimi ile görevlendirilmisti. Üç kisma ayrilan ada halkinin bir kismi yerlestirilmek üzere Istanbul’a gönderilir.

EGRIBOZ ADASININ FETHI

Venedikliler, Ege Denizinde Osmanlilara ait bazi adalar ile Foça’yi vurmuslardi. Fâtih bu harekete karsi, Venedik’in Ege’deki en büyük müstemlekesi olan Egriboz adasini ele geçirmeye karar verir. Böylece bu devlete en büyük darbeyi vurmus olacakti.

Bu sebeple Mahmud Pasa’yi Derya Kaptanligi’na tayin ederek üçyüz parça gemi ile denizden göndermis, kendisi de 70 bin kisilik bir ordu ile karadan hareket etmistir. Evripos kanalinin en dar yeri olan Kulkis’ten gemilerden bir köprü yaptirarak ordusunu derhal adaya geçirip birkaç hücumdan sonra kaleyi feth etmisti. (1470)

Egriboz Adasi’nin, Osmanlilar tarafindan zapti, Avrupa’da büyük bir hayret ve teessür meydana getirmisti. Bu hal, özellikle Venedik ve Italya’nin diger devletleri arasinda derin bir endiseye sebep olmustu. Zira Dogu Roma (Bizans, Istanbul) gibi Bati Roma’nin da elden gidecegi telasina kapilan Papalik, her taraftan yardim taleb etmisti.

FÂTIH’IN KARADENIZ SIYASETI

Bilindigi gibi Osmanlilar, eskiden beri Anadolu birligini kurmak ve burada güçlü bir Müslüman Türk Devleti meydana getirmek için ugrasiyorlardi. Bu gayelerine ulasmak için gösterdileri gayretlerinin bir sonucu olarak onlar, Anadolu’nun büyük bir kismini hakimiyetleri altina almaya muvaffak oldular. Bununla beraber, kuzeyde Karadeniz’e kiyisi bulunan kisimlar (Samsun hariç), baskalarinin elinde bulunuyorlardi. Bunlar, Trabzon Rum Imparatorlugu, Isfendiyarogullari Beyligi ve Amasra (Amasteri) Cenevizlilerin idaresinde idi. Karadeniz’in bu sahil bölgesinde büyük ve önemli birçok sehir bulunuyordu. Istanbul’u feth etmis bulunan Osmanlilarin, gerek ekonomik, gerek siyasî gerekse dinî bakimdan buralara da hakim olmasi icab ediyordu. Osmanlilarin bu niyetini fark eden Venedik ve Ceneviz gibi deniz ticareti ile geçinen devletler, Istanbul’un fethi üzerine büyük bir telasa kapilmislardi. Dogrusunu söylemek gerekirse bu durum sadece onlari degil, Avrupa’yi da ciddi endiselere sevk etmisti. Dogudaki bazi küçük beylik veya emîrlikler ise, siranin yavas yavas kendilerine gelecegini düsünüyorlardi. Bu sebeple, Osmanlilara karsi bir dogu ve bati ittifaki tehlikesi ufukta görünüyordu. Bir taraftan, Bati’nin böyle bir hareket için Anadolu emîrliklerini tahrik etmesini önlemek, diger taraftan da Anadolu birligine vücud vermek ve devlet merkezinin hem jeopolitik, hem de askerî emniyetini temin için, Karadeniz sahillerini elde bulundurmak gerekiyordu. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed, buralari elde edebilmek için bir plan hazirlar. O, hazirladigi planinin geregi olarak ayni mevsimde arka arkaya üç sefer tertiplemek zorunda kalir.

Fâtih, düsünce ve hareketlerini gizli tutmakla meshurdur. Seferin nereye yapilacagini kendisinden baskasi bilmezdi. Karadeniz seferinde de bu gizlilige riayet edilmisti. O, donanmayi, Vezir-i a’zam Mahmud Pasa komutasinda sevk ederken, kendisi de karadan hareket etmisti. Hedefin neresi oldugunu bir münasebetle soran kadiaskere “Hocam, eger sakalimin tellerinden biri, zihnimden ne geçtigini bilecek olursa onu bile hemen koparir yakarim” diyerek, askerî harekât esasinin gizlilik oldugunu göstermis olur.

Fâtih Sultan Mehmed bakimindan Karadeniz sahillerinin fethi büyük bir önem tasiyordu. Hatta o, simdiye kadar dedeleri tarafindan buralarin (Amasra gibi) fethedilmemis olmasini hayretle karsiliyordu. Gerçekten o, Amasya için Mahmud Pasa’ya: “Mahmud! Ol hisar ne yerdir kim âni benim atam dedem almadi?” diyerek, atalarinin simdiye kadar burayi almamalarini adeta tenkid konusu yapar. Zeki sadrazam, Fâtih’in bu sorusunu: “Sultanim bunun alinmadigina sebep ol kim Hak Teâlâ’nin takdirinde bu, feth olunmak sultanim elinden ola” diyerek, bu fethin, Allah tarafindan kendisine nasib olacagini söyleyerek cevaplamisti. Bu cevabiyle o, bu ise hemen baslanabilecegini de ima etmis oluyordu.

Amasra, Cenevizlilerin önemli bir ticaret merkezi idi. Istanbul’un fethinden sonra müskül bir duruma düsmüs olmasina ragmen eskiden oldugu gibi hareketlerine devam etti. Gerçi buradakiler, bir miktar vergi veriyorlardi. Fakat bunu bazan zamaninda bazan da geç veriyorlardi. Bununla beraber etraflarini vurmaktan ve bilhassa denizde soygunculuk yapmaktan da vazgeçmiyorlardi. Böylece, bir yilda verdikleri vergiyi adeta bir günde geri aliyorlardi. Bundan baska bu sehir, Anadolu’dan kaçan esirlerin sigindigi bir yerdi. “Memâlik-i müslimine hayli zarar edüp nice kimseleri girift edüp diyar-i efrence gönderip bey’eden” ve Karadenizde sefer yapan Müslüman gemilerine bilhassa musallat olan Amasralilar, bu taarruzlarinin sebebi soruldugu vakit inkâr ediyor, bunu yapanlarin “levent gemileri” oldugunu ve bunlarin kendilerini de dinlemediklerini söylüyorlardi. Aradaki anlasmalari birkaç defa bozan Amasralilarin, Istanbul’un zaptindan ve Osmanlilarla Cenevizlilerin arasinin açilmasindan sonra, etraftaki tecavüzleri daha çok artmisti. Amasralilarin yaptiklarina son vermek ve problemi temelinden halletmek üzere kendisi karadan, Mahmud Pasa da denizden Amasra’ya gidip sehri kusatma altina alirlar. Bu kadar muazzam bir ordu ile basa çikamayacagini anlayan Amasra idarecileri, Mahmud Pasa’nin ikna edici konusmasi karsisinda teslim olmuslardi. Onlar, pâdisaha sehrin anahtarini teslim etmekle hayatlarini kurtardilar. Böyle bir hareketten dolayi pâdisah onlari esir muamelesine tabi tutmamisti. Fâtih, basta tekfur olmak üzere Amasralilarin ileri gelenlerini Istanbul’a gönderdi.

Silah kullanmadan Amasra’yi ele geçiren Fâtih Sultan Mehmed, Bursa’ya dönmüsken tekrar Karadeniz’e yönelir. Burada müstahkem bir kale olan Sinop’ta Isfendiyaroglu Ismail Bey hüküm sürüyordu. Mahmud Pasa’nin teklifi ve idareci özelligi ile olsa gerek ki Mahmud Bey ile Isfendiyaroglu arasindaki konusmalardan sonra Ismail Bey, Fâtih Sultan Mehmed’e bey’at edecektir. Halbuki o sirada, Ismail Bey’in idaresinde Sinop’ta 400 top, 2000 topçu, limanda demirli birçok gemi ve onbin muharip asker vardi. Buna ragmen böyle bir kalenin, silah atilmadan teslim olmasini, Ismail Bey’in ne derece büyük bir iman sahibi oldugunu ve Anadolu birliginin kurulmasina taraftar bulundugunu, bunun da ancak Istanbul’un Fâtihi vasitasiyla mümkün olacagina olan inanci ile izah etmek mümkündür. Ismail Bey, Fâtih’e bey’ata karar verirken kendisinin sahib bulundugu yüksek dinî suur ve fazileti ile birlikte, Sultan’in Istanbul’u fethetmek suretiyle Islâm âleminde kazanmis oldugu prestijin de etkisinin bulundugu söylenebilir. Ismail Bey, vezir-i âzamin delâletiyle ordugahta Osmanli ricali tarafindan büyük bir merasimle karsilanmisti. Hatta Fâtih bile çadirinda ayaga kalkip birkaç adim yürümek suretiyle onu karsilamisti. Nitekim Dursun Bey “Erkân-i devlet, Ismail Beg’i izzet ü ikram ile pâye-i serir-i saltanata yitistürdiler. Pâdisah dahi visaktan tasra bir kaç kadem istikbal edüp musafaha ma’nasi oldi.” diyerek bütün bir devlet erkâni ile birlikte pâdisahin da onu karsiladigini anlatir. Iskenderoglu’nun, Fâtih’in elini öpmeye kalkismasi üzerine hükümdar: “Ismail Bey, sen benim ulu kardasimsin, reva midir kim elim öpesin” diyerek bu hükümdari tahtinda kendi yanina oturtmustu. Dirlik olarak Ismail Bey’e istedigi Yenisehir, Inegöl ve Yarhisar kazalari verilmistir.

Pâdisahin, Koyulhisar seferine çikisini firsat bilen Karamanoglu Ibrahim Bey, Ismail Bey’e haber göndererek, isyan etmek için zamanin müsait oldugunu bildirir Karamanoglu’nun birlikte hareket edebilecekleri teklifine karsilik Ismail Bey, böyle bir seye riza gösteremeyecegini söylemisti. Bu durumun Osmanlilarca duyulmasi üzerine bir ihtiyat tedbiri olarak, Ismail Bey’e dirlik olarak Filibe verilerek kendisi oraya gönderilmisti.

Bizans Imparatorlugu’nu ortadan kaldiran ve Mora’daki Rum varligina son veren Fâtih Sultan Mehmed, Latinleri kendi aleyhine tahrik etmek isteyen Trabzon Rum Imparatorlugu’nu da ortadan kaldirmaya karar vermisti.

Tek bir nefes sehid vermeden ve bir ok dahi atma ihtiyaci hasil olmadan Amasra, Kastamonu ve Sinop’u alan Osmanli hükümdari, birbirine bagli üç kisimdan meydana gelmis olan Trabzon kalesini hem denizden hem de karadan kusatir. Bu durum, Imparator David Komnen’i ümitsizlige düsürür. Hamisi olan Uzun Hasan’dan da yardim alamayacagini anlayan imparator, Mahmud Pasa’nin akrabasindan olan bas mabeyincisi Yorgi Amiruki vâsitasiyle Mahmud Pasa ile anlasarak sehir ve kaleyi teslime karar verir. Imparator, Pâdisah adina Mahmud Pasa tarafindan yapilan teklifi kabul eder. Böylece, 258 sene devam eden Trabzon Imparatorlugu 26 Ekim 1461 (21 Muharrem 866) günü tarihe karisir.

Karadan Trabzon üzerine varmakta olan Fâtih Sultan Mehmed’e elçilik heyeti ile birlikte Uzun Hasan’in annesi Sâre Hatun da gelmisti. Fâtih, Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan’in annesine büyük bir saygi göstererek ona “ana” diye hitab etmisti. Ordusuyla Trabzon’u çeviren sarp daglari asarken zaman zaman yaya yürümek zorunda kalan pâdisaha Sâre Hatun: “Hey ogul! Bu Trabzon’a bunca zahmet nedendir?” diye sorunca, Fâtih su manidar cevabi vermisti: “Hey ana, bu zahmet din yolundadir. Zira bizim elimizde Islâm’in kilici vardir. Eger bu zahmeti çekmezsek bize gâzi demek yalan olur. Bugün yahud yarin huzur-i Ilâhîye çikinca mahcub olurum” diyerek gazilik ünvani ile cihâd ve bu ugurdaki çalismaya nasil ehemmiyet verdigini anlatmak ister.

Kurtulus ümidi görmedigi için teslim teklifini kabul eden imparator, sekiz oglu ile birlikte Edirne’ye göndermisti. David’in en küçük oglu hak dini kabul ederek Islâm’la müserref olmustu. Böylece Bizans’in son Anadolu bakiyyesi de Osmanli ülkesine katilmis oldu.

FÂTIH’IN IÇ VE DOGU ANADOLU SIYASETI

Toros daglari ile Anadolu’nun kuzey daglari arasinda uzanip giden ve Uzunyayla’ya kadar devam eden Orta Anadolu ile, bunun ötesinde baslayan Anadolu’nun dogu kismi üzerinde, bilhassa Firat’a kadar kadar olan sahada, Fâtih Sultan Mehmed, Osmanli Devleti’nin bir bütün teskil ettigine inanmis gibi idi. Halbuki Orta Anadolu’nun büyük bir kismi ile Dogu yaylalarinin bütünü devletin sinirlari disinda kalmisti. Her iki bölgede hüküm sürmekte olan beylikler, Osmanlilari her bakimdan tehdid eden bir mevkide bulunmakta idiler. Konya, Karaman, Larende ve civarina, hatta Toroslarin güneyinde denize kadar olan sahalara sahip olan Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti’ne karsi mümkün olabilen bütün fenaliklari yapmis, “Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye” çalismisti. Yildirim Bâyezid’in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu devlet, Yildirim-Timur karsilasmasindan sonra tekrar meydana çikarak, Çelebi Sultan Mehmed zamaninda ve II. Murad devrinde durmadan Osmanlilar aleyhine faaliyette bulunmustu. Fâtih’in, küçük yasta tahta çikmasini da firsat sayan bu devlet, Orta Anadolu’da yeni bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür’atle hareket edisi buna imkan birakmamisti. Ancak Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar bir firsat vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi. Anadolu’nun öteki kisimlarinin güvenligi ve nihayet Türk birligi bakimindan buralarinin da Osmanli topraklari içerisinde bulunmasini zaruri sayan Fâtih Sultan Mehmed, bu beylige hiç bir hak tanimamak suretiyle ortadan kaldirmayi belki daha önceki tarihlerde tasarlamis, fakat hadiselerin seyri, onun gözlerini baska taraflara çevirmesine sebep olmustu.

Yakin, uzak Osmanlilarin aleyhindeki her tesekküle el uzatan Karaman Beyligi’nin, Ibrahim Bey’in ölmesinden biraz sonra, durumu büsbütün naziklesti. Osmanli topraklarinin dogusunda bulunan ve gittikçe kuvvet kazanan Akkoyunlu Devleti’ne gelince o, Osmanlilar için gün geçtikçe daha ciddi bir tehlike konusu olmaya basladi. Nitekim Karadeniz sahillerine göz dikmis olan bu devletin yönecitileri, Trabzon Rum Imparatorlari ile akrabalik tesis etmis, bu yüzden Fâtih’in Trabzon’u almak isteyisine mani bile olmaya çalismislardi. Bu mani olmak isteyiste, Trabzon Imparatorlugu’nu müdafaa etmekten ziyade bu topraklarin, Fâtih’in eline geçmesini önlemek gayesi vardir denebilir. Bundan baska Isfendiyar topraklari üzerinde hak iddia edebilecek bir mevkide olan Kizil Ahmed Bey’i kabul edip himaye eden ve onu Osmanlilara karsi elinde bir silah gibi tutan Uzun Hasan, Osmanli-Akkoyunlu sinirlari üzerinde hadiseler çikarmaktan da çekinmiyordu. Ayrica Osmanlilarla Karaman Beyligi arasinda çikan anlasmazligi da firsat bilen Uzun Hasan, Karamanogullarina sadece siyasi yardimda bulunmakla degil, ayni zamanda fiilen asker göndermek suretiyle de yardim ediyordu. Iste bütün bu hareketler, Fâtih’i ister istemez dogudaki bu tehlike ile mesgul olmaya sevk etti.

KARAMAN MESELESI

Osmanlilarin en büyük hasmi olup Çelebi Sultan Mehmed’in damadi olan Karamanoglu Ibrahim Bey, otuz dokuz sene hükümdarlikta bulunduktan sonra hicrî 868 (m. 1463)’de vefat etmisti. Ibrahim Bey, yedi oglundan en büyügü olan Ishak Bey’i, Osmanlilarla kan bagi olmadigi için çok seviyordu. Annesi bir cariye olan Ishak Bey’i veliaht yapmis ve merkezi Silifke olmak üzere Içel valiligine tayin etmisti. Daha sonra da bütün devlet islerini ona birakinca öteki kardesler buna itiraz etmislerdi. Bu hareketin basinda bulunan Pir Ahmet Bey, Konya’nin ileri gelenleri ile anlasarak hükümdarligini ilan etmisti. Böylece Karaman mirasi meselesi ortaya çikti. Uzun Hasan, devam eden bu miras isine karisma sevdasina düstü. Anadolu’daki Müslüman Türk beyliklerine karsi insafli bir sekilde muamele eden Osmanli hükümdari, sonunda Konya’ya girerek, Taseli taraflari hariç olmak üzere bütün bir Karaman ülkesini topraklarina katar. Fâtih Sultan Mehmed, Konya’da adina sikke kestirdigi gibi, sehzâdesi Mustafa’yi da buraya vali olarak tayin eder. Vezir-i a’zam Mahmud Pasa’yi Toroslara kadar göndererek ülkenin ilhakini tamamlar.

Mahmud Pasa, Konya’ya dönünce buradaki is ve sanat erbabinin Istanbul’a yollanmasi isi ile görevlendirilir. Pasa’nin bu icrasinda bazi sikâyetler meydana gelir. Öyle anlasiliyor ki Pasa da yaptigi bu isten pek memnun degildir. Hatta bunlara karsi “ihtiyar benim elimde degil, mazuruz” dedigi rivayet edilmektedir. Rum Mehmed Pasa, Mahmud Pasa’nin haksizlik yaptigini, sadece fakirleri hicret ettirdigini söyleyerek sikâyetlerde bulunur. Bu arada onun, Mevlana’nin torunlarindan birini de bunlarla birlikte yolladigi, fakat Fâtih Sultan Mehmed’in bunu ögrenmesi üzerine o zati hediyelerle tekrar geri gönderdigi rivayet edilir. Osmanli idaresine yeni alistirilmakta ve hatta isindirilmakta olan bir memleketin halki hakkinda icra edilen bu neviden muameleler yüzünden artan sikâyetler üzerine Mahmud Pasa, vazifeden alinarak yerine Rum Mehmed Pasa tayin edilir.

Karaman probleminin tamamen ortadan kalkmasi için çaba sarfeden Osmanlilara karsi Akkoyunlu Devleti de bütün gücü ile Karamanlilari destekliyordu. Hatta bu maksatla Uzun Hasan, 50 bin kisilik bir kuvveti yardima göndermisti. Yapilan savaslarda galip gelen Osmanlilar, Karamanlilarin elinde kalan son kaleleri de almaya muvaffak olmuslardi. Son olarak Kayseri ile Nigde arasinda bulunan Develihisar, Karamanogullari adina müdafaa edilmekte idi. Kale komutani Atmaca Bey, kaleyi Sehzâde Mustafa’ya teslim edecegini bildirince, sehzâde kaleyi teslim alarak Karaman gailesinin son kalintisini da ortadan kaldirir. Bu arada hastalanan sehzâde, kaleyi teslim alip dönerken 19 Agustos 1474′te Bor’da vefat eder. Sehzâde Mustafa’nin ölümünden sonra Karaman Valiligi’ne Cem Sultan getirilmisti. Cem Sultan’in iyi meziyetleri, Karaman halkinin Osmanlilara tabi olmasinin önemli sebeplerinden biri olarak kabul edilmektedir.

OSMANLI-AKKOYUNLU REKABETI VE OTLUKBELI ZAFERI

Uzun Hasan, hükümdarlik tahtina oturuncaya kadar Akkoyunlular pek fazla önem tasimiyorlardi. Fakat onun is basina gelmesi ile birlikte durum degisti. Çünkü o, Karakoyunhükümdari Cihansah ile Mâveraünnehr hükümdari Ebu Said Miransah’i öldürmeye ve topraklarini da kendi ülkesine katmaya muvaffak olmustu. Daha sonra Horasan hükümdari Hüseyin Baykara’yi yenerek topraklarindan bir kismini almis olan Uzun Hasan, bu suretle Firat havalisinden Maveraünnehr’e kadar uzanan büyük ve kuvvetli bir devlet kurmus oldu. Topraklarinin genislemesi nisbetinde, gururunun da arttigini gördügümüz Akkoyunlu hükümdarinin ayrica bir “Cihangir” olmak sevdasi da vardi. Iste bu düsüncesi ve kendisini çok üstün görüsü, onu Osmanli topraklarini alma sevdasina düsürdü. O, Fâtih Sultan Mehmed’i de yenebilecegini tahmin ediyordu. Hatta rivayet edildigine göre o, Ebu Said’i maglub ettigi gün, atini meydana sürmüs ve “Bu diyarin serdarlari, secaatin âsârini gördüler, firsat el verirse bu nöbet isterim ki, cür’et ve celâdetim Hüdâvendigâr’a (Osmanli hükümdari) gösterem,” demisti.

Galibiyetleri ile magrur olan Uzun Hasan, Osmanlilara üstün gelecek durumda oldugunu tahmin ediyordu. Bundan dolayi Osmanlilardan kaçan Karaman ve Candarogullarini bir büyüklük eseri olarak ayni zamanda kabul etti. Bunlar, devamli olarak Hasan Pâdisah’i Osmanlilar aleyhine tahrik ediyorlardi. Nihayet bu emellerinde muvaffak oldular. Bu muvaffakiyet de 1472 yilinda Osmanlilara ait olan Tokat sehrinin Uzun Hasan kuvvetleri tarafindan yakilip yikilmasi ile kendisini belli etmisti.

Uzun Hasan, Osmanlilarla harp halinde bulunan Venedik Cumhuriyetinin, Osmanlilar aleyhinde kendisine ittifak teklifi üzerine daha 1463′te bunlarla anlasmisti. Bundan baska yine Osmanli-Venedik muharebesi esnasinda Hasan Bey, Venediklilerle ittifak etmis olan Haçlilarla birlikte hareket için bunlarla görüsmek üzere Rodos’a elçiler göndermisti. O, bu elçilik heyeti vasitasiyle Osmanlilara ait Tokat sehri ile daha baska bazi mühim sehirleri isgal ettigini de Haçlilara bildirmisti. Uzun Hasan, 1472 yilinda Venediklilere yeni ittifak teklifinde bulunmus, bu teklif, Venedik elçisi Katerino Zeno vâsitasiyle derhal senatoya bildirilerek Akkoyunlu ordusu için top ve topçu ustasi istenmisti.

Bütün bu hareketlerin ötesinde Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan’a bagli kuvvetlerin, Osmanli hududlarini geçerek taarruz etmesi, Osmanlilari bu meydan okumaya karsilik vermeye zorladi.

Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan üzerine hareket etmeden önce kis mevsiminde ondan gelen mektuba agir bir cevapla mukabelede bulunmustu.

Bu mektupta Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan’in yaptiklarindan, ehl-i Islâm üzerine gidip onlara zulümde bulunmasinin dogru olmadigi, eger yapabiliyorsa din düsmanlari ile savasmasi gerektiginden bahs ederek, yapilan haksizligi ortadan kaldirmak için bizzat kendisinin gelecegini bildirir.

Gerçekten de Frenklerle ittifak yapmis olan uzun Hasan, Osmanlilarla yapacagi muharebeyi makul gösterebilmek için onlardan Kapadokya ile Trabzon Imparatoru’nun kizinin kocasi olmasi hasebiyle Trabzon’u istemekte idi. Iste Fâtih Sultan Mehmed bu istekler karsisinda agir bircevap yazar. Bu cevabinda o, bundan böyle elçisinin ok, sözünün de kiliç oldugunu söyleyerek Akkoyunlu hükümdarini, kozlarini paylasmak ilkbaharda üzere harbe davet eder.

Osmanli ordusu, 13 Zilkade 877 (11 Nisan 1473) Pazar günü, Fâtih’in komutasinda Üsküdar’dan hareket eder. Iznik yolu ile Yenisehir’e gelini. Beypazari’nda Karaman valisi Sehzâde Mustafa, Kazabat’ta da Amasya Valisi Sehzâde Beyâzit, emirlerindeki kuvvetlerle orduya katilirlar. Farkli rivayetler bulunmasina ragmen bu katilimlarla ordunun yekunu takriben seksen bes bin kisiye ulasir.

Tarihte “Otlukbeli Zaferi” diye söhret bulan bu savasta, Osmanli ordusu büyük bir zafer kazanarak dogudaki bu tehlikeyi bertaraf eder. Bütün kaynak eserlerde tafsilatli bir sekilde kendisinden bahsedilen bu zaferden uzun uzadiya bahs etmek istemedik.

Fâtih, galip gelmisken kendisi gibi Türk ve Müslüman olan, ayni zamanda Oguzlarin Bayindir koluna mensub bulunan Akkoyunlu kuvvetlerini takip ettirmedigi gibi Türk ve Müslüman olan ülkesine de dokunmadi.

Kemal Pasazâde, bu takip etmeyis hadisesini Sehzâde Bayezid’in hizmetinde bulunan Halil Pasa’nin oglu Ibrahim Pasa’nin agzindan nakl etmekte ve onun, bunun sebebini Fâtih’e sordugunu, ondan “gâyenin saltanat yikmak degil, Uzun Hasan’a ders vermek oldugu, Islâm memleketlerini tahrib ile Islâm hükümeti yikmanin dogru bulunmadigini, öte taraftaki gaza harplerini birakip, burada Müslümanlarla ugrasmanin iyi bir sey teskil etmedigi” cevabini aldigini nakl eder. Bu cevap, hükümdarin, ne denli yüksek bir telakki ile hareket ettigini açik bir sekilde ortaya koymaktadir. Nitekim Âsik Pasazâde de Fâtih’in bu hareketini “Mürüvvetle vilayetin yikmadi, yine kendi vilayetine teveccüh etti” diye takdir etmekte ve Osmanli hanedaninin adalet, insaf ve fazilet ile muttasif bulundugunu açiklar. Osmanli Devleti’nin, Timur’dan beri karsilastigi bu en büyük tehlikenin atlatilmasinda ve zaferin kazanilmasinda rol oynayan baslica âmil, Osmanli askerî kudret ve teskilâtçiligi ile atesli silahlardaki kiyas kabul etmez üstünlügüdür. Otlukbeli zaferi, Osmanlilara karsi yapilmis olan sark ve garb ittifakinin bir cephesini tamamen tesirsiz hale getirmisti. Fâtih, bundan son derece memnunluk duydugundan ve kendisine bu imkani hazirladigi için Allah’a sükran hislerini ifade etmek üzere, ordusunun almis oldugu bütün esirlerin âzâd edilip serbest birakilmasini emreder. Böylece, Osmanli adalet ve müsamahasinin en güzel örneklerinden birini daha vermis olur. Bu suretle de o, halka karsi âdil olan idaresinin nümûnelerini göstermis oluyordu. O, Oguz boylari arasindaki çekismenin bütün yan tesirlerini izale ederek ihtilaf sebeplerini silmek istiyordu. Bu da Islâm dünyasinda, kendisi ve devleti için büyük bir sempatinin dogmasina vesile oluyordu.

Sonuç olarak sunu söyleyebiliriz ki, Fâtih Sultan Mehmed, çok kisa bir zamanda büyüyüp gelismis ve Omanlilar için korkunç bir tehlike haline gelmis olan Akkoyunlu Devleti’ni, Otlukbeli zaferi ile tehlikesiz bir hale getirmisti. 1473′te kazanilan bu zafer, Uzun Hasan Devleti’nin sür’atle çökmesine ve nihayet ortadan kalkmasina âmil olan sebeplerin basinda gelmektedir. Bu zaferden sonra, Osmanlilar aleyhine harekete geçmis olan Haçlilarin ümitleri de kirilmis oluyordu.

FÂTIH’IN GÜNEY SIYASETI

Cihan tarihinin gördügü en büyük hükümdarlardan biri olan Fâtih Sultan Mehmed’in, Anadolu birligini saglamak ve hatta bir bakima Islâm birligini temin için büyük bir gayret içinde oldugu kabul edilmelidir. Onun, Osmanli devlet sinirlarini Tuna ve Italya’ya dayamak istedigi kesinlik kazanmis görünmektedir. Karadeniz’in bütün sahillerini almak ise, onun düsüncelerinin basinda gelmekte idi. Bununla beraber, kendi ülkesinin güneyinde uzanan topraklar üzerinde, verilmis bir kararinin olup olmadigini söylemek pek mümkün degildir. Zira hâdiseler, Fâtih Sultan Mehmed’in bu bölgelerle ilgilenmesine imkân vermemisti. Serbest kalip buralarla mesgul olmaya basladigi siralarda, bu sefer de ölüm, ona bu yolda yürümeye izin vermemisti.

Fâtih’in, Hicaz su yollari ile ilgilenmesi, basit bir hadise olmadigi gibi yadirganacak bir hadise de degildir. Zira bu suretle o, bütün Müslümanlara ait olabilcek bir ise parmagini koymus oluyordu. Bu hadise su idi: Hicaz’a giden bir Osmanli hacisi, yollardaki su kuyularinin (birke) harab oldugunu ve hacilarin bu yüzden sikintiya düstüklerini görmüstü. Hac farizasini eda edip döndükten sonra, durumu hükümdara bildirmisti. Bunun üzerine pâdisah, bu kuyulari tamir etmek için bazi adamlari görevlendirmisti. Misir hakim ve nâiblerine de bu adamlara yardim etmeleri için mektuplar göndermisti. Âsik Pasazâde’nin ifadesine göre Karamanoglu da Misir Sultani’na bir elçi göndererek, Fâtih’in su yollari bahanesi ile Mekke Sultanina yüklerle flori gönderdigini ve onu Misir’a karsi isyana tesvik ettigini yazmisti. Karamanoglu’nun bu yalan haberine inanan Misirlilar, “biz âcizmiyiz kim birkemizi ol meremmet ide” diyerek Osmanlilari geri çevirmislerdi. Meseleyi kendi iç isleri olarak kabul eden Memlûklerin, Karamanoglu’nun verdigi bu haber üzerine Osmanli ustalarini hakaretle geri göndermeleri, iki devletin arasinda serin bir havanin esmesine sebep oldu. Halbuki Pâdisahin onlarin iç islerine karismak gibi bir niyeti yoktu. Zira Âsik Pasazâde bize bu konuda çok net bilgiler vermektedir. ona göre Fâtih, bu kuyular için vakiflar düzenleyecek ve bu vakiflarin geliri sayesinde bölgedeki Araplar, bu kuyulari koruyacaklardir. Böylece vakiflarin geliri ile tamir edilecek olan bu kuyulardan, özellikle kuzeyden Hacca gidecek olanlar istifade edeceklerdi.

Isin iç yüzüne bakildigi zaman, Memlûklularin, Osmanlilari çok yakindan takip ettikleri anlasilacaktir. Onlar, Anadolu’da Türk birligini kurmaya çalisan ve bu konuda kendilerine engel olan kuvvetleri teker teker ortadan kaldiran Osmanogullarinin, Toros’larin güneyine inmelerine pek taraftar degillerdi. Bu yüzden Karamanogullarina yardim ediyorlardi. Sonuç olarak Misir’dan, Dulkadir topraklarina kadar uzanan zengin Misir Memlûkleri Devleti, gelecekte kendisi için büyük bir tehlike olacagi anlasilan Osmanli Devleti’ni, sinirlarina yaklastirmamak ve onunla kendi arasinda zayif ta olsa tampon bazi tesekküller bulundurmak arzusunda idi. Iste bu sekildeki hareket tarzi, Fâtih’i, güneye giden yol üstünde bulunan Dulkadir isleri ile ilgilenmeye sevketti.

Memlûk sultanlari ile Osmanlilarin arasinin açilmasina sebep olan daha baska olaylar da vardi. Nitekim Fâtih, Trabzon seferinden zaferle döndügü vakit, zaferi tebrik için her taraftan elçiler geldigi halde, Misirlilar buna lüzum görmemislerdi. Bu durum, aradaki dostluk hislerinin sarsilmasina sebep oldu. Bu yüzden, “Hoskadem” Misir sultani oldugu zaman, Fatih de onu tebrik etmemisti. Âsik Pasazâde bu konuyu su ifadelerle dile getirir: “Her tarafin pâdisahlarindan elçi geldi, Han’a vilayet (Trabzon) mübarek olsun diye, Ancak Misir sultanindan elçi gelmedi. Âdet-i muhabbet terk olundu. Adavete (düsmanliga) bir bahane bu oldu… Pâdisah dahi buna bir pare (parça) melûl oldu. Sonra mezkur (adi geçen) Hoskadem dahi Misir’a sultan oldu. Pâdisah dahi taht mübarek olsun diye elçi göndermedi. Âdet bu idi ki gönderileydi. Iki taraftan âdet terk olundu. Ve muhabbet kesilmeye basladi.” Dulkadirogullari münasebetiyle bozulan iliskilere ragmen Sultan Kayitbay zamaninda Fâtih, Âsik Pasazâde’nin ifadesiyle “Taht mübarek olsun diye elçi gönderdi. Iyi hediyelerle Çavusbasini elçi gönderdi. Elçi kim Misir’a vardi yine kanun üzre hürmet etmediler, elçi müsteki geldi pâdisahina haber verdi. Rum Pâdisahi (Anadolu’ya baslangiçta Rumeli dendigi için Pâdisahina da Rum pâdisahi, yani Rum ülkesinin pâdisahi dendi) buna dahi melûl oldu. Âhir, Misir sultani dahi bu elçinin ardinca bir elçi gönderdi. Misir’in muhtesibini* gönderdi. Bu muhtesibin gelmesi pâdisaha hos gelmedi.” Gerçekten, Fâtih Sultan Mehmed, Misir muhtesibinin elçi olarak gönderilmesine kizmistir. Zira böyle bir elçi, devletler arasindaki protokolün çignenmesi demekti. Çünkü “o, çarsi ehlinin büyügüdür, pâdisahlara elçi olarak gönderilmez, bu bir hafifliktir.” sözleri ile ifade edilen anlayis, bunu açikça ortaya koymaktadir.

FÂTIH’IN SAHSIYETI VE ÖLÜMÜ

1451 yilinda 21 yasinda iken yeniden Osmanli tahtina geçen Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul’u fethedip bin yüz yillik Dogu Roma (Bizans) Imparatorlugu’nu ortadan kaldirarak tam anlamiyla “Fâtih” ünvanini aldigi gibi, yüksek kabiliyet ve dehasiyle herkese gücünü kabul ettirmis olan büyük bir devlet adami idi.

Fâtih, yaptigini bilen ve ne yapmasi gerektigini hesaplayip düsünen adamdi. Onu, kütle mukadderatini elinde tutan sayili dâhiler ve cihangirlerden ayiran üstün vasif, icraat ve basarilarinda, firsat ve tesedüflerden faydalanmis olmasi degil, yaptigi ve yapacagindan haberli bulunan bir sisteme sahip bulunmasi idi. Halbuki büyük söhretlerden pekçogu, sevki tabiilerini rehber tutan, gafil ve zamanin maglubu kimselerdir. Binaenaleyh Fâtih, ihraz ettigi san ve serefe, tesadüflerin yardimi ile degil, kendi istihkak ve kudretiyle ulasmistir. Derûnî metanet ve zihnî kemaline, hayat ve icraatinin her safhasinda sahid oldugumuz Sultan Ikinci Mehmed, beser olarak düsebilecegi hatalari asgariye indirmek yolunda, etrafina zengin ve kaliteli bir müsahipler ve müsavirler kalabaligi toplayan ve bunlardan her birinin karsisinda gerektiginde boyun egen bir adamdir. Bununla beraber o, devlet idaresinde sertti. Hissiyatini gizlemeyi bilir, yapacagi seferleri tatbik sahasina koyuncaya kadar gizli tutardi. Zamani gelince de birdenbire maksadini açiklardi. Bu yüzden düsmanlarini sasirtarak bir senede birkaç fütuhata birden nail olurdu. Harpte cesurdu, maglubiyeti önlemek için cesurane bir sekilde öne atilip askeri tesci ederdi. Her zaman sogukkanliligini muhafaza ederdi.

Adaletle hükmetmeyi siar edinen; cesaretli ve gayretli biri olan Fâtih Sultan Mehmed, atalarinin elbiselerini birakarak ulema elbisesi giymeye basladi. Âlimlerle sohbette bulunmayi âdeta bir vazife telakki ediyordu. Bu yüzden Istanbul, âlim ve fazil insanlarin siginagi haline gelmisti. Gerçekten o, ulema, sair, tasavvuf erbabi ve sanatkârlari himaye etmisti. Onlara tahsisatlar vermis ve çalismalarini temin gayesiyle müesseseler kurmustu. Ayni zamanda kendisi de sair olan Fâtih, siirde “Avnî” mahlasini kullanirdi. Bostanzâde Yahya (Tarih-i Saf. I, 52) onun bu özelliklerini su ifadelerle nakleder: “Bâni-i mebani-i hayrat ve müessis-i esas-i hasenat olup ulema-i ser’-i metin ve fudala-i fedail âyin, devrinde revnak bulup cihet-i maaslari için Tetimme (medrese) ve imâret bina buyurup nice evkaf tayin buyurmuslardir. Kendiler dahi ulema zümresinden madud olup (sayilip) fadl-i bâhir ve marifet-i zâhir sahibi idiler. Ve siir-i bî-nazirleri (benzersiz, essiz) dahi vardir. Mahlas-i serifleri “Avnî”dir.” Bildigimiz kadari ile Fâtih, Türk tarihinin en renkli ve en büyük sahsiyetlerinden biridir. Ana dilinden baska sark ve garp dillerini bildigi, genis bir kültür ve bilgi hamulesiyle yüklü bulundugu, riyaziye, topçuluk ve askerlikte kesif yapacak kadar kudret sahibi oldugu anlasilmaktadir. Serbest fikirli ve herhangi bir saplantisi olmayan hükümdarin, âlimleri davet ederek ilmî mübaheseler yaptirdigi da anlasilmaktadir. Farsça ve Rumca’dan Arapça’ya tercüme edilmis felsefî eserleri okur ve yanina celb ettigi âlimler ile müdavele-i efkâr ederdi. 1466 senesinde Batlamyus’un haritasini Ivrikios’a yeniden tercüme ettirip haritadaki isimleri Arap harfleri ile yazdirmistir. Kritovulos bu konuda sunlari yazar: “Pâdisah hazretleri, lisan-i Farisî ve Yunanî’den Arapçaya tercüme edilmis olan âsâr-i felsefiyeyi mutalaa ve nezd-i sâhânelerinde bulunan fudala ile bu babta müdavele-i efkâr eder ve bilhassa Aristo’nun mebahis-i felsefiye ile pek ziyade mesgul olurdu. Bir vakit cografiyundan meshur Batlamyus’un, meslek-i cografîye aid levayihine tesadüf edip mezkur layihalarda fennî bir surette izah ve tarsim edilen (çizilen) sekilleri, nazari dikkate almis ise de bu haritalar daginik olduklarindan, yeniden Filozof Ivrokios’a havale ederek Arapça yazdirir.”

Tetkik edilip arastirildigi zaman görülecegi gibi hemen hemen bütün osmanli Pâdisahlarinda ve özellikle Fâtih Sultan Mehmed’de ilim ve ilim adamlarina karsi büyük bir saygi vardir. O da digerleri gibi daha sehzadeliginde “ulûm-i âliye ve ‘aliye”yi tahsil etmisti. O, “Ilmi taleb ediniz hadisine uygun olarak tahsil ve müzakerelerden geri kalmazdi. Bu sebeple o, Molla Iyas, Molla Güranî, Hocazade Muslihiddin Mustafa, Hatipzâde Mehmed, Molla Siraceddin ve Abdülkadir gibi hocalardan ders almisti.

Fâtih, çok genç yasta tahta çikmis, daha çocuklugunda büyük sorumluluklar yüklenmis, otuz sene kadar kesintisiz sefer ve gazalarla mesgul olmustu. Bizzat yirmi bes seferde bulunan Fâtih, 17 devlet ile ikiyüz küsur sehir ve kale fethetmisti. O, bütün bu çalismalarinin sebebini ve dolayisiyle hedefini su misralarla dile getirir:

“Imtisâl-i “câhidû fi’llah”* oluptur niyetim,

Din-i Islâm’in mücerred gayretidir gayretim”

Bu ifadeler onu, sirf ihtiras için harb eden ve kiliç sallayan dünya cihangirlerinden ayirmaktadir. O, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, insanlik ugrunda katlandigi mesakkat ve müsküllere gögüs gerdigi gibi, ayni yolun yolcusu bir idealist olarak gögüs vermis bir serdar ve fikir adamidir. O, hedefledigi gayeye ulasmak için, bütün imkîAnlari degerlendiriyordu. Bu sebeple Istanbul’u aldiktan sonra, Ortodoks ve Ermeni patrikleri ile Yahudi bashahamini bu sehre yerlestirir. Çünkü o, Istanbul’u idealindeki cihan devletinin merkezi yapmak istiyordu. Hatta bir rivayete göre “Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir pâdisah ve Istanbul da cihanin payitahti olmalidir,” seklindeki sözü ile bu düsüncesini dile getirir. Bu ifadelere bakilirsa, gayesinin bir cihan devleti de olmayip, Islâm dinini her tarafa yaymak oldugu anlasilir. Zira Fâtih, Islâm âleminin hâmisi sifatiyle kendisini i’lâ-yi kelimetullah’in en büyük temsilcisi olarak görmekte idi. Gerçekten, daha sehzâdeliginde cihangirlik emelinde oldugu belirtilen Fâtih için, Bosnali Hüseyin Efendi, bizzat pâdisahin agzindan “Bu hânedanin maksad-i a’lasi, i’lâ-yi kelimetullah’tir demektedir.” Keza onun, nizam-i âlem için, Trabzon üzerine varirken, çektigi sikinti ve katlandigi eziyetleri gören uzun Hasan’in annesi Sâra Hatun’a “Valide” diye hitap edip söylediklerine, daha önceden biliyoruz.

Onun yaptigi fetihler, giristigi gazalar ve tebeasi için yaptiklarina bakilirsa, riza-yi ilâhî’yi kazanmaktan ve Resûlullah’in yolunda yürümekten baska bir sey düsünmedigi görülür. Vefati dahi yine “i’lâ-yi kelimetullah” için çiktigi bir sefer-i hümayun esnasinda vuku bulmustu. Bu seferin, nereye müteveccih oldugu kesin olarak bilinememektedir. Hazirliklar, büyük bir sefer için yapilmisti. Ama nereye oldugunu kimse bilmiyordu. Tursun Bey “Ve cihet-i sefer Anadolu oldugu malum olundu, amma Arab mi, Acem mi malum olmadi” diyerek bu büyük seferin nereye olacaginin bilinemedigine isaret eder.

Fâtih Sultan Mehmed, 1481 yili Nisan ayinin 29. günü (27 Safer 886) 50 yasinin içinde iken, büyük bir ordunun basinda hasta olmasina ragmen Üsküdar’a geçmis ve bir at arabasina binerek, doguya dogru ilerlemeye baslamisti. Ancak, Gebze yakinindaki Hünkâr veya Tekfur Çayiri denen yere geldigi vakit, hastaligi büsbütün artar. Bu yüzden 3 Mayis 1481 Persembe günü (4 Rebiülevvel 886) ikindi vakti, 31 yillik hükümdarliktan sonra vefat eder.

Fâtih’in ölümü, gizli tutularak hamam yapmak üzere Istanbul’a geçtigi söylenip askerin yerinde kalip beklemesi emrolundu ise de birkaç gün sonra kayiklarla Istanbul tarafina geçen yeniçeriler, vefat hadisesini ögrenince, bazi edepsizliklere basladilar. Fâtih’in ölümü, onbir gün gizli tutulup saklanabilmisti.

Âsik Pasazâde, Fâtih’in vefatini ve sebebini su ifadelerle günümüze ulastirmaya çalisir: “Vefatina sebep, ayaginda zahmet vardi. Tabibler, ilacindan aciz oldular. Ahir, tabibler cem olup ittifak ettiler, ayagindan kan aldilar. Zahmet ziyade oldu. Sarab-i farig (ilaç) verdiler, Allah rahmetine vardi. Öyle anlasiliyor ki, Fâtih’in hastaligi, genellikle hânedanda rastlanan “Nikris illeti” idi. Tarihî rivayetler de bunu desteklemektedirler.

FÂTIH SULTAN MEHMED VE HOSGÖRÜ

Günümüzde, “hosgörü” diye ifade edilen prensip ve anlayisa eskiden “müsamaha” deniyordu. Sözlüklerde bu kelime, “görmezlige gelme, aldirmama, bir kabahatliya karsi siddet göstermeyip geçivermek” seklinde manalandirilmaktadir.

Bir beylik olarak ortaya çikisindan itibaren bünyesi ve sartlarin gerektirdigi degisiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Devleti, saglam temeller üzerine bina edip gelistirdigi ve kemal mertebesine ulastirdigi müesseseleri vâsitasiyle uzunca bir hükümranlik dönemi geçirme imkanini buldu. Devletin, hayatiyet sirlarini teskil eden ve onu, Anadolu’nun diger beyliklerine göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de süphesiz ki, hosgörü adini verdigimiz anlayisin, devlet nizam ve hakimiyet telakkisinde önemli bir rol oynamasidir.

Kurulusundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile, Ser’î hukuku hem nazarî, hem de amelî bir sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu anlayisini devletin bütün sistem ve organlarinda da devam ettiriyordu. Zira “bu devlette din asil, devlet ise onun bir fer’i olarak görülmüstür”. Bu bakimdan, devletin sosyal bünyesindeki anlayisin buna göre organizesi normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki, Osmanlilar, Balkanlar’da idarelerine aldiklari yerli unsurlarin din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onlari her türlü baskidan da kurtarmislardi.

Islâm’dan aldiklari ilhamla Osmanlilar, idareleri altinda bulunan gayr-i müslimlere karsi hosgörülü davranmayi, onlarin dinî hürriyet ve serbestilerine müdahale etmemeyi devletin temel prensiplerinden biri haline getirmislerdir. Bu prensibi iyi kullanan ve ona son derece riayet edenlerden biri de süphesiz ki Istanbul’un fâtihi olan Sultan II. Mehmed’dir. Onun, Istanbul’un fethinden sonra Ortodoks Patrikligi’ne verdigi serbestiyet ile âyinlerini yapma konusundaki rahatligi bilindigi ve daha önce de kismen

“Bi avnillahi Taala Hz. Resûl-i Ekrem hürmetiyle makami Konstantiniyye feth oldukta etraf u eknafta olan sahlar ve krallar âsitâne-i saadetime elçiler gelüp feth-i fütûhu arz edüp bu def’a Kuds-i Serif’te olan Rumlarin Patrigi Atanasyos nâm rahib ruhbanlari ile gelüp âsitane-i saadetime yüz sürüp Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin mübarek eliyle ve pençesiyle imzali olan hatt-i hümayunlari ve Hz. Ömer b. Hattab (r.a.) (tarafindan) verilen hatt-i kûfî ile ve selâtin-i maziyeden hatt-i hümayunlari ibraz edip reca eyledi. Kuds-i Serif içre ve tasrasinda namazlari ve ziyaretgâhlari ke’l-evvel… mucibince zapt ve tasarruf eyleyeler. Ahardan kimesne rencide eylemeye. Eger bundan sonra gelen halifeler, vezirler, ulema, ehl-i örften vesair ümmet-i Muhammed’den akça içün veya hatir içün feshine murad ederlerse Allah’in ve Hz. Resûlun hismina ugrasin. Sene 862 (1457). BOA. Ali Emirî, Fâtih, nr. 22.

Buhl, “Kudüs” IA, VI, 964.

C. Brockelmann, Islâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, trc. Neset Çagatay, Ankara 1964, I, 258.

155. Osman Nuri Ergin, Türkiye’de Sehirciligin Tarihî Inkisafi, Istanbul 1936, s. 93-94.

Kritovulos, 93.

Osmanlilarda Cizye hakkinda genis bilgi için bk. Ziya Kazici, “Osmanli Devletinde Cizye”, Kubbealti Akademe Mecmuasi (1987), III, 54-65.

YAVUZ SULTAN SELIM

Kaynaklarin, ortaboylu, toparlak ve kirmiziya çalan beyaz yüzlü, çatik kasli, beyaz disli, omuzlari ile gögüs arasi açik, sakalsiz, pala biyikli, sert bakisli, cesur, gayretli, çok mahir bir avci, harp sanatinda emsalsiz bir komutan olarak bildirdikleri Yavuz Sultan Selim, âlim ve edipleri seven, Sark dillerinden Arapça ve bilhassa Farsça’ya tam manasi ile vâkif bir hükümdar idi. Kendi el yazisi ile olan Farsça manzumeleri, Topkapi Sarayi Müzesi Arsivi’nde bulunmaktadirlar. Yavuz Sultan Selim, hem Farsça hem de Türkçe siir söyleyebiliyordu. Farsça olan Divân’i l306 yilinda Istanbul’da basilmis olup, l904 tarihinde de Alman Imparatoru Wilhelm II.’nin emri ile Paul Horn tarafindan Berlin’de yeniden nesredilmistir. Trabzon’daki valiliginden itibaren meclisinde sairleri bulundurmayi aliskanlik haline getirmisti. Câfer Çelebi, Ahi ve Revânî, onun meclisinin müdavimleri idiler. Siyer ve Tarih ilminde epey mütalaasi oldugundan bu konuda mahir bir sahsiyet olarak kendisinden söz edilmektedir. Bos zamanlarini âlim ve ediplerin meclislerinde geçirmekten hoslanirdi. Ilmi sever ve ülemaya hürmet ederdi. Tarih, felsefe ve tasavvuf sahalarinda genis bir bilgisi vardi. Özellike edebî bir lisanla ve pek muglak olan “Tarih-i Vassaf”i çokça mütalaa ederdi ki bu, onun ilimdeki yüksek vukufunu göstermektedir. Hazarda olsun seferde olsun, vakit buldukça ilmî mütalaalar ile mesgul olurdu. Nitekim, Misir’dan Istanbul’a gelinceye kadar Ibn Tagriberdî’nin “en-Nücûmu’z-Zâhire” adli eserini Ibn Kemâl’e tercüme ettirerek menzillerde parça parça kendisine takdim edilen tercümeleri okurdu. Yine o, Misir’daki ikameti esnasinda, Hind ve Çin haritalarini yaptirmisti. O, sair, mutasavvif ve filozof bir hükümdardi.Uzunçarsili’nin degerlendirmesiyle o, Osmanli hükümdarlari arasinda ilim itibariyle en yüksegi idi. Sam’in Sâlihiyye semtinde câmi ve imâret insa ettiren Yavuz Sultan Selim, oradaki Muhyiddin Arabî’nin türbesini de bulup yaptirdi. Böylece o, ( ) Sam’daki bu tesisler ile Konya’da Mevlevî Tekkesi’ne getirdigi sudan baska bir hayir yapamamisti. Zira benzer hayir isleri için fazla zaman bulamamisti. Hatta Istanbul’daki kendi câmiinin bile temellerini attirmis fakat ikmâline imkân bulamamisti. Osmanli Devleti’nin 9. hükümdari olan Yavuz Sultan Selim, Müslüman – Türk âleminin ilk halifesi olarak dünyada ilk defa “Hâdimu’l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvanini almisti. Babasi II. Bâyezid, annesi Dulkadiroglu Alaüddevle’nin kizi Ayse Hatun’dur. Babasinin sancak beyi olarak bulundugu Amasya’da dünyaya gelen sehzâdenin dogum tarihi hakkinda verilen kayitlar, hicrî 87l, 872 ve 875 (m. l466, l467 ve l470) yillari seklinde epey farkliliklar göstermektedir.

Kaynaklar, Ikinci Bâyezid’in, hayatta kalan ogullarinin en küçügü olan Yavuz Sultan Selim’in, sahsiyeti ve yönetimdeki enerjisi hakkinda yeterli bilgi verirler. Kendi ifadesine göre, Trabzon Sancak beyligine 887 (l482) veya 892 (1487) yilinda tayin edilmisti. Öyle anlasiiyor ki o, diger sehzâdelere göre daha cevval ve enerjikti. Ileri görüslü bir sehzâde olan Selim, sert bir yaratilisa sahipti. Yapacagi islerde karar vermeden önce çok düsünür, etrafindakilerle konusur ve bundan sonra kat’i bir karara varirdi. Istisare ve arastirmadan sonra varilan karardan dönmezdi. Bu konuda önüne çikacak bütün engelleri ortadan kaldirmak gayesiyle elinden geleni yapardi. Kararlarini uygulayabilmek için planli bir sekilde çalisirdi. Adam seçmesini iyi bilirdi. Bütün bunlar, onun, pâdisah olmasinda ve basarili isler yapmasinda birinci derecede rol oynadi. Babasinin yerine geçip Osmanli tahtina oturmayi kafasina koydugu zaman, en çok güvendigi adamlarini Istanbul veya sehzâdeler yanina gönderdi. Onlardan aldigi raporlar sayesinde gerekli tedbirleri alarak, varmak istegi hedefe emin adimlarla ulasmaya çalisti.Zira adamlari nasil hareket etmesi gerektigi hakkinda da kendisine yol gösteriyorlardi. Onun, tahta geçmeden önce kullandigi casuslar, Istanbul, Edirne ve Amasya’da esen havayi koklamakla kalmadilar, ayni zamanda Selim hakkinda genis propaganda yapma imkânini da buldular. Istihbarati saglam olan bu adamlari sayesinde dünya siyasetine de vâkif bulunuyordu. Bundan dolayi cülûsundan önce taninmayacak bir sekilde Iran ve Arabistan’i gezdigine dair söylentiler çikmisti. Devlet hazinesini devamli surette dolu tutmak ister, debdebe ve ihtisamdan hoslanmazdi. Sadeligi severdi. Milletleri idare etme hususunda büyük bir kabiliyet göstermisti. Ülkesinin her tarafinda yalniz adaletin hakim olmasini isterdi.

Gerek Selimnâmelerde, gerekse diger kaynaklarda onun nasil bir hükümdar olduguna, tebeasi (halki) için nasil çalistigina, devletinin daha iyi bir sekilde idare edilip bütün Müslümanlari nasil bir birlik altinda toplayacagina ve bizzat kendi özelliklerine dair epey bilgi bulunmaktadir. Kesfî’nin Selimnâmesi’nde ifade edildigi üzere tahta geçtigi gün, babasi II. Bâyezid, kendisine bazi tavsiyelerde bulunarak söyle demisti:

“Ey nur-i didem (ey gözümün nuru) ve ey surûr-i sinem, bugün ki emr-i Rabbânî ve takdir-i Yezdânî birle mâlik-i mülk-i diyar ve serîr-i saltanata sehr yar oldin, gerekdir ki âd u sanimiz ve nâm u nisanimiz gözleyip ve âbâ-i kiramimiz ve ecdad-i izamimiz izini izleyüb sâhân-i kadim muktezasinca ve padisahân-i azim müddeasinca def’-i mezâlim-i esrâr (kötülerin zulmünü ortadan kaldirip yok etmek) ve ref’-i mekâdir-i ahyar kilub nâm-i nikle (iyi bir isimle) âleme tolasin…” Kesfî’nin, devam eden ifadesinde, Yauz Sultan Selim’in, babasinin bütün isteklerini yerine getirdigini, iyi ve bilgili insanlarla nasil istisarede bulundugunu, dogruluktan ve devlet ile halkin menfaatlerini kollamaktan ayrilmadigini ögreniyoruz. Hammer, Cenabî’nin, kismen sadelestirdigimiz asagidaki ifadeleri ile ondan su sekilde bahseder:

Selim, uzun boylu idi. Giyimine dikkat etmeyi severdi. Ince zevki ve zerafetiyle temayüz etmisti. Kaftani kiymetli islemelerle süslü idi. Kendisinden önceki hükümdarlar silindirik biçimde ve asagi kisminda tülbent sarili bir kavuk giymislerdi. Sultan Selim ise bunun yerine yuvarlak ve yukarisi tamamiyle sal ile örtülmüs bir kavuk kabul etti ki, buna “Selimî” denilmektedir. Kendisinden öncekiler sakal biraktiklari halde o, sakalini tiras ettirerek biyiklarini birakti. Yuvarlak yüzlü olan Yavuz Sultan Selim’in gözleri büyük ve parlak idi. Siyah ve sik kaslari ile büyük biyiklari da onun bütün güçlü ve heybetli niteliklerini belirten sahsiyetini karekterize ediyordu. Fikrinde cür’et ve ziyadesiyle selamet vardi. Siiri sever ve muvaffakiyetle söylerdi. Öfkeli, sert, baskiya egilimli olarak kendisini bütünü ile halkin islerine hasretmisti. Yeryüzünde düzeni koruma azminde idi. Bu yüzden savasi ihtirasli denecek sekilde severdi. Onun bu karekteri, yeniçerilerin kendisini sevmesine sebep olmustu. Benzeri görülmeyecek kadar olaganüstü bir dinamizme sahipti. Ne yeme – içmeye, ne de harem zevklerine düskündü. Günlerini avlanmak veya silah kullanmakla geçirmeyi arzu ederdi. Zamaninin çok azini uykuya ayirdigindan gecelerinin büyük bir kismini tarih veya Farsça siirler okumakla geçirirdi. Olaganüstü bir zekâya sahip büyük bir padisahti. Çogu zaman halk arasinda gezer ve taninmamak için her defasinda elbisesini degistirirdi. Birçok mahremleri vardi ki, her tarafa girip çikar ve olup biten seylerden kendisine haber getirirlerdi. Selim, Iran, Türk ve Arap siirinde temayüz etmisti. Misir seferi esnasinda Ravza Adasi’nda bulundugu sirada, emri üzerine insa edilmis bir Arap köskünün duvarina kendisine ait olan iki beyit yazdirmistir.” Hammer’in, Yavuz Selim’le ilgili olarak gerek Cenabî, gerek baska kaynaklardan yaptigi pek çok alinti bulunmaktadir. Bununla berber biz bunlarin üzerinde fazla durmaksizin, hemen hemen bütün kaynaklarin verdigi bilgilerle onu söyle tanitmak istiyoruz:

“O, Pâdisahlik hasletlerini tamamiyle sahsinda toplayan, sert ve sasmaz bir disipline, tuttugunu koparir bir azim ve iradeye, son derece cevval bir dinamizme sahip oldugu için Osmanlilarca “Yavuz” adi ile anilan bir sultandi. Babasinin feragati üzerine cihanin en büyük askerî ve siyasî kudretine sahip olan Osmanli hakanlik tahtina çikti.

Yavuz Sultan Selim de l5l0 senesinde Korkud gibi pâdisah olmayi kafasina koymustu. Bununla beraber belirtilen senede Sehzâde Ahmed’in padisah olacagi sayiasi yayilmisti. Bu durum karsisinda sehzâdeler sancak degistirmek ve Istanbul’a daha yakin olmak için babalarina basvuruyorlardi. Nitekim bu sebeple Yavuz da babasina bir mektup göndererek Trabzon’dan sikâyet ediyordu.O, mektubunda söyle diyordu:

” Bu vilayette galle cinsinden nesne bitmeyüb killeti ve zarureti aleddevam oldugu sebepten sancak beyi olanlar, acz ve furûmande kalurlar imis. Tereke tasradan gelür imis. Bende-i fakir geleliden beru hemçünan galle gemi ile ve bazi Türkman canibinden gelür. Bu yerin bid’ati ziyade olmagin evvelki zamandan simdi az gelür olmustur. Bizim hod bir gemi yapmaga takatimiz yoktur. Kendu maslahatimiza göre amma tereke bulundugu takdirde dahi bu miktar dirlikle ne verecek ve ne alacak bulunur. Elhasil bu mertebede zaruret çekilir ki, vasf olmak hadd-i imkândan hariçtir. Hâsâ, Hüdâvendigâr’in eyyam-i devletinde ki, bende-i hakir a’da agzinda bir vechle killet ve zaruret içinde kalub a’da halimize muttali ola. Iç illerde refahiyette olan sehzâde bendelerünüz bunca âli himmetle yaylaklarinda ve âb-i revanda ve mürg ü zarlu sahralarda her nev’iyle huzurda ve refahiyette iken mezid-i merhamet rica ederler. Ümmizdir, yevmen fe yevmen ziyade rif’atte ve refahiyette olalar. Halbuki bende-i zaif dokuz tümen Gürcistan agzinda ve Sark vilayetinin serhaddinde bir girdab içinde kalub sey’-i kalil dirlikle zindegâni oluna ki, dosta ve düsmana cevab verub, Hüdâvendigâr sag olsun. Eger bende-i fakirden kat’i nazar olunmadiysa sefkat-i sultanî ve inayet-i hakanî dirig olunmayub himmet oluna ki, bu yerde zindegâniye takat kalmadi…” Yavuz’un, bu ve benzeri mektuplarla babasina bildirdigi istekleri, Sehzâde Ahmed’in baskisi yüzünden yerine getirilemiyordu.

YAVUZ’UN SÖHRETININ ARTMASI

Daha önce de temas edildigi gibi, Sehzâde Ahmed, babasi II. Bâyezid’in yerine tahta aday gibi görünüyordu. Bununla beraber o, Amasya’da hükümdarlara yakismayacak bir takim eglencelere katilip eglenirken Yavuz Sultan Selim, Iran’in da etkisiyle gerek doguda gerekse Anadolu’nun baska bölgelerinde bir felâket halini almis olan Kizilbas tehlikesini önlemeye çalisiyordu. Yavuz, gittikçe artan Kizilbas propagandasinin korkunç ve tehlikeli bir hal aldigini gören ilk sehzâde oldu. Tehlikeli bu durumu defalarca babasi ile sadrazama yazdi. Bununla beraber onlardan ciddi ve sonuç verici bir tepkinin gelmedigini gördü. Bu sebeple doguda ortaya çikan ve devletin siyasî varligina kast eden bu yanginin söndürülmesi için, Anadolu’nun degisik bölgelerinden gelen yigitler ile Erzincan ve Iran üzerine akinlarda bulundu. Bu hareketiyle o, Siîlige karsi Sünnîligin tabiî lideri durumuna geldi. Onun bu seferlerini haber alan yigitler Trabzon’a kostular. Bunlar, içten gelen bir arzu ve sevk ile dögüsmeye basladilar. Zira bunlarin anlayisina göre bu bir cihâd idi. Bu akinlardan sonra memleketlerine dönüp vardiklarinda, etraflrinda toplananlara Yavuz’un kahramanlik ve yigitliklerini anlatmaya basladilar. Insanlarin toplu olarak bulunduklari yerlerde “ozanlar türkü çikarup ” Yürü Sultan Selim devrân senindür” kelimatini zikreder oldular…

Sehzâde Korkud ile Ahmed, iç bölgelerde yasarken Yavuz sinirda çarpisiyor, ilerisi için lâzim olacak bilgi ve tecrübeleri elde etmeye çalisiyordu. Bu durum, hem halk hem de Kapikulu askerlerinde Yavuz’un, dedelerinin yolunda yüreyebilecek yegâne padisah namzedi oldugu kanaatini uyandirmisti.

Bilindigi gibi, Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli Devleti, Islâm Hukukunu, devletin bütün organlarinda uygulamaya gayret ediyordu. Bu arada “ilây-i kelimetullah” anlayisinin bir sonucu olan “cihâd ve gazâ” fikri de devlet ile halk için yerine getirilip yapilmasi geren bir farz olarak telakki ediliyordu. Gerçekten devletin siyasî, idarî ve askerî organlari da buna göre düzenlendikleri gibi elemanlari da buna göre yetistirilmislerdi.

Muhtemelen, sartlarin zorlamasi sonucu olarak II. Bâyezid döneminin sonlarinda Kapikulu, Akinci ve Timarli askerler, bir nevi istirahata çekilmislerdi. Onlar, eski sefer ve zaferlerin hikâyelerini anlatmakla ömürlerini geçirir olmuslardi. Nigbolu’lar, Varna’lar ve Kosova’lar âdeta dillerde dolasan birer masal olmuslardi. Damarlarinin her atisinda kahramanlik ve yigitlik darbeleri bulunan er ve beyler, eski günlerin hasretini çekiyor, tarihe yeni destanlar yazdiracak büyük bir liderin gelmesini sabirsizlikla bekliyorlardi. Iste bu lider, Trabzon’dan seferleri ve haykirislariyla zaferlere susamis olan bütün bir tebeaya nurlu ve parlak günlerin isaretini vermeye baslamisti.

24 veya 25 Nisan l5l2 (7 veya 8 Safer 9l8)’de padisah oldugu zaman 46 yasinda olan Yavuz Sultan Selim, devlete karsi zararli bir faaliyette bulunmadiklari takdirde kardeslerine dokunmayacagina dair babasina söz vermisti.

Padisahligi resmen devr aldiktan sonra, babasi ile ayni sehirde kalmalari mahzurlu görüldügü için II. Bâyezid, Dimetoka’ya gitmek üzere yola çikmisti. Yavuz da onu belli bir yere kadar ugurlayip dönerken, yeniçerilerin tüfek ve kiliçlarini çattiklarini, yeni padisahi da bunlarin altindan geçirmek istedikleri haberi verilir. Bu sekildeki bir hareketten yeniçeriler, padisahin kendilerine “râm” olacagini ve belki de bol bahsis verecegini umuyorlardi. Fakat umduklarini bulamadilar. Çünkü, onlarin kiliçlari altindan geçmeyi bir yenilgi alâmeti sayan Pâdisah, Yedikule’de babasina ait oldugunu söyledigi hazineleri almak bahanesiyle yol degistirdi. Böylece yeniçerilere görünmeden saraya geldi. Ancak onun bu sekilde hareket etmis olmasi, yeniçerilerin saraya gelerek “Caize” istemelerine engel olamadi. Bunun üzerine hükümdar, sayilari takriben 35.000 civarinda olan kapikullarinin mensuplarindan her birine ikiser bin akça cülûs bahsisi ve ayrica süvarilere 5′er, yayalara (piyade) da 3′er akça cihet-i aslîlerine (maaslarina) terakki vermek (zam yapmak) suretiyle ise baslamis oldu.

Yavuz Sultan Selim tahta çiktiktan sonra ilim adamlari, devlet erkâni ve memleketin ileri gelenleri, gelip kendisini tebrik ederek bey’at ederler. O da babasinin dönemindeki görevlileri yerinde birakarak gerekenleri yaptiktan sonra ellerini kaldirip söyle dua eder: ” Ya Rabbi, senin kudretin, beni saltanata getirdi. Bana devlet ve saltanat islerini kolaylastir. Ona riayet etmeyi bana nasib eyle.”

SEHZÂDELER MESELESI

Yavuz Sultan Selim, idareyi ele geçirdigi zaman, düsmanlari sindirilmis ve hududlari saglama baglanmis bir Rumeli’ye karsilik, devletin gelecegine göz dikmis Sark (Dogu) düsmanlariyla yüz yüze gelmisti. Fakat iç emniyet saglanmadan disari ile ugrasmak mümkün degildi. Her saltanat degisikliginde oldugu gibi, yine taht rakibi birkaç sehzâde çikabilirdi. Bunlar, tahti ele geçirmek için komsu bazi devletlerle anlasmalar da yapabilirlerdi. Böyle durumlarda üzerinde ittifak edilen konu, genellikle kendileri ile anlasilan devletlere bazi bölgelerin terk edilmesi seklinde oluyordu. Bu yüzden, bazi sehzâdelerin basinin gitmesi gerekiyordu. Ne çare ki, onlar gitmeyecek olsa, memleket gidecek veya memlekette kan gövdeyi götürecekti. Memleketi ve bütün bir tebeayi (vatandasi) böyle bir duruma sokmamak için Osmanli hükümdarlari gözlerinden yaslar aka aka kardeslerini ortadan kaldirmayi adeta bir vazife biliyorlardi. Zira bu, memleketin selâmeti için gerekliydi. Bununla beraber, daha önce de belirtildigi gibi Yavuz Sultan Selim, zararli bir faaliyete girismedikleri takdirde kardeslerine bir fenalik yapmayacagina dair babasina söz vermisti. Bu söze ragmen o, agabeyleri olan Sehzâde Ahmed ile Sehzâde Korkut’un durumlari ile yakindan ilgileniyordu. Zira elde ettigi devlet idaresinin ve tahtinin temellerinin saglamlasmasi bir bakima bu ilgiye bagliydi. Aksi takdirde tahti ile birlikte devlet de elden çikabilirdi. Devletin elden gitmesi bir tarafa, zarar görmesi dahi bütün bir Müslüman toplumun yok olmasi veya baska din mensuplarinin idaresine girmesi demekti. Nitekim kisa bir süre içinde cereyan eden hadiseler, Yavuz Sultan Selim’in bu ilgi konusunda ne kadar hakli oldugunu ortaya koyacaktir.

Gerçekten, Sehzâde Ahmed, kardesi Selim’in, babasinin yerine tahta geçmesini bir türlü kabul edememisti. O, gerek babasinin, gerekse devlet adamlarinin vaadleriyle kendisini Osmanli tahtinin tek varisi olarak biliyordu. Tahti ele geçirmek için de her seyi yapmaya hazirdi. Onun, devletin yönetimini ele geçirme faaliyetleri yüzünden Sultan Selim, Ahmed gailesini bertaraf etmek üzere hazirlanmak zorunda kalir. Zira Ahmed, babasi II. Bâyezid’in sagliginda hükümdar olmak üzere harekete geçmis, Üsküdar’a kadar gelmis, fakat yeniçerilerin müdahelesi sonunda geri dönerek Konya’ya çekilmis ve orada hükümdarligini ilan ederek her tarafa hükümler göndermeye baslamisti. Ahmet. Konya’da padisahligini ilan etmekle kalmamis, ayni zamanda oglu Alaeddin’i göndererek l9 Haziran l5l2′de Bursa’yi da ele geçirmisti. Alaeddin, Bursa Subasisi’ni öldürterek Hutbe ve Sikkeyi babasi Sultan Ahmed adina çevirtmek ister. Fakat Bursa halki buna karsi direnerek Selim’e bagli olduklarini göstermeye ve ona itaat etmeye devam eder. Lütfi Pasa, Alaeddin’in Bursa’da yaptiklarini çok özet bir sekilde su ifadelerle nakleder: “Sultan Alaeddin, Bursa’ya gelüp ve Bursa’yi zapt edüb subasisini ve Sultan Selim’e tabi olanlarin ekserin (çogunu) kiliçtan geçürüp ve mîrîye müteallik emvâli (mallari) zapt edüp ve sehirlisinden dahi nice mal ve menal alub ve babasi Sultan Ahmed adina Hutbe okudub” Lütfi Pasa’nin verdigi bu bilgi, Sehzâde Alaeddin’in, Bursa’da yaptiklarini ortaya koyup sergiledigi gibi, babasinin, hükümdar olarak vazifeyi deruhte etmesi halinde yapabilecegi isler hakkinda da bir ip ucu vermektedir. Sehzâde Ahmed, böyle bir hareket karsisinda Selim’in sessiz kalmayacagini kestirmis olmali ki, yaninda bulunan ve kendisini destekleyen devlet adamlarinin tesviki ile yardim talebinde bulunmak üzere oglu Murad’i da Sah Ismail’e göndermisti. Sah Ismail’in izniyle etrafinda 20 bin civarinda asker toplanir. O da gelip Tokat taraflarinda halka eziyet etmeye baslar. Ordusunda bulunan Kara Iskender, onun hem komutani hem de akil hocasi idi. Öbür taraftan Sah Ismail’in adami Nur Ali de etrafi yakip yikiyor ve ” Il ü gün Sah Ismail’indir” diye ilan ediyordu.

Sehzâde Ahmed ve ogullarinin hareketleri, halk üzerinde çok kötü tesirler meydana getirmeye baslar. Zira halk, daha önce alismis oldugu sukûnet, devlete güvenme ve haksiz bir sekilde vergi vermeme prensipleri artik ortadan kaldirilmis, idareyi ele geçirmek isteyen bu insanlarin keyfine göre vergi vermek ve onlara hizmet etmekle yükümlü tutulmustu.

Öbür taraftan Yavuz Sultan Selim, Kefe’de bulunan oglu Süleyman’i Istanbul’a çagirip onu, yerine Kaim-i makam (Kaymakam) biraktiktan sonra askerini toplayip durumun enine boyuna tartisilmasi için müzakere açar ve der ki: ” Babama söz vermistim, kardeslerim rahat durduklari müddetçe onlara dokunmayacaktim. Fakat görüyorsunuz, memleket ne hale geldi? Benim arzum sonuna kadar bunlarla savasmak ve memleketi bunlardan kurtarmaktir.” Bu arada kardesi Ahmed’e de bu durumdan vaz geçmesi için bir mektup yazip ileri gelen devlet adamlarindan biri ile gönderir. Fakat Ahmed, basina toplamis oldugu Turgutlu ve Varsak askeri ile Selim’in bu baris teklifini kabul etmeyip isyana devam eder. Bundan sonra, devlet erkâninin tamami, Selim’i destekler. Selim’in arzusu üzerine Istanbul’dan Anadolu’ya geçilir. l5 Cemaziyelevvel 9l8 (29 Temmuz l5l2 )’de Bursa üzerine gidilir. Halk tarafindan sehri terk etmeye mecbur birakilan Alaeddin, çekilmek zorunda kalmisti. Bu esnada Ankara’da bulunan Ahmed, Amasya’ya geri dönmüs ise de Amasya Sancakbeyi Mustafa Pasa’nin, sehrin kapilarini açmamasi ve bu arada Ankara’ya kadar ilerleyen Yavuz Sultan Selim’in kuvvetleri tarafindan takip edildiginden doguya dogru kaçmaya devam eder. Darende ve Malatya’yi geçip oradan Misir Sultani veya Sah Ismail’e siginmak ister. Yavuz Selim’in, takibi için gönderdigi Malkoçoglu Tur Ali Bey, pesinden Darende ve Malatya’ya kadar gelir.Tur Ali Bey, buradan Yavuz Selim’e bir mektup yazarak Memlûk topraklarina girip girmeme hususunda fikrini sorar. Bunun üzerine Yavuz Selim, Memlûk topraklarina girmeden geri dönmesini ister. Tur Ali Bey, oradan Sivas’a gelir. Bursa’dan Ankara’ya gelmis olan Yavuz Selim de kisin yaklasmasi üzerine Bursa’ya döner. Ahmed, Darende’den Yavuz’a bir mektup gönderir. Mektubunda kendisinin yabanci bir devlete iltica etmesinin Osmanli Devleti için büyük bir utanç vesilesi olacagini bildirerek anlasma teklifinde bulunur. Bu mektuba karsilik veren Yavuz Sultan Selim, onun bu teklifini red ederek sadece Müslüman bir devlette kalabilecegini bildirerek bu sartla her türlü ihtiyacinin karsilanacagini söylemisti. Bu siralarda, Amasya’yi zapteden Ahmed’i ani bir baskin ile ele geçirme tesebbüsü de sonuçsuz kalmisti. Bununla beraber Yavuz Sultan Selim, Ahmed’e olan meyli yüzünden Vezir-i Azam Koca Mustafa Pasa’yi Ahmed’le haberlesiyor diye Bursa’da idam ettirerek onun yerine Hersekzâde Ahmed Pasa’yi dördüncü defa olarak sadarete getirir.

Yavuz Sultan Selim, devletin bekasi ve halkinin selâmeti için sehzâdeler gailesini bütünüyle bertaraf etmek zorunda idi. Tarihî bilgi ve tecrübeler, hayatta kalan sehzâdelerin devamli olarak devlet için bir proplem olduklarini, dis güçlerin, bunlarin saltanat hirsindan devamli surette yararlandiklarini gösteriyordu. Bunun içindir ki, Yavuz Sultan Selim, Sehzâde Mahmud’un ogullari Kastamonu Beyi Musa ile Orhan ve Emirhan, Âlemsah’in oglu Çankiri Beyi Osman ve Sehinsah’in oglu Nigde Beyi Mehmed’i de ortadan kaldirdirmak zorunda kalir. Selim, ilmi, irfani ve cömertligi ile her sinif halkin, bu arada yeniçerilerin sevgisini kazanmis bulunan agabeyi Korkut’un saltanat hakkindaki görüslerini ögrenmek için, kendisine devlet ricali agzindan mektuplar yazdirir. Bu mektuplara kanan Korkud’un, hâla saltanata gelme arzusunda oldugunu “derûnunun saltanat havasi ile” gören Yavuz Sultan Selim, Bursa’dan hareketle Saruhan (Manisa) üzerine yürür. Maksadi onu kendi sarayinda ansizin bastirmakti. Bu haberi alan Korkut, yanina Pervâne (Piyale) adli lalasini alarak Rodos sövalyelerine veya Avrupa devletlerinden birine iltica etmek gayesiyle gizlice Antalya’ya dogru kaçmaya muvaffak olmustu. Bu kaçis esnasinda onun Teke ili’nde veya Hamid ili’nde bir magaraya gizlendigi bildirilmekle birlikte onun Bergama civarinda bulunan bir magaraya gizlendigi anlasilmaktadir.* Sultan Selim, gelip agabeyi Korkud’u bulamayinca, onun Frenk veya Misir’a gitme ihtimalini düsünerek denizler dahil olmak üzere her tarafi kontrol altina alir. Agabeyini yakalayamayan Yavuz Sultan Selim, geri dönerken Anadolu’dan kus uçurtmaz olur. Bu esnada Korkud Çelebi, yerini kesfeden Türkmenlerin ihbari üzerine Piyâle ile birlikte yakalanir. Bursa’ya getirildigi bir sirada Egrigöz’de 9 Mart l5l3′te Kapicibasi Sinan Aga tarafindan uykuda iken yay kirisi ile bogulmak suretiyle öldürülür. Daha önce Muhafizlar tarafindan Korkud’un yanindan uzaklastirilmis bulunan Piyâle, döndügünde efendisinin öldürülmüs oldugunu görerek büyük bir teessüre kapilir. Artik hiç birsey kendisini avutamaz. Onun tek tesellisi, ölünceye kadar, Bursa’da Sultan Orhan türbesine defn edilen Korkud’un türbedârligini yapmak olur. Gerçekten Sultan Selim, Sehzâde Korkud’un nedimi (lala) olan Piyale’yi efendisine sâdikane hizmet ettigi için takdir edip mükafatlandirir. Bol ve külliyetli miktardaki bir tahsisatla onu türbedarliga tayin eder. Korkud Çelebi’nin ölümü üzerine üç günlük genel bir matem ilan eden Yavuz Sultan Selim, biraderinin saklandigi yeri haber veren Türkmenlerden bazilarini öldürtür.

Korkud, Osmanogullari’nin kiymetli bir mensubu idi. Âlim, fâzil, sair ve musikisinasti. Bahriye (denizcilik) isleriyle ilgilenmekten büyük bir haz duydugu gibi denizcileri de himaye ederdi. Devletin, denizcilikle ilgili gelecekteki hedeflerini derin bir vukufla görüp takdir ettigi rivayet edilir. Keza Barbaros biraderlerin onun himayesini gören denizcilerimiz oldugu söylenir.

Yavuz’un hükümdar ilan edildigi sirada Istanbul’da bulunan Sehzâde Korkud, ona sadik kalacagina ve saltanat dâvasina kalkismayacagina dair söz vermisti. Selim de muhalefet edilmedigi müddetçe rahat ve müreffeh bir hayat geçirebilecegini kendisine vaad etmisti. Bununla beraber Korkud’un büyük bir huzursuzluk ve sikinti içinde bulundugu anlasilmaktadir. Çünkü her seyden önce Yavuz’un verdigi söze sadik kalip kalamayacagi belli degildi. Ayrica onun sert ve hasin tabiatini da biliyordu. Belki de bunlari dikkate aldigi içindir ki, Istanbul’dan ayrilip sancagina hareket ettigi zaman Yavuz’dan Midilli Adasi’ni istemisti. Bu talebi yaparken elbette bir düsüncesi vardi. Bunu sadece gelir bakimindan mi istemisti, yoksa basina nasil olsa bir felaket gelecegini düsünerek, buradan Misir’a veya amcasi Cem gibi baska bir ülkeye kaçmayi mi düsünmüstü? Bunu simdilik kesin olarak söylemeye imkân yoktur. Ancak onun bu arzusu, ne padisahça ne de henüz o tarihlerde sag olan II. Bâyezid tarafindan olumlu karsilanmisti. Bununla beraber Yavuz Sultan Selim, istediklerinden daha çogunun verilebilecegini ancak biraz sabirli olmasi lazim gelecegini kendisine bildirir. Bu vaad samimi olmasa bile tam zamaninda yapilmasi bakimindan dikkate sayandi. Çünkü Sehzâde Ahmed isyaninin devam ettigi bu siralarda Korkud’un da ayaklanacagina dair söylentiler çogalmisti. Öyle bir an geldi ki bizzat Sehzâde Korkud bir mektupla Yavuz’a “taife-i ehl-i nifakin” bos durmadigini ve aleyhinde birçok seyler uydurdugunu, bunlara inanilmamasi gerektigini ve kendisinin tam bir sadakat içinde bulundugunu bildirmek zorunda kalir. Selim’in, bu mektuba verdigi cevapta kisaca “sen sözünde durdukça bu cânipten asla endise etmemelisin” denilmisti. Korkud’un süpheli bir hareketi de, Midilli’yi elde edemeyince Teke ve Alaiye taraflarinin kendisine verilmesini istemesi idi. Halbuki vaktiyle kendisine ait olan bu yerlerden o, sihhatine elverisli olmadigini söyleyerek ayrilmis bulunuyordu. Onun, yeniden bu topraklara sahip olmak istemesini, bir tehlike vukuunda, deniz yolu ile baska bir tarafa kolayca kaçma maksadina baglamak mümkün oldugu gibi idare ettigi topraklarin biraz daha genisletilmesi seklinde yorumlamak da mümkündür. Ancak, sehzâdenin bu gibi istekleri, Yavuz’un süphelerini artirmaktan baska bir ise yaramadi.

Yavuz Sultan Selim, Ahmed’e karsi kesin sonuç almak için harekete geçme zamaninin geldigine karar vererek, devlet ricali agzindan ona da mektuplar göndertmis, geldigi takdirde bu ricalin kendisine iltihak edecekleri bildirilmisti. Bu mektuplardan cesaret alan Ahmed, topladigi kuvvetler ile Bursa üzerine yürümüstü. Iki kardes Yenisehir Ovasi’nda karsilastiklari zaman Ahmed, kendisine gönderilen mektuplarin uydurma oldugunu anlamis ise de artik savasi kabul etmekten baska çare bulamamisti. Burada maglub olan Ahmed kaçarken atindan düserek yakalanir. Yakalandiktan sonra kardesi Selim’e adam gönderip özür diler ve kendisini affedip küçük bir yer vermesini ister. Fakat Selim, Sahkulu olayinda askerinin basinda olup onlarla savasmadigi ve birçok Müslümanin ölümüne sebep oldugu için kendisini bagislamaz. Bundan sonra Selim, fitnenin ortadan kalkmasi için, daha önce Korkud’u öldürdügünü gördügümüz Sinan Agayi gönderip 8 Safer 9l9 (5 Nisan l5l3)’te onu da bogdurur.Tahnid edilen cesedi, Bursa’da II. Murad türbesi dahilinde bulunan Sehinsâh’in türbesi yanina defn edilir. Bununla beraber Selim, bu olaydan dolayi çok üzülmüstü. Selim, bu üzüntüsünün bir nisânesi olmak üzere Bursa’da bin koyun kestirecek ve fakirlere de 700.000 akça dagitacaktir.

Sehzâdelerin sebep oldugu iç karisikliklari sona erdiren Yavuz Sultan Selim, yukarida görüldügü gibi kardeslerini ortadan kaldirmaya muvaffak olur. O, kardesleri arasinda en çok Korkud’u severdi. Kaynaklar, Yavuz Selim’in, Korkud’un idami esnasinda adeta çocuklar gibi agladigini kaydederler. Onun, bu esnada “nesl-i Osman”in bu garip kaderine âh-u vah ettigi de nakledilir. Yavuz’un bu sekildeki davranislari, kardesleri ve yegenleri hakkindaki mülahazalari, onun iki yönünü açikça ortaya koymaktadir. Biraderlerinin ölümüne karsi derin ve insanî bir aci duymakta ve bunun için aglamakta, onlarin kadin, kiz, ana ve hizmetinde bulunanlara en büyük lütfu gösterip elinden gelen iyiligi yapmaktadir. Iste bu, onun kardeslik tarafidir. Bununla beraber, Osmanli mülkünün parçalanmamasi ve milletin rahat etmesi (nizâm-i âlem için ) de kardeslerinin katlini emretmekteydi. Bu, onun devlet reisligi vazifesidir. Bu vazife kendisine, devletin selâmetinin, akrabalik, sahsî alaka ve muhabbetinden daha üstün oldugunu devamli olarak hatirlatip duruyordu. Bunun için, birbirine zit gibi görünen bu iki hareketi, gelecekteki nesillere ve tarihe, bu isleri isteyerek yapmadigini, kardeslerini isteyerek ortadan kaldirmadigini, bunu yaparken de büyük bir izdirap ve aci çektigini, buna ragmen devletin devam ve tekâmülü için buna mecbur oldugunu anlatan belig ifadelerle doludur. Nesl-i Osman’in müsterek izdirabi olan bu aciyi duyanlarin hareketlerini takdirle karsilamak gerekir.

Devletin selâmeti için kardeslerini ve onlarin çocuklarini ortadan kaldirmayi bir vazife bilen Sultan Selim, idam ettirdigi kardes ve yegenlerinin servetlerini hazineye mal etmeyerek tamamini ölenlerin zevcelerine, kizlarina, analarina, baska bir ifadeyle kanunî mirasçilarina vermisti. O, bu kadarla da kalmayarak bunlarin tamamina maas baglatmisti. Ayrica o, agabeyi Korkud’un iki kizi hakkinda pek lütufkâr davranmisti. Sultan Ahmed’in pek büyük olan mal ve servetini, son kurusuna kadar hayatta bulunan yasli anasi Bülbül Hatun’a vermis, oglunun sanina layik hayir eserleri yaptirmasini da tavsiye etmisti. Bu durum gözönüne alindigi zaman, daha önce sözü edilen idamlardan, Yavuz’un sorumlu tutulamayacagini, devletin birlik ve beraberligi ile yüksek menfaatlerinin bunu gerektirdigini söyleyebiliriz.

Babasinin son saltanat yillarini ve memleketin Sah Ismail’in propagandasi sonucunda düstügü durumu bir süre vali bulundugu Trabzon sehrinden endise ile takib eden Yavuz, sonunda babasini tahttan indirerek devletin islerini ele almisti. II. Bâyezid devri sona ererken, gevsemis olan idareden türlü sekillerde faydalanmak isteyenler, kendi emellerini, ideolojilerini ve çikarlarini gerçeklestirmek üzere harekete geçip halkin huzurunu bozmuslardi. Bu hâle sebep olanlar arasinda, vezirden devletin en küçük görevlisine kadar olanlar vardi. Tansel, Topkapi Sarayi Müzesi Arsivi’nde 3l92 (ll) numarada kayitli bulunan Ali b. Abdülkerim Halife’nin, Yavuz Sultan Selim’e sundugu rapora dayanarak hemen her zümrenin, memlekette bu neviden kanunsuz hareketlere giristigini açiklar. Gerçekten, âlim, cesur ve konulara vâkif bir kimse olan Ali b. Abdülkerim Halife, anabasliklar halinde raporunda su konulara temas etmektedir:

a. Rüsvet belasi kadilara kadar inmistir.

b.Yer yer lüzumsuzca konan vergiler, halki çok zor durumda birakmistir.

c. Ölen sahislarin miraslari evladina kalmayip Beylik araziye katilarak, yetimlerin aç kalmalari.

d. Ulaklarin zulmü ve yagmalari.

e. Toplumun, gayr-i mesru (içki, zina, riba, afyon vs. gibi) islere düskünlügü.

f. Kizilbas tehlikesi.

Bu bakimdan biz de, burada anahatlari ile bilgi vermek suretiyle bir hatirlatma yaparak konuyu islemeye çalisacagiz. Ali b. Abdülkerim, raporunda bu konuya genis bir yer ayirmaktadir. Gerçekten, birligini kurup Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldiran, Iran, Azerbaycan, Horasan ve Irak’i zapt eden Sah Ismail, bütün gücünü Osmanli topraklarina çevirmisti. Kendisi, Trabzon Rum Imparatorlugu’nun akrabasi sifatiyle Osmanli topraklarinda hak iddia ediyordu. Halbuki böyle kritik bir dönemde Osmanli topraklari, birbirinden çok farkli, hatta birbirlerine düsman zümre ve siniflarin toplandigi bir saha halinde idi. Asiri Rafizî, Babâî ve Bâtinî akidelerini benimseyenlerin yaninda Kalenderî, Haydarî, Abdal ve Seyyadlar vardi. Sah Ismail, bütün bunlari kendisine baglamisti. Bu gruplar, sadece onun propagandasini yapmakla kalmiyor, ayni zamanda “Nezir” adindaki vergiyi de muntazaman ona ödüyorlardi. Rumelideki Seyh Bedreddin taraftarlari da bunlarla birlikte hareket ediyorlardi. Bunlar, Sünnî Müslüman’i öldürmek kâfir öldürmek kadar gazâdir, sevabtir diyorlardi. Farkli dinî kimlik tasiyan bu gruplar, her an Sah Ismail’in gelmesini bekliyorlardi. Bunlar, “Sah Sah” diye Osmanli’yi yikmak isterlerdi.

g. O, Osmanli idaresinin, II Bâyezid döneminin sonlarinda nasil bozulup dejenere oldugunu da anlatir. Devlet adamlarinin vergi ve gelirden baska bir sey düsünmediklerini, “halkin bir kisminin yokluktan öldügünü” belirterek, halki idare edenlerin “azgun ve bozgun” oldugunu ifade eder.

YAVUZ SULTAN SELIM’IN DOGU SIYASETI

Trabzon’da vali bulundugu siralarda Sah Ismail’in faalietleri sonucu memlekette meydana gelen ve Siîlige dayanan iç isyanin tehlikeli boyutlarini gören Yavuz Sultan Selim, ancak babasinin yerine geçip iç güvenligi sagladiktan sonra yüzünü doguya çevirebilirdi. Bunun için o, önce agabeyleri ile olan taht kavgalarina son vermek üzere harekete geçer. Bundan sonra da içeride huzursuzluga sebep olan kaynagi kurutmayi düsünür. Bu sebeple o, düsüncesini gerçeklestirebilmek için derhal harekete geçer. Her ne kadar Stanford Shaw, onun hakkinda “II. Mehmed (Fâtih)’in enerjik fetih politikasini izlemek ve dünya imparatorlugu kurmak hedefini gerçeklestirmek arzusu ile çikmisti” diyorsa da gerçekte onun hedefi imkânlari ölçüsünde Islâm birligini kurmak ve Sünnî Islâm dünyasi için tehlike olmaya devam eden Siîlige bir set çekme idi. Bu sebeple biz, onun dogu siyasetini ilk olarak Sah Ismail, baska bir ifadeyle Safevîler’le olan münasebetleri bakimindan ele alacagiz.

OSMANLI – SAFEVî MÜNASEBETLERI

Erdebil Sufileri neslinden gelen Seyh Haydaroglu Sah Ismail’in, mense itibariyle Anadolu’lu Boy ve Uluslardan Ustaclu, Samlu, Rumlu( Anadolulu), Musullu, Tekelü, Bayburdlu, Çapanlu, Karamanlu, Dulkadirlu, Varsak, Afsar, Kaçar ve Karacadag Sufilerini etrafina toplamak suretiyle l500′de Azerbaycan, l507′de Diyarbekir, niayet l508′de de Bagdad’i alip Akkoynul Türkmen Devleti’ne son vermesi, Yakindoguda Anadolu’nun ve Osmanli Devleti’nin aleyhine tecelli etmesi mukadder yeni bir buhranin zuhuruna sebep olmustu.

Ehl-i Beyt sevgisi iddiasiyle Iran’da Siî bir devlet kuran Sah Ismail’in, dedesi Seyh Cüneyd ve babasi Seyh Haydar gibi, halifeler (daî = propagandaci) göndermek suretiyle Anadolu’nun, Bâtinî fikirlere sahip halki arasinda giristigi propaganda faalieyetleri gayesine ulasmis görünmektedir. Bu propagandanin sebep oldugu olaylardan, II. Bâyezid dönemi anlatilirken kismen bahsedilmis ise de Osmanli – Safevî münasebetlerini ve Yavuz’un Iran’a karsi girismek zorunda kaldigi savasin sebeblerini daha iyi anlayabilmek için az da olsa Anadolu’daki Siî faaliyetlerine deginmek gerekiyor.

Osmanli ülkesinde Siî faaliyet ve tesebbüslerin çogaldigi devir, sehzâdeler arasindaki rekabetin meydana çiktigi bir zamana tesadüf eder. Nitekim, bu karisiklik anlarinda timarlari ellerinden alinip baskalarina verilen bir kisim Tekeli sipahileri, propagandanin da tesiriyle Sah Ismail’in vaadlerine aldanarak Iran’a göç etmislerdi. Bunlar, daha önce temas edilen Sah Kulu (veya Osmanli deyimi ile Seytan Kulu)’nun isyaninda önemli rol oynamislardi. Bâyezid’in aldigi tedbirler, Siî tehlikesini bertaraf edememisti. Bununla beraber II. Bâyezid, oglu Selim’e tahti teslim ederken “Kizilbastan ehl-i Islâmin intikamini aliviresin” demisti. Öyle anlasiliyor ki, ülke ve Sünnî Islâm dünyasi için Siî tehlikesini önleyebilecek sehzâdenin Selim oldugu hususunda herkes ittifak etmisti. Nitekim halkin fikrine tercüman olan Celalzâde, bütün meclislerde ozanlarin: “Yürü Sultan Selim devrân senündür” diye türkü çikardiklarini belirtir.

Filhakika Bâyezid’in son senelerinde sehzâdeler arasindaki vaziyetten istifade etmeyi düsünen Sah Ismail, faaliyetlerini artirmis ve daha sonra yanina kaçacak olan Sehzâde Ahmed’in, Kizilbasligi kabul eden oglu Murad’i da himayesine almisti.

Yavuz’un agabeyi olan Sehzâde Ahmed’in en büyügü Murad adini tasiyan dört oglu vardi. Murad, babasinin Amasya’dan ayrilmasindan sonra bura valiligini yapti. O, Amasya ve Çorum çevresinde bulunan Kizilbaslarin tesiriyle Siîligi sevmeye ve benimsemeye basladi. Bu yüzden Siîler tekrar harekete geçtiler. Sahkulu, Antalya’dan Iç Anadolu’ya dogru ilerlerken Amasya ve çevresinde bulunan Kizilbaslar, küme küme toplanip sehirleri yakip yiktilar. Sahkulu, Bati ve Güney Anadolu’daki faaliyetleri yürütürken, Orta Anadolu’dakini de Nur Ali Halife idare ediyordu. Rumiye’li olan Nur Ali Halife, Sah Ismail tarafindan Amasya ve çevresine gönderilmisti. Nur Ali Halife, devletin çok nazik bir zamaninda, Çorum, Amasya, Yozgat ve Tokat taraflarinda bulunan Yörük, Türkmen ve Kürd alevîlerini devletin aleyhine kiskirtmak üzere görevlendirilmisti. Hele 3000 Kizilbasla Faik Bey kuvvetlerini yenip Tokat’i zapt edip Sah Ismail adina hutbe okutmasi, daha sonra, Amasya Vaisi Sehzade Ahmed tarafindan üzerine gönderilen Yular -Kisdi Sinan Pasa’yi magub etmesi, yeni bir buhranin çikmasina sebep olmustu.

Nur Ali’nin tesvikiyle harekete geçen Kara Iskender ve Isa Halife, Çorum ile Amasya havalisinde bulunan Kizilbaslari ayaklandirdilar. Bunlardan, Sah adina asker toplayip, baslarina kirmizi tac giydirdiler. Ondan dolayi bunlara Kizilbas (Surhser) denildi. Bu iki halifenin telkinlerine kanan Sehzâde Ahmed’in oglu Murad, merasimle kirmizi taci giyerek Kizilbas olur. Murad, etrafinda bulunan halifeleri Geldigelen’de toplantiya çagirir. Gelmeyenleri öldürtüp mallarini yagma ettirir. Sehzâde Ahmed, oglunu yola getirmek için epey ugrastiysa da muvaffak olamadi. Bundan sonra Sehzade Murad, Nur Ali Halife ile birlestigi gibi Tokat’i atese verip yakacak, arkasindan da Nur Ali ile Sah Ismail’e siginacaktir.

Bütün bu olaylar, iki devletin arasinin gittikçe bozulmasina sebep olmustu. Babasini da dinlemeyen Murad’in, Iran’a siginip Sah’tan yardim görmesi, durumu daha da vahim bir hâle getirmisti. Pâdisah, Kizilbasligi kabul eden Murad’i Sah Ismail’den istemisti. Sah Ismail ise bunun için gönderilmis olan Türk elçisini Iran sarayinda öldürtmüstü. Öbür yandan Sah Ismail, Sultan Ikinci Bâyezid devrinde baslamis oldugu yikici hareketlerini Anadolu’da devam ettiriyordu. Bu hususta onun, Karamanogullari ve onlarla akrabalik kurmus olan Turgutogullari ile gizli mektuplasmalari oluyordu. Nitekim 7 Rebiülevvel 9l8 (23 Mayis l5l2) de Musa Turgutoglu’na yazdigi mektup çok dikkate sayandi. Çünkü bu mektubunda o, degerli adamlarindan Ahmed Karamanlu’yu o tarafa gönderdigini, ona tabi olunmasini ve birlikte hareket edilmesini istiyordu. Yavuz’un tahta çikisindan bir ay kadar sonra yazilan bu mektup, Sah Ismail’in Osmanli Devleti’ni parçalamak yolundaki çabalarinda hâlâ israr ettigini gösteriyordu. Bundan baska Sah Ismail, Osmanli tahtina çikisindan dolayi Yavuz’u tebrik etme ihtiyacini bile duymuyordu. Çünkü Sah Ismail, Akkoyunlu ve Karakoyunlu ailelerini ortadan kaldirarak kuvvetlerini artirmis, Sirvan ile Mazenderân topraklarina hâkim olmus, Irak- Arab’a ve Horasan’a kadar uzanmis; stratejik mevkii büyük olan Diyarbekir’i ele geçirmis; Özbek Hani Seybek’i yenerek Ceyhun’un beri tarafindaki ülkeleri feth etmisti. Hammer’in de ifade ettigi gibi Sah Ismail, öldürülen Seybek’in kafatasini altinla kaplatarak kadeh olarak kullanmisti. O, bu basin derisini baharatla doldurarak zaferinin bir nisanesi olarak Yavuz Sultan Selim’e göndermisti. Böylece Sah Ismail, askerî kuvvet ve kabiliyetiyle, hatta bundan daha ziyade propaganda ve nifak ekibi tarzinda teskilâtlandirdigi tarikat ve mezheb organizasyonu ile Erzurum, Kars, Diyarbekir, Musul, Bagdad, Horasan, Semerkant ve Buhara’nin güneyini içine alan büyük bir devlete sahip olmustu. On dört senelik hükümdarliginda giristigi muharebelerin tamaminda gâlip gelmisti. On dört kadar hükümdar ve meliki yenmisti. Bu zaferleriyle hakli bir gurur duymakta, dünyanin büyük devletleri arasinda sayilan kudretine güvenmekte idi. l00 – l20 binlik bir süvari ordusuna sahip bulunmakta idi. Bütün bunlar gözönüne alindigi zaman Sultan Selim’e de gâlip gelecegini ümid ediyordu.

Sah Ismail, Iran’da kisa bir zaman içinde fevkalâde kuvvetlenen Safevî Devleti’ni kurdu. Burada, zaten yaygin bulunan Siî mezhebini, devletin resmî mezebi haline getirdi. Siyasî ve dinî basbuglugu kendi sahsinda topladi. Bu arada Siî telkinleri yaymak hususunda Anadolu’da çok müsait bir zemin buldu. Öyle ki, Safevî hânedaninin muvaffakiyetinde Anadolu Kizilbaslarinin da rolü oldu. Sahin daî ve halifeleri tarafindan halk arasina sokulan emirleri, büyük bir kudsiyeti haiz telakki ediliyordu. Bu yüzden, Osmanli hânedanina gâsip nazari ile bakan bir cereyan günden güne büyüyordu. Gerçekten kendisine bagli olanlar ile komutan ve askerleri âdeta kendisine perestis edercesine itaat etmekte idiler. Nitekim Âsik Pasazâde, halkin, askerlerin ve müridlerinin Sah Ismail’e olan bagliligini su ifadelerle dile getirir: ” Müridleri ona tabi oldular. Öyleki memeketteki bütün müridleri birbirleri ile bulusunca “Selâmün aleyküm” diyecekleri yerde “Sah” diyorlardi. Hastalarini ziyarete gittikleri zaman dua yerine de “Sah” diyorlardi. Anadolu’daki Ehl-i Sünnet’e mensûb Müslümanlar, onun buradaki müridleine “bunca zahmet çekip Erdebil’e varacaginiza Mekketu’l-Lah (Ka’be)’a gitseniz, Hz. Peygamber’i ziyaret etseniz daha iyi olmaz mi? dediklerinde onlar ” Biz, diriye variriz, ölüye varmayiz” derlerdi.

Iran’da bu gelismeler olurken, Ehl-i Sünnet efkâr-i umumiyesinde büyük bir endise hüküm sürmekte, Kizilbas faaliet ve hareketleri derin bir izdirap ve aciyla izlenmekte idi. Gerek Misir’da, gerekse Osmanli diyarinda Islâm efkâr-i umumiyesi, bu proplemi çözecek bir el ariyordu. Misir’da, daha önceki Fâtimî tecrübesinin aci ve korkunç hatiralari henüz hâfizalarda tazeligini koruyor, Bagdad’daki Siî Büveyhîlerin (Büveyhogullari) zulümleri akillara geliyor; Bâtinî beliyyesinin kanli sahneleri tekerrür edecek saniliyordu. Bu üzden, Sah ve askerlerinin vahsiyâne zulümleri endise ile takib ediliordu.

Agabeyleri ile olan proplemleri halleden Sultan Selim, gerçek gayesini anladigi Sah Ismail’e büyük bir darbe vurmak için hazirlanmaya baslar. Bu maksatla, Anadolu’da devlet için tehlikeli gördügü Kizilbaslardan bir kismini ya haps etmis veya öldürtmek suretiyle içeride çikabilecek isyanlari önlemeye çalismisti.

Ibn Iyas (Bedayiu’z-Zuhur , IV, l9l)’in ifadesine bakilacak olursa Sah Ismail, Memlûk Devleti için de büyük bir tehlike idi. Zira o, Kahire’de bulunan Sünnî halifeye karsi Siî mezhebini destekleyip orayi da kendi mezhebine sokmak için çaba harciyordu. Bu gayenin tahakkuku için de her hareketi mübah görüyordu. Bu sebeple olacak ki, Frenkleri, Memlûkler aleyhine kiskirtip onlarin denizden, kendisinin de karadan Suriye üzerine yürümesini teklif etmisti.

IRAN SEFERI

Yavuz Sultan Selim, Sah Ismail’in, ülkesine karsi giristigi ve sebep oldugu tahriklere son vermek, bu arada Osmanli hududlarina olan tecavüzünü önlemek maksadiyle Iran üzerine yürümeye karar verir. Bu yüzden, daha babasinin sagliginda Siîlerle mücadeleyi bir görev sayan Selim, sipahilerden bir kisminin Iran’a gitmesini önlemisti. O, siklasan Kizilbas – Safevî münasebetlerini yok etmek ve Anadolu Kizibaslarina siddetli bir darbe indirmek niyetinde idi. Fakat daha önce, Antalya ve çevresinde meydana gelen isyan hareketi gibi bir kiyâm ile karsilasmamak ve ordunun arkadan vurulma ihtimalini önlemek için, son derece dürüst ve itimad edilen adamlari vâsitasiyle Sah Ismail taraftarlarini defter ettirir. 40 bin kisiyi buldugu söylenen bu Erdebil Tekkesi dâilerinin, en serir ve mutaassib olan iki bin kadarini ölüm, geri kalanlarini da sürgün cezasiyle cezalandirdigi rivayet edilir. Bununla beraber, Iran üzerine yürümenin gerekliligine sadece kendisinin degil, devlet erkâni ile askerlerin de inanmasi gerekiyordu. Çünkü açilacak seferin birtakim hususiyetleri ve tehlikeleri vardi. Her seyden önce çok uzun sürecek yol ve yolculuk messakatine katlanmak gerekiyordu. Ayrica Sah Ismail’e karsi açilacak seferin mesrulugunun mutlaka ortaya konmasi ve bunun itirazsiz kabul edilmesi gerekiyordu. Gerçekten de bu mesele önem tasiyordu. Zira mezhebleri ayri da olsa Müslüman bir orduyu, baska bir Müslüman ordunun üzerine sevk etmek söz konusu idi. Keza, birbirleri ile harb edecek olanlarin büyük bir kismi, ayni irka mensub olan kimselerdi. Bunlar arasinda birbirleri ile akraba olanlar bile vardi. Bundan baska, Safevî halifeleri tarafindan kandirilmis olan Anadolu Kizilbaslarinin durumu kritik görünüyordu. Bir çarpisma vukuunda beklenmeyen bir durumun meydana gelmesi, yani Iran lehine bir hareketin dogmasi imkânsiz bir sey degildi. Ayrica Osmanli Devleti’nin istinad ettigi askerî kuvvetin basinda gelen Yeniçeriler de bir proplem çikarabilirlerdi. Zira Haci Bektas-i Veli’yi pir olarak kabul eden Yeniçerilerin, Hz. Ali’ye karsi duyduklari kayitsiz, sartsiz ve sonsuz baglilik, zayif bir ihtimal de olsa Iran’daki Kizilbaslara karsi harekete geçmelerini güçlestirebilirdi. Bütün bu güçlükleri bilen ve düsünen Padisah, sefere çikmadan önce önemli bazi kararlarin alinmasi gerektigine inaniyordu. Bunun için de Divân’in toplanmasini emreder. Yavuz Sultan Selim, Edirne’de toplanan ve devlet erkâni ile birlikte ulemanin da katildigi bu toplantida fikirlerini kisaca söyle açikladi:

“Tevfik-i Rabbanî, refik-i hânedân-i Osmanî olub ecdad-i cihad itiyadimiz ashab-i Salib ve Nakus’un perde-i namuslarin hark (yirtmak) ve Zünnarlarin hark(yakma) idüb dest-i iktidariyle çanlarina od tikup … memâlik-i mahrûseye el kaldirmaga mecalleri ve mücahidîn ile mukabele ve mukatele edecek halleri kalmamistir.” Bu ifadelerden anlasildigina göre Yavuz Sultan Selim, Divan’da, Hiristiyanlarin su anda bas kaldiracak durumda olmadiklarini açikladiktan sonra esas tehlikenin dogudan gelebilecegine isaret ederek, Sah Ismail’in, Iran’a hâkim olduktan sonra yaptiklarina dikkat çeker. Ayrica onun, Gence, Sirvan, Geylan, Mazenderan, Taberistan, Cürcan, Kürdistan ve Gürcistan’i ele geçirerek buralarda öndört nefer sehriyar-i öldürdügünü, bunlarin kuvvetlerini dagitip hazinelerini yagmaladigini ve Özbek Hani Seybek’i öldürünce onun, kesilmis bulunan kafatasini bir kupa haline getirerek onunla sarap içtigini belirttikten sonra, bu zatin cemaat ile namaz kilmayi men edip Ehl-i Sünnet’e mensub ulemayi öldürdügünü anlatir. Ayrica kendisine bagli olanlarin ona nasil itaat ettiklerine ve ugrunda her seyi yapabileceklerine dikkatleri çekerek bu tesekkülün Osmanli topraklari için büyük bir tehlike teskil ettigini, bu sebeple onlarla savasmanin “aklen ve ser’an” lazim oldugunu belirterek ulemâdan fetva ister. Öyle anlasiliyor ki ulemâ bu fetvayi vermistir. Nitekim, Sünnî ulemânin bu konuda kaleme aldiklari fetvâ ve risâlelerin çoklugu, meselenin önemi hakkinda bize bir fikir vermektedir. Müneccimbasi, Edirne’deki duruma temasla söyle der: ” Edirne’de iken mulûk-i kefereden elçiler ve hedâya gelüp cümlesi tecdid-i sulh eylediler.” Ondan sonra ulemadan fetva alup Acem seferi kararlastirildi. Bu baglamda Kemal Pasazâde ile Sari Gürz’ün, Kizilbaslar hakkinda vermis olduklari fetvâ ve risâleler, Osmanlilarin fikir ve düsüncelerini aksettirmesi bakimindan önemlidir. Nitekim, Kemal Pasazade “…ulemay-i millet ve fudalay-i ümmet küfr u ilhad ve katl u ifnasina hükm idüb heme-i a’day-i din u devletten bunun itfa-i sirer-i serareti akdem idügüne bi-isrihim fetavay-i sahiha virdilerdi.” demek suretiyle Ehl-i Sünnet’in, Sia’ya bakis açisini ortaya koymus olmaktadir.

Görüldügü gibi, özellikle Kemal Pasazâde’nin risâlesinde, Sah Ismail ile Ehl-i Sia hakkindaki Sünnî akideyi görmek mümkündür. Bu risâlede küfür ve irtidadina hükmedilen Sah Ismail ile askerlerine karsi açilacak savaslarin, diger din düsmanlari ile yapilacak savaslardan farkli olmadigi, bu sebeple de cihâd sayilacagi belirtilir. Iste bu fetvâ ve risâlelerin kaleme alinmalari üzerine, Iran’daki Safevî Devleti’nin Kizilbas idaresine karsi harekete baslama zamaninin geldigine kanaat getirilerek harekete geçilir. Bununla beraber Selim, Iran’a karsi harekete geçmeden, daha önce temas edildigi gibi memleket dahilindeki Siî ve Kizilbaslarin müfritlerinin tesbiti ile deftere kayd edilmesini emretmisti. Bazi rivayetlerde bu sekilde defter edilip öldürülen Siilerin sayisinin 40 bin civarinda oldugu söyleniyorsa da bunun mümkün olmadigi artik anlasilmis bulunmaktadir. Bunlardan sadece 2 bin kadarinin öldürüldügüne, digerlerinin de sürgün edildigine daha önce temas edilmisti. Hammer’in dikkat çektigi bir konuya burada temas etmek istiyoruz. Böylece dönemin gerek dahilî, gerekse haricî efkâr- i umumiyesinin bu hareketinden dolayi Yavuz’u “Âdil” sifati ile tavsif etmis olmasidir. O söyle diyor: “Râfizîlik mezhebini cesetler yigini altina defn etmek bu merhametsize nasib oldu. Osmanli tariçileri ona kirk bin kisiyi öldürtmüs oldugu için Âdil lakabini vermislerdir. Lakin, daha sayân-i hayret olan cihet surasidir ki, yanina gönderilmis olan Hiristiyan elçiler de kendi hükümdarlarina gönderdikleri raporlarin tamaminda onu, bu lakapla andiklari gibi, onun bu adaletini övmekten de çekinmemislerdir. Böylece Selim, kendi devleti dahilinde kilicini gezdirdikten ve topragi Rafizîlerden temizledikten sonra onu, harice (disariya, Iran’a) götürmeye hazirlandi. Kayb edilecek vakti yoktu. Çünkü Sah Ismail, Sehzâde Ahmed’in oglu ve Pâdisah’in yegeni olan Murad’i Osmanli tahtinin yegane vârisi olarak kabul ettigi gibi Kizilbaslarin intikamini da almak üzere büyük bir ordu ile ilerliyordu.”

Osmanli diyarinda yukarida temas edilen gelismeler olurken, Murad Çelebi’yi, Osmanli tahtinin yegâne vârisi olarak ilan eden Sah Ismail, Osmanlilara karsi açacagi savasa istirak etmesi için Sünnî olan Memlûk Sultani’na hediyelerle birlikte bir sefaret heyeti gönderiyor, Anadolu’da Siîlere karsi girisilmis öldürme hareketleri üzerine birbirini müteakip Anadolu’ya sevk ettigi Halifeler ile de Bâtinî ve Siî halki, yeniden devletin aleyine isyana tesvik ediyordu.

Bu son hareket üzerine Edirne’de toplanmis bulunan olaganüstü Divân’da savas kararini açiklayan Selim, Yenisehir ovasini, askerin toplanma yeri olarak tayin eder. Padisah, savasla ilgili sözünü üç defa tekrarladigi halde – bakislari altinda titremekte olanlardan – hiç biri ona cevap vermiyordu. Bunun üzerine Abdullah adinda bir yeniçeri sessizligi bozarak hünkârin ayaklarina kapanir ve arkadaslarinin, padisahin emri altinda, Iran Sahi’na karsi yürüme kararindan duyduklari sevinci onlar adina arzeder. Yavuz Sultan Selim, vezirlerin tereddüdlerini gideren bu yigitçe davranisindan dolayi mükâfat olarak yeniçeriye Selanik Sancagi’ni tevcih eder. Sultan Selim, üç gün sonra 22 Muharrem 920 (l9 Mart l5l4) Sali günü Edirne’den hareket edip l0 günlük bir yürüyüsten sonra 2 Safer (29 Mart)’de Istanbul’a gelir. Burada eski bir an’aneye uyarak çadirini Eyüb’de Fil Çayiri’na kurdurur. Önce Hz. Peygamber’in mihmandari Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretlerinin kabrini ziyâret ederek seferin basarili geçmesi için onun mânevî yardimini diler. Daha sonra Fâtih ve babasi Bâyezid’in kabirlerini de ziyâret eden Selim, kurbanlar kestirip fakirlere de pek çok sadaka dagitir. Sünnî ulemanin verdigi fetvâlar üzerine büsbütün heyecana kapilan halk, Kizilbaslara karsi sefere çikan Selim’i görmek üzere Eyyub’u doldurdugu gibi kayiklar da Halic’i istila etmislerdi.

Selim, sefer için yola çikmadan önce, kendisine vekâleten devlet islerini görmek ve Edirne muafazasinda bulunmak üzere oglu Süleyman’i Manisa’dan Edirne’ye getirtmisti. Bundan sonra askerini Üsküdar’a dogru hareket ettirdi. Bu siralarda Rumeli Beylerbeyi Hasan Pasa’nin komutasi altinda bulunan yeniçeriler, Gelibolu’dan gemilerle Anadolu yakasina geçip Bursa Yenisehir ovasinda toplandilar. Yavuz Sultan Selim, 24 Safer 920 (20 Nisan l5l4) Persembe günü yola çikip Maltepe’de ordusuna katilir. Burada, Bosna Valisi Hadim Sinan Pasa’yi Anadolu Beylerbeyligi’ne tayin eder. 23 Nisan’da Izmit’e geldigi sirada Siî halifelerinden olup, Iran adina casusluk yaparken yakalanip orduda esir olarak tutulmus bulunan Kiliç adinda birisi vâsitasiyle Sah Ismail’e hem tehdid, hem de nasihat dolu Farsça bir mektup (nâme) gönderir. Bu mektupla, üzerine yürüdügünü de kendisine bildirmisti. Yavuz Sultan Selim, bu mektupla da yetinmeyerek gönderilen o sahsa ” var gördügün söyle ve malum olan muradi beyan eyle” diyerek gördüklerini söylemesini istemisti. 27 Safer 920 (23 Nisan l5l4) tarihini tasiyan Selim’in bu ilk bu nâmesi, Kadiasker ve Nisanci Tâcizâde Cafer Çelebi tarafindan yazilmisti. Gerek uslûbu, gerekse mahiyeti itibariyle o asrin ruh ve anlayisi ile Selim’in dehâsini temsil eden bu mektup dönemin bütün kaynaklarinda bulunmaktadir. Besmele ve âyetlerle baslayan mektupta Sah Ismail’e söyle deniyordu:

“Bilesin ve âgah olasin ki, ilahî hükümlerden yüz çevirenlerin, dini ve seriati yikmaya çalisanlarin bu hareketlerine, bütün Müslümanlarin ve bu arada adalet sever hükümdarlarin, kudretleri nisbetinde mani olmalari farzdir. Bunu söylemekten maksadimiz sudur: Tekke kösesinden hâkimiyete yükselen sen, bu yolda yürüdün, Müslümanlarin memleketlerine saldirdin, sefkat ve utanmayi bir tarafa atarak zulüm kapilarini açtin, günahsiz Müslümanlari incittin, fitne ve fesadi kendin için temel prensip olarak kabul ettin, “umur-i padisahî ve ahkâm-i sehinsâhiyi muktezay-i heva-yi nefs ve ragbet-i tabiiyeye uydurup kuyud-i seriati hakk”ettin. Ibâhe-i muharreme ve irakat-i dima-i mükerreme, ve mescidleri yikma, türbe ve mezarlari yakma, ulemâ ile Peygamber neslinden gelmis olan seyyidlere ihânet “ve ilka-i mesâhif-i kerime der kazurat ve sebb-i Seyheyn-i Kerimeyn” gibi isler, senin kötü hallerinden bir kaçidir. Dillerde dolasmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayi ulemâ kesin delillere dayanarak senin küfür ve irtidadina, senin ve sana tabi olanlarin öldürülmelerinin vâcib olduguna; mal ve riziklarinizin yagma, kadin ve çocuklarinizin esir edilmesinin mübah olduguna ittifakla karar vermislerdir. Bu durum karsisinda ben, Allah’in emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere yardim etmek ve “merasim-i nâmus-i pâdisâhî için ” ipekli elbiselerimi çikardim, zirh giydim, kiliç kusandim, ata bindim ve Safer ayinin basinda Anadolu yakasina geçtim. Maksadim, Allah’in inayetiyle senin padisahligini yok etmek ve böylece âcizler üzerinden zulmünü ve fesâdini kaldirmaktir. Ancak, kiliçtan önce sana, Sünnet-i Seniyye icâbi Islâmiyeti teklif ederim. Eger yaptiklarina pisman olup can ve gönülden istigfar eder ve aldigin kaleleri geri verirsen, tarafimizdan dostluktan baska bir sey görmezsin. Fakat kötü hallerine devam ettigin takdirde “zulmet-i zulümden” simsiyah yaptigin yerleri nura kavusturmak ve senin elinden almak üzere insallah yakinda gelecegim. Takdir ne ise öyle olacaktir. Selâm, hidâyete tabi olanlaradir. (Safer 920)”

Osmanli insâ (mektup yazma) san’atina nümûne olabilecek bir mükemmeliyette kaleme alinmis olan bu nâme (mektup), dip notta da görülecegi gibi birçok müellif tarafindan asil metinle birlikte alinmis olup, önemi herkes tarafindan kabul edilmistir. Osmanlilarin, Siî ve Kizilbaslar hakkindaki düsünceleri yaninda, niyet ve maksatlarini ortaya koyan bu mektupta, din ulemâsinin küfür ve irtidâdina hükmettikleri Sah Ismail’in, Hülefâ-i Râsidîn’e sebb etmesini kabul etmeyip tenkid eden Yavuz Sultan Selim, bu yüzden katline cevaz verildigini açikliyor, kendisinin de dinin takviyesi ile birlikte zulme ugramis ve kalbi kirilmis olanlarin yardimlarina kosacagini söyleyerek, padisahlarin bu konuda gerekenleri yapmak zorunda olduklarina isaret ettikten sonra, denizden geçip üzerine yürümek suretiyle zulmünü âciz ve zavallilarin üzerinden kaldiracagini açiklar. Bununla beraber savastan önce “Sünnet-i Seniyye”geregi kendisine Islâm’i teklif ile son pismanligin fayda vermeyecegini de açikliyordu.

Selim’in mektubunu Sah Ismail’e götüren Kiliç adindaki elçi, onu Hemedân’da bularak mektubu verir. Mektubu alan Sah Ismail, elçi Kilic’i öldürmekle birlikte kendisinin de muharebeye hazir oldugunu Selim’e bildirmisti. Bu haber, Osmanli ordusu Erzincan ovasinda bulundugu sirada gelmisti. Lütfi Pasa, Sah Ismail’in bu haberi aldigi zaman çok korktugunu, fakat bu korkusunu açiga vurmayip gizledigini söyler. Ayrica asker ve ordusuna da su sekilde hitab ettigini açiklar: ” Diyar-i Rûm’dan (Anadolu’dan) bir kârban (kervan) gelürmüs. Size firâvân genc (büyük bir hazine) ve mal getürür. Üsenmem, korkmam ki, anlari (onlari) imamlar bize verüptür ki simdi on iki imam leskeriyle (askerleriyle) gelüp bunda alem (bayrak, sancak) dikmistir, el -ân (simdi) bizimledirler.

Selim, ayni gün Akkoyunlu Hânedani hükümdarlarindan olan ve o esnada Sah Ismail’e karsi savasa girismis bulunan Ferruhsad Bey’e de bir mektup göndermek suretiyle onu da kendisiyle birlesmeye davet etmisti.

Osmanli ordusu Yenisehir’den Konya’ya müteveccihen hareket ederek Seyitgazi’ye gelir. Selim, burada Kapikulu askerlerinden her birine biner akça sefer bahsisi dagitir. 20 bin timarli sipahiden meydana gelen öncü ordusuna da komutan olarak Vezir Dukakinzâde Ahmed Pasa’yi tayin eder. Sinop Valisi Karaca Ahmed Pasa’yi 500 süvari ile Sah tarafindan esir almak ve kesiflerde bulunmak üzere akina gönderen Selim, bunlarin arkasindan Mihal oglu Mehmed Bey’i de akincilari ile akina memur eder. Osmanli ordusu bundan sonra, Konya’ya gelerek Filâbâd Çayiri’na yerlesir. Müelliferin ve özellikle sefere istirak edenlerin bildirdiklerine göre Konya’daki ikameti esnasinda, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin türbesini ziyâret etmis olan Yavuz Sultan Selim, fakirlere de yüz bin akça sadaka dagitmis idi. Ayni zamanda timarli sipahilere de l00′er akça terakki ihsan eden Yavuz Sultan Selim, Kayseri’ye geldigi sirada Dulkadir oglu Alaüddevle Bozkurt Bey’le müzakerelere giriserek yaninda yer almasini ister. Ancak, ihtiyarligindan bahisle sefere gelemeyecegini bildiren Dulkadir oglunun, hakikatte daha II. Bâyezid devrinde Osmanlilara iltica ile Selim’in yaninda savasa istirak ettigi bilinen ve Osmanli taraftari Sehsuvar oglu Ali Bey sebebiyle bu teklife pek sicak bakmadigi biliniyordu. O, Memlûklulara taraftar bir siyaset takib ederek Osmanlilara karsi cephe almis ve zahire yollarini da vurmak suretiyle orduda bas gösteren erzak buhraninin artmasina sebep olmustu.

Dulkadirlilarin, Osmanlilar aleyhinde çikaracaklari muhtemel zorluklari gözönünde tutan Selim, Alaüddevle ile ugrasmaktan simdilik vaz geçerek 26 Haziran’da Sivas’a gelir ve l40 bin asker, 5 bin zahireci 60 bin deveye yükselen ordusunu bir yoklama ve sayima tabi tutma geregini duyar. Yoklamadan sonra muhtemel bir Siî ayaklanmasini önlemek maksadiyle Kayseri ile Sivas arasinda, Iskender Pasa komutasinda 40 bin kisilik bir ihtiyat kuvveti birakilmistir. Büyük bir kisminin hasta ve yasli oldugu anlasilan bu ihtiyat kuvveti, ordunun ric’at hattini tutacak, ayni zamanda Sah Ismail’in Diyarbekir ve Bati siniri komutani Ustaclu oglu Mehmed Han’in yaptigi tahribat yüzünden ugranilan zahire ve saman buhranini da önleyecekti. Çesitli yollarla zahire buhranini önlemeye çalisan Selim, Erzincan’dan Sah Ismail’e üçüncü defa Türkçe bir mektup gönderir. Bu nâmede, daha önceki mektuplari hülasa eden Selim, yakinda Azerbaycan’a ulasacagini da bildirip Sivas ile Kayseri arasinda bir ihtiyat kuvvetini biraktigini açiklamaktan çekinmez.

Osmanli ordusu, l8 Temmuz’da Erzincan’a bagli Yassi- Çemen’deki Hasan Bey çayirina geldigi sirada Sah Ismail’in elçisi Sah Kulu Akay Bevey Nuker ordugaha gelip Selim’e bir name ile içi afyon dolu altin bir kutu takdim eder. Sah Ismail, nâmesinde, Selim’i savasa zorlayan sebebi arastiriyor, Dulkadirlilarla düsmanlikta bulunmamis oldugundan bahsediyordu. Ayni zamanda Selim’in mektuplardaki ifadesini de bir padisaha yakistirmayan Sah Ismail, bunlarin, afyon ile sarhos olmus kâtiplerin kaleminden çikmis oldugunu iddia ettikten sonra mektubunu Isfahan’da bir av esnasinda yazdigini bildiriyordu. Osmanlilarla dostluktan bahsetmekten geri kalmayan Sah Ismail, Timur zamaninda oldugu gibi memlekete karisikligin âriz olmasini arzulamadigini bu sebeple savas istemedigini belirttikten sonra, aksi halde kendisinin de savasa hazir oldugunu beyan ediyordu.

Öte yandan, Sah Ismail’in, verdigi söze ragmen henüz ortalarda görünmemesi, çorak arazide büyük bir müzayakaya (sikinti) maruz kalan asker arasinda hosnutsuzluga sebep olmustu. Nitekim Firat Nehri (Karasu) kenarina gelindigi bir sirada isyan belirtileri görülür. Bununla beraber, sancak beyleri gibi vezirler de, baslangiçta ileri gitmenin aleyhinde olmalarina ragmen, bunu açiklamaktan çekinirler. Ancak askerin hareketini tanzim ile Erzincan’dan Azerbaycan’in merkezi olan Tebriz’e kadar katedilecek yolu 40 merhaleye taksim eden Selim’in, kararinda sebat etmesi üzerine, daha ileri gitmenin mahzurlarini arzetmek maksadiyle, Karaman Beylerbeyi Hemdem Pasa’yi, Selim’e gönderirler. Sehzâde Ahmed vak’asinda Selim’e hizmet etmek suretiyle onun, kardesine gâlip gelmesini saglamis bulunan ve çocuklugundan beri Selim ile birlikte Harem-i Humâyun’da büyümüs olan Hemdem Pasa, Padisahin, hakkindaki teveccühüne itimad ederek bu hususu arzeder. Isaret edilen tehlikeler ve ordunun içinde bulundugu sikintilar gözönüne alindigi zaman bu fikir makuldu. Fakat hiç bir engel tanimayan ve tereddüt göstermeyen Selim, bunun askere çok kötü bir örnek olacagini düsünerek, Hemdem Pasa’yi feda etmek zorunda kalir.

Zeynel Pasa’nin, Karaman Beylerbeyi olarak tayin edilmesi üzerine harekete geçen ordu, seri bir yürüyüsle Çermük’e gelir. Bu mevkide Selim, Bali Bey tarafindan esir edilen iki Kizilbasi, Türkçe olarak kaleme alinmis bir mektupla Sah Ismail’e gönderir. Osmanli Pâdisahi, bu dördüncü mektubunda da Sah Ismail’i tahrik ediyor, memleketinde günlerce yürüdügü halde kendisinden bir haber alinmadigini belirttikten sonra, onun korktuguna hükm ederek bir tabibe müracaat etmesini tavsiye ediyordu. Mektubunda, “Ey Ismail, ülkemin sinirinda görünmekle bana meydan okudun. Iste ben geldim, haftalarca yürüdügüm halde ne senden ne de askerinden bir eser görmedim. Ölümüsün yoksa sagmisin bilemiyorum, hile ve aldatmaktan baska bir sey bilmez misin? Sayet korkuyorsan bir tabib getir ki seni tedavi etsin. Seni daha fazla korkutmamak için güzide askerlerimden kirk bin kisiyi Kayseri yakinlarinda biraktim. Düsman hakkinda ancak bu kadar lutuf gösterilebilir” dedikten sonra, Sah Ismail’in yönetimden vaz geçip inzivaya çekilmesini tavsiye eder. Müellifler, Yavuz’un, gizlenmekte devam edecegini tahmin ettigi Sah Ismail’e bir de kadin elbisesi gönderdigini kayd ederler. Buna ragmen kendisini gizlemeye devam ederse erkek sayilmayacagini bildiren Selim, Sünnî olan Özbek Hani Ubeyd gibi Memlûk Sultani Kansu GavriÔye de birer mektup yazip, düsman memleketinde bulundugunu bildirir. Çermük’ten yoluna devam eden Osmanli ordusu, Sökmen’e gelir. Daha Tercan’da iken sonradan vezir olan Yanya Beyi Mustafa Bey ile Trabzon Sancak Beyi Mehmed Beyi, Bayburt’un zaptina me’mur etmis olan Selim, Sökmen’de Gürcü Beyi Mirza Çabuk’un elçilerini kabul eder. Elçiler, yanlarinda iki bin bas koyun ve bir miktar da zahire getirmislerdi. Gürcü Beyi bu vesile ile dostlugunu göstermis oluyordu.

Bundan sonra Tebriz’e dogru yeniden hareket emri verilmisti. Bunun üzerine günümüzde Agri vilayetine bagli Elesgirt kazasi Sakalli Köyü (Konagi)’ne gelen ordunun, ümerâdan bazi kimselerin de tesviki ile ” Düsman yok, harab memlekette nice seyahat ederiz?” diye mirildanip isyana basladigi görülür. Hatta bir rivayete göre bu ordu tarafindan, Selim’in çadirina içleri tehdid dolu mektuplar birakiliyordu. Bunun üzerine yigit padisah atina atlayip askerin içine dalmis, heybetle ve gayet vakurâne bir sekilde “Ehl ü iyal kaydinda olarlara destûrdur, gerü karilarinun yanina gitsünler, biz buraya gerü dönmek içün gelmedük! Rahat isteyen bu yola yarasmaz. Bizi isteyüp fi – sebilillah can ve bas feda edecek yigitler ölümden havf itmez (korkmaz). Ölümden korkanlar gerü dönsün! Düsmanla çarpisacak merdler benümle gelsün. Eger içünüzde er yogise ben yalinüz giderüm” diyerek askerin hamiyet duygularini tahrik etmisti. Asker, bu cesaret ve yigitlik âbidesinin bir at oynatisina, bu tarzdaki heybetli hitâbetine ve küçük bir kiliç kimildatisina dahi vurgun ve âsikti. Sevdikleri hükümdar komutana büyülenmis yekpâre bir kitle gibi baglandi. Bu sözlerinden sonra hareket emri veren Sultan’i, tek bir yeniçeri bile terk etmedi.

Esasen bu sirada öncü (pisdar) kuvvetlerin komutani Mihaloglu Memed Bey, Sah’in Diyarbekir emîri olan Ustacluoglu’nun Hoy’a geldigini, Sah Ismail’in de yaklasmakta bulundugu haberini vermesi, heyecanin yatismasina sebep olmustu. Bu arada Sah’tan gelen bir mektup ta bunu teyid etmisti. Pâdisah, Ismail’in isledigi bu hatadan istifade edip konak mesafelerini kisaltarak Sah’i karsilamak üzere harekete geçer. Iki gün sonra, gece Makû ile Hoy arasinda Tebriz’e 20 fersah mesafede bulunan Çaldiran tepelerine ulasir. Selim, bu mevkide yeni tertibatlar almis ve safakla birlikte savasa girismek veya askere 24 saat istiraat vermek cihetlerinden birini tercih etmek üzere Divân ( Meclis )’in reyine müracaat eder. Genellikle, yol yorgunlugu münasebetiyle hemen savasa girisilmesini tehlikeli bulan devlet büyükleri, askere 24 saat istirahat verilmesinin uygun olacagi teklifinde bulunurlar. Buna karsilik, askerin içinde Alevî ve Siîlerin bulunmasindan ve istirahat aninda bunlarin düsmanla anlasabileceklerini gözönünde bulunduran Rumeli Defterdari Pîrî Mehmed Çelebi, hemen savasa baslanilmasi gerektigini belirterek Yildirim Han devrindeki Çubuk ovasi (Timur’la yapilan Ankara Savasi ) çözülmesinin bir benzerinin vuku’ bulabilecegini, bu sebeple safakla beraber harbe mübaseret edilmesi (baslanilmasi) re’yinde oldugunu bildirir. Bu teklif, Yavuz Sultan Selim tarafindan kabul görür. Böylece devlet büyükleri, safakla birlikte savasa baslama görüsünü kabul etmek zorunda kalirlar. Onlar, Selim’in emri üzerine savas nizami alip tepelerden ovaya inen kuvveterinin basina geçerler.

ÇALDIRAN ZAFERI

Savasa, 23 Agustos l5l4 ( 2 Receb 920. ) Çarsamba günü günes dogarken Iranlilarin taarruzu ile baslandi. Dogubâyezid’in 80 km. güney dogusuyla Van Gölü’nün kuzey dogusunda bulunan Çaldiran Ovasi’nda mevzilenen Osmanli ordusunun sag kolunu, Anadolu Beylerbeyi Sinan Pasa ile Zeynel Pasa’nin emrindeki Anadolu ve Karaman kuvvetleri, sol kolunu ise Rumeli Belerbeyi Hasan Pasa komutasindaki Rumeli askerleri teskil ediyordu. Selim ise, eskiden beri alisageldigi ve uygulandigi sekilde sipahi, silahdâr, ulûfeci ve gurebâ bölükleri ile çevrilmis olup, yaninda Hersekzâde Ahmed Pasa, Vezir Dukakinoglu, Vezir Mustafa Pasa ve Ferhad Pasa gibi devlet büyükleri, kadiasker vs. gibi din ve hukuk adamlari bulunuyordu. Bu arada, padisahin önünde yer alan tüfekçi ve yeniçeriler, araba ve develerden meydana gelen bir siper gerisinde bulunduklari gibi, sag ve sol cenahin nihâyetinde olup, biri l0.000, digeri 8.000 kisiden mürekkeb Anadolu ve Rumeli azepleri, birbirlerine zincirlerle baglanmis 500 topun önünde dizilmislerdi. Öte yandan, öncü kuvvetinin çogunlugunu teskil eden Dulkadirli Türkmenleri ile Sahsuvaroglu Ali Bey’in ardçi kuvvetleri de Sadi Pasa’nin emrinde idiler.

Osmanli ordusunun bu dizilisine karsilik, ekserisi Ustaçlu, Varsak, Rumlu, Samlu, Kaçar, Afsar ve Karamanlu Türkmenleri’nden ibâret olup muhtelif hanlarin emrinde bulunan 80.000 kisilik bir süvari kuvvetinin basindaki Sah Ismail, ordusunu ikiye ayirmak ve sol kanadin idaresini verdigi Ustaçluoglu ile birlikte girisecekleri bir çevirme hareketi sonunda azepleri yarmak ve onlarin saflarini geçmek suretile yeniçerileri arkadan vurmak niyetinde idi. Bu gayesini gerçeklestirmek için de sag cenahin komutasini üzerine almisti. Böylece, mükemmel bir sekilde techiz edilmis 40.000 seçkin süvarisi ile azeplerin ve özellikle Rumeli kuvvetlerinin üzerine hücum eden Sah Ismail, baslangiçta basarili olur. Böylece, basta Rumeli Beylerbeyi Hasan Pasa olmak üzere pek çok sancak beyini sehid edip, bu kismi dagitir. Ancak karsi taraftan hareket eden Ustaçluoglu, Anadolu askerinin mukavemeti ve Sinan Pasa’nin aldigi tedbirler üzerine Sah Ismail ile birlesmek üzere giristigi tesebbüste muvaffak olamaz. Zira Sinan Pasa, askerlerin saflarini muhafaza ederek, intizamli bir sekilde sür’atle toplara dogru çekilmelerini temin etmis, Ustaçluoglu ile kardesi Kara Han’i, maiyyetlerindeki Türkmenlerle birlikte, Osmanli topçusu ile karsi karsiya getirmisti. Bu savasta Safevîler “Sah”, Osmanlilar ise “Allah” nidâlari ve tekbir sadâlariyla muharebe ediyorlardi.

Bu arada sunu da belirtmek gerekir ki, Safevî ordusunda piyade ve atesli silahlar hemen hemen bilinmiyordu. Her ne kadar Iran’da top kullaniliyor idiyse de bu, kale müdafaalarina hasr ediliyor, meydan muharebelerinde kullanilmasina ehemmiyet verilmiyordu. Bununla beraber Sah Ismail, casuslari vâsitasiyle, Sultan Selim’in askerî tertibatina vâkif oldugu ve toplarin tanziminden haberdar bulundugu için askerini iki kola ayirmisti.

Sah Ismail’in süvarileri, sayi olarak Osmanli kuvvetleri ile hemen hemen denk idiler. Bundan baska Iran ordusu, savasi kendi topraklarinda kabul ettigi için yorgun degildi. Buna karsilik, Yaklasik 2500 kilometrelik uzun bir yoldan gelen l00.000 kisilik Osmanli askerleri ile atlari yorgundu. Ayni zamanda yiyecek sikintisi da vardi. Sayica en az Osmanli kuvvetleri kadar olan Sah’in ordusu ise dinçti. Zira bu ordu, Tebriz gibi çok kisa bir mesafeden gelmisti. Asker iyi beslenmis ve sahlari için her türlü fedakârliga hazir, ona taabbüd edercesine bagli idi. Topuz, yay ve mizraklarla donatilmis savasçilarin atlarina çelik eyerler vurulmustu. O zamana kadar, zaferden zafere kosmus bir hükümdara mâlik olduklarindan dolayi da mâneviyatlari bir hayli yüksekti.

Osmanli toplarinin ates açmalari üzerine Siî ordusu dagilir. Zira basta Ustaçluoglu olmak üzere pek çok komutan bu esnada öldürülmüstü. Bunun üzerine savas, Osmanlilarin lehine döndü. Öbür taraftan Yavuz Sultan Selim, Rumeli askerlerine yardim etmek üzere bir kisim yeniçerileri yardima göndermis, siperlerin arkasinda bulunan yeniçerilerin de tüfek ile ates etmelerini emr etmisti. Beklemedikleri böyle bir durumla karsilasan Siî ordusunda genel bir panik havasi esmeye baslar. Bu arada vaziyeti düzeltmek ve ordusunun moralini takviye etmek maksadiyle her tarafa kosan Sah Ismail, birkaç defa at degistirmis, bir aralik da atindan düsüp yere yuvarlanmisti. Bu hengamede, üzerine yürüyen bir Osmanli süvarisinin, Sah üzerine yürüyüp öldürmek üzere iken, tipki onun gibi giyinmis ve kendisine benzeyen en yakin adami Mirza Sultan Ali’nin esareti göze alarak öne geçmesi üzerine kurtulur. O, bu kurtulusunu sonradan at-çeken lakabini alacak olan Hizir ismindeki bir Türkmen korucunun, hayati pahasina ona atini vermesiine borçludur. Böylece, esir olmaktan kurtulan Sah Ismail, aksama dogru artik hiç bir ümidin kalmadigini görünce, sür’atle Tebriz’e dogru kaçmis, ancak kendisini burada da emniyette görmedigi için Sultaniye (veya Dergüzin)’ye çekilmek zorunda kalmisti. Onun kaçmasi üzerine bütün Siîler, karsi koymaktan vaz geçerler. Bu arada bir kismi esir, bir kismi da maktul düser. Lütfi Pasa, Siîlerin büyük hezimeti ile sonuçlanan Çaldiran Savasi’na ” Sûfi-kiran ” adini verir.

Sah’in, yaralanip kaçmasindan sonra Iran ordusu daha fazla direnemeyerek dagilmis ve safakla baslamis olan bu korkunç savas, o gün aksam üzeri, Osmanlilarin büyük bir galibiyetiyle sona ermisti. Bununla beraber Pâdisah, yatsi vaktine kadar atindan inmez. Tarihin en büük meydan savaslarindan biri olan Çaldiran Savasi’nin kazanilmasinda “tertip ve tahkim islerindeki” üstünlügün, atesli silahlara sahip olmanin, Osmanli askerinin essiz fedakârliginin ve son olarak Yavuz Sultan Selim’in askerî dehasinin büyük payi vardir.

Bu muzafferiyeti müteakip Siî ordugahi, bütün hazineleri, Sah’in ve ümerasinin zevceleri ile birlikte Osmanlilarin eline geçer. Çok çetin geçtigi anlasilan Çaldiran Savasi’nda, her iki taraftan da pek çok insan ölmüstü. Savasi müteakip Çaldiran sahrasinda iki gün divân kurduran Selim, Muhyî Çelebi’nin bildirdigine göre, sehid düsenlerin nâmina bir kabir yaptirip üstüne ölüm tarihlerini bildiren amûd (direk) diktirmistir.

Çaldiran Zaferi, Anadolu birliginin hâlâ devam eden en büyük istinadgâhi olmakla kalmamis, ayni zamanda Güney Anadolu ile Ortadogu’nun anahtarlarini da Yavuz’a takdim etmisti.

Çaldiran Zaferi’nden sonra Hoy Sahrasi’na gelerek Dukakinzâde ile Defterdâr Pirî Çelebi ve büyük bir Osmanli tarihi (Hest Behist) yazmis olan Idris-i Bitlisî’yi Tebrize gönderen Sultan Selim, bunlar vâsitasile sehirliye emân vermis ve uzun bir yürüyüsten sonra, yerlere serilmis kiymetli halilar üzerinden geçerek 5 Eylül l5l4′te sehre girmistir. Bir hafta kadar Tebriz’de kalan Sultan Selim, Sah’in hazinelerini ile bazi sanatkârlari Istanbul’a gönderir. Bu sirada Tebriz’de bulunan Timur’un torunu Hüseyin Baykara oglu Bediüzzaman ile kendisine biri Farsça, digeri Çagatayca olmak üzere kaleme alinmis iki kaside takdim eden Mehmed Hâfiz ve oglu Hasan Can ( Hoca Sa’düddin Efendi’nin babasi ) ile birlikte Sultan Selim’e siginmislardi. Özellikle, Sultan Selim’in büyük hürmet ve saygisina mazhar olmak suretiyle kendisine günde l.000 akça tayin edilen Bediüzzaman, Osmanli ordusu ile birlikte Istanbul’a gelecek ve bir müddet sonra Eyüb’de vebadan vefat edecektir.

Yavuz Sultan Selim’in, bir haftalik ikameti esnasinda Tebriz’deki faaliyetleri, bize onun hakkinda bilgi vermektedir. O, Tebriz’in Sâhib – Âbad mahallesinde bulunan ve mavi altin sarisi çinilerle süslü Sultan Hasan Câmii’nde, Hülefa-i Rasidîn ile Ashab-i Kirâm’in isimlerini hutbede okutmus, Sah Ismail tarafindan gerek Akkoyunlulardan, gerekse Seybek Han’dan müsadere edilmek suretiyle alinmis bulunan hazinelere el konmustu. Bu arada bir kisim fillerle, Sah Ismail’in, Akkoyunlu Türkmen Ulusu Beyleri’nden Yakub ve Timur torunlarindan Ebû Said’den gasb etmis oldugu emanetleri Istanbul’a sevk eden Selim’in, Tebriz’in mahir usta ve sanatkârlarindan bir kismini Istanbul’a gönderdigine dair kaynaklarda bilgiler bulunmaktadir. Nitekim Muhyi Çelebi’nin Selimnâmesi’nde, kiliççilardan, cebecilerden, okçulardan ve yaycilardan l700 hânenin Istanbul’a gönderildigine dair verilen haberler, seferin rûznâmesini tutan Haydar Çelebi tarafindan da te’yid edilmektedir.

Sah taraftarlari (Kizilbas) ile meskûn bu mintikada daha fazla kalmayi tehlikeli bulan Sultan Selim, bir hafta sonra Tebriz’i terk edip Nahçivan yoluyla Karabag’a çekilmek zorunda kalmistir. Bununla beraber, onun, kisi bu eski Ilhanli merkezinde geçirmek tasavvurunu anlayan devlet büyüklerinin telasi, bazi karisikliklarin çikmasina sebep olmustur. Nitekim, ordu, Aras Nehri kiyilarina geldigi zaman, bunlarin tesvikiyle harekete geçen yeniçeriler, padisahin etrafini sararak, parça parça olmus elbiselerini mizraklari önünde göstererek dönmek istediklerini hatirlatmak isterler. Böyle bir hareketle karsilasan Selim, Kars ve Bayburt üzerinden Istanbul’a dogru hareket eder. Bu arada zaferi bildirmek için, komsu devletlere fetihnâmeler yazilip gönderilir.

Yavuz Selim, Amasya’da iken, Sah Ismail tarafindan gönderilen elçilik heyetini kabul etmez. Bu arada, Kemah kalesine siginmis olan ve kalelerinin metanetine (saglamligina) güvenen Kizilbaslar, kendilerine yakin olan Osmanli topraklarina durmadan tecavüz ettikleri için, kisi Amasya’da geçirmekte olan Yavuz Selim’e tecrübeli bazi kimseler: “Kemah kalesi Kizilbaslar elinde bulundukça, Bayburt ile Erzincan gibi kasaba ve sehirlerde bir güvenlik saglamanin mümkün olmayacagini” bildirirler. Bunun üzerine Dogu Anadolu’da esasen hakimiyet kurmayi gerekli gören Pâdisah, Yildirim Bâyezid zamaninda Osmanli topraklarina katilmis, fakat Timur istilasindan sonra kaybedilmis bulunan Kemah kalesinin kusatilmasini Biyikli Mehmed Pasa’ya emreder. l9 Mayis l5l5′te bizzat Pâdisah’in istirak ettigi hücumla alinan Kemah kalesinin muhafizligina Karaçin oglu Ahmed Bey tayin edilir. Bu arada Iran üzerine yapilan hareket esnasinda, Osmanli ordusunun yiyecek kollarini vuran Dulkadirogullari’nin ülkesi alinarak Maras ve Elbistan Osmanli topraklarina ilhak edilir. Daha sonra Istanbul’a hareket eden Sultan Selim, ll Temmuz’da sehre girer.

Çaldiran Zaferi’nden sonra, basta Diyarbekir olmak üzere, Dogu Anadolu’nun birçok sehri, Osmanlilarin eline geçer. Böylece, Selçuklulardan sonra bozulan Anadolu birligi tekrar ve kalici olarak saglanmis olur. Biyikli Mehmed Pasa, Diyarbekir Beylerbeyligi’ne getirilir. Tarihçi Idris-i Bitlisî de müsavir olarak onun yanina verilir. Idris-i Bitlisî’nin gayretleriyle Harput, Meyafarikin, Bitlis, Hisnikeyfa, Urfa, Mardin, Cezire ve Rakka’ya kadar Güney Dogu Anadolu bölgesi ile Musul dolaylari Osmanli idaresine geçer. Bu sayede Tebriz – Haleb ve Tebriz – Bursa Ipek yolu Osmanlilarin kontroluna girmis olur. Ayrca, Siî akidesinin yayilmasi büyük ölçüde durdurularak propaganda malzemesi saglayacak imkânlara set çekilmis olur. Yine bu zaferle geçici de olsa Safevî tehlikesi ortadan kalkmis oluyordu.. Bu zaferden sonra Yavuz Sultan Selim “Sah” ünvanini kullanmaya baslamis, hatta bu ünvan “Sultan Selim Sah” diye sikkelere de islenmistir. Yavuz’dan sonra gelen padisahlar da ayni ünvani kullanip kendi dönemlerinde basilan paralara bu ünvani yazdirdilar. Bundan dolayi bu ünvanla basilan paralara “Sâhî” adi verilmektedir.

YAVUZ DÖNEMINDE CELÂLîLER

Yavuz Sultan Selim döneminde, sadece ülkenin sinirlari disinda bulunan Kizilbaslar degil, ayni zamanda sinir içinde bulunanlari da devleti ugrastiriyordu. Zira Osmanli sinirlari içinde uzun süreden beri, Safevîler adina yapilan propagandalar, kisa zamanda tesirini göstermisti. Bu yüzden, sayilari küçümsenmeyecek bir insan kütlesinin gönlü, Safevî Devleti’ne baglanmisti. Osmanlilar aleyhine çalisan bu insanlar, ayaklanmak için uygun bir zaman ve firsat kollamakta idiler. Nitekim bunlar, sehzâdeler arasindaki rekabet esnasinda Yavuz’un, babasina karsi olan isyanini, devletin en zayif ani olarak degerlendirip Sah – Kulu’nun idaresi altinda harekete geçerler. Böylece memleket adina büyük bir tehlikenin meydana gelmesine sebep olurlar. Birçok cana mal olan ve güçlükle bastirilan bu ayaklanmadan sonra sükûnet saglanamadi. Zira bu sefer de Nur Ali isyani bas göstermisti. Bu da Sah – Kulu isyanindan daha az korkunç degildi. Sayet Yavuz Sultan Selim’in aldigi tedbirler olmasaydi, belki de o tarihlerde bunlarin daha korkuncuna sahid olunacakti. Bunlara karsi onun, yerinde ve müsamaha göstermeden harekete geçmesi, bir an bu isyan alevinin etrafi sarmasina mani olmus, fakat atesin büsbütün söndürülmesine yetmemisti. Bu itibarla Siîlik, daha dogru bir ifadeyle Safevîlik adina, zaman zaman ortaya çikanlar oldu. Iste l5l9′da Celâl adindaki Kizilbasin çikardigi isyan da bunlardan biriydi. Bozok’lu ve Kizilbas ileri gelenlerinden biri olan Celâl, “kendüyi mecnûnluga urup ve abdal kisvetine girüp vatani ve eskiya encümeni olan Bozok’tan Tokat semtine firar” edip Turhal civarina gidip orada bir magaraya yerlesir. Burada, gizlice onu ziyarete baslayan Kizilbaslar, “MeczûbGi ilâhidir” diyerek adini etrafa duyurmaya ve söhretini artirmaya basladilar. O tarihlerde, bu bölge halkinin çogunun Kizilbas ve Kizilbasliga mütemayil oluslari, Celâl’in isine çok yaramisti. Öte taraftan o, derece derece kendisini halka kabul ettirmee çalismis ve etrafini aldatmakta büyük bir maharet göstermisti. Gerçekten önceleri o, “Mehdi bu gardan (magara) asikâr olsa gerektir, ve ben intizarla (beklemekle) me’murum” diye ise baslayarak birçok insani buna inandirdiktan ve bu böylece yeterince güçlendigini hissettikten sonra gerçek yüzü ile ortaya çikar. Bu esnada da kilicin kendisini kesemeyecegini iddia ederek ” Halife-i zaman ve Mehdi-i devrân benim” demeye baslamisti. O günkü toplum içinde böyle sözlere inananlar büyük bir yekun tuttuklari için kisa zamanda Celâl’in yaninda çok sayida Kizilbas toplandi. Bir müddet sonra da “âlemi men serbeser alsam gerek, cümle münkir gitse ben kalsam gerek” diye kendisine büyük bir pâye veren bu adamin etrafinda toplananlardan bir kisminin, onun politik bir gaye ugruna çalistigini bilmemeleri mümkündür.

Vezir-i A’zam Piri Pasa’nin, Firat kenarindan ayrilarak padisahin yanina gidisini firsat bilen Celâl, Sah – Veli ünvani altinda ve belki de Sah Ismail’den aldigi emir sonunda harekete geçer. Isyan, önce Bozok vilayetinde baslamisti.”Ol etrafta bulunan kura (köy) ve kasabatin (kasabalar) sükkânina (sakinlerine) teaddi ve tecavüz” etmek suretiyle baslayan bu hareketin çok çabuk gelistigi anlasilmaktadir. Çünkü Bozok’ta, Sehsüvaroglu Ali Bey’in oglu Üveys’in evini bastigi zaman Celâl’in yaninda 4000 kisilik bir kuvvet vardi. Bu kuvvetin kisa bir süre içinde çogaldigi ve Rum Beylerbeyi olan Sâdi Pasa’nin kuvvetlerini yenecek duruma geldikleri görülmektedir. Gerçekten Sâdi Pasa, isyanin çiktigi ilk anlarda bu isyani bastirmak ve bununla çarpismak gayesiyle asker toplamak için Zile’ye gidip etrafa ulaklar gönderdigi bir sirada onlarin hücumuna ugramisti. Asker sayisi az olmakla birlikte isyancilarin önünden kaçmayi düsünmeyen Sâdi Pasa, onlarla savasa girer. Sabahtan aksama ve ertesi gün ögleye kadar devam eden savasta yaralanan Sâdi Pasa’nin yaninda bir çok askeri de sehid düsmüstü. Bununla beraber, yarali olarak Amasya’ya çekilen Sâdi Pasa, yeniden asker toplayip tekrar faaliyete geçer. Ancak Sah-Veli’nin kuvvetleri, “Keçeci ve çanagi diye bilinen melâhide (mülhid, dinsiz) taifesinden ” ve Kizilbaslardan büyük yardimlar gördügü için günden güne sayilari artiyordu. Bu arada, Sâdi Pasa’ya karsi kazanmis oldugu zafer de Celâl’in söhretine söhret katiyordu. Hatta bu söhret, Sah Ismail’in adini bile unutturmustu.

Sâdi Pasa’nin mektubundan veya baska bir kaynaktan haber aldigi bu isyani çok önemli ve ciddi telakki eden Sultan Selim, Rumeli Beylerbeyi Ferhad Pasa’ya, vezirlik pâyesi vererek isyani bastirmaya me’mur eder. Ferhad Pasa, kapihalkindan ve yeniçeriden bir miktar askerle yola çikar. Bilahere o, Sehsüvaroglu Ali Bey, Karaman Beylerbeyi Hüsrev Pasa ve Sivas (Rum) Beylerbeyisi olan Sâdi Pasa ile birlikte, isyan eden Celâl ve askerleri üzerine yürürler. Bunun üzerine, burada tafsilatina girmeyi gerekli görmedigimiz büyük bir mücadele meydana gelir. Bu mücadelenin sonunda, Lütfi Pasa’nin ifadesiyle “nihayet ol bagilerin (eskiya) ekseri kirilüb ve baslari olan habisin basi kesilüb Sultan Selim’e gönderdiler” diye verdigi bilgi ile yetinmek istiyoruz.

Devletin en kudretli devrinde, büyük gayret ve zorluklar sonucunda bastirilan bu isyandan sonra, Anadolu’da her ne sebeple olursa olsun meydana gelen ayaklanmalara, bu Celâl’in adina izafeten Celâlî denecektir. Celâlîler, özellikle Anadolu’da, zaman zaman harekete geçip yurdun tahribinde ve halkin soyulmasinda önemli rol oynayacaklardir. Celâlîlerle ilgili olarak Tosya kadisi ile vilayet halkindan ileri gelenlerin gönderdikleri mektup, bunlarin isledikleri cinayetler ve sebep olduklari kötülükler hakkinda bilgiler vermektedir. Bu mektuptan anlasildigina göre on yildan beri halkin rahatinin kalmadigi, evlerinin yakildigi, yiyeceklerinin ve hatta kadinlarinin zorla ellerinden alindigi, bu yüzden, köy halkindan da pek çok kimsenin kaçip yurdunu terk ettigi, geri kalanlarin ise gerek malî gerek siyasî hiç bir seye güçlerinin yetmedigi belirtilmektedir.

YAVUZ SULTAN SELIM’IN GÜNEY SIYASETI

Tuttugunu koparan bir padisah olarak bilinen Yavuz Sultan Selim, dönemindeki imkânlarla her bakimdan âdil ve mazbut dinî, idarî, ekonomik ve sosyal bir nizam kurarak Islâm âlemini tek elde toplamak gayesini güdüyordu. Bu yüzden olacak ki, kendisini bu hedefinden uzaklastirmak isteyen her seye karsi mücadele etme kararinda idi. Bu bakimdan, dur durak bilmeyen atesîn mizaci ile o, geçmisi unutmak istiyordu. Herhalde bunda haksiz da sayimazdi. Zira babasi II. Bâyezid’in zamani, bir bakima baba mirasi ile yetinen, nisbeten kisir ve durgun bir devir idi. Binaenaleyh, bu yeni çark, muhtesem mazi mirasina yeni bir seyler ilave etmeliydi. Gerçekten, tempoyu yükselten Yavuz Sultan Selim’in gayesi belli idi. O, bir Islâm birligi kurmak ve Osmanli Devleti’ni de bu birligin merkezi haline getirmek istiyordu.

Bütün dostane çabalarina ragmen, savas olmadan kurulmasini istedigi bu birlik, bir türlü saglanamiyordu. Bunun içindir ki, birlik davasinin gerçeklesmesi ve bu düsünceyi fiile geçirip tercüme edecek olan vâsita da kiliçtan baskasi degildi. O, bu kilici kimlere çalacagini da çoktan planlamis bulunuyordu. Zira o, bu birlige engel olmaya çalisanlari çok iyi taniyordu. Bu bakimdan onlarla gerektigi sekilde mücadele etmeliydi. Önce, büyük hayal ve ümitlerle, yalniz ordularini degil, akide (inanç) ve mezheplerini de seferber etmis olan Iranlilar’i hizaya getirecek, sonra da oynak ve iki yüzlü bir siyaset takip ederek Suriye ile Misir’in arasina gerilmis olan Dulkadirogullari’ni ortadan kaldirip güney yolunu açacakti. Böylece sira, “Sâhib-i Haremeyn” ünvanini tasiyan Memlûk Devleti ile ugrasmaya gelecekti. Fakat bu bahadir ve cesur insanlarla savasmak belki de harp tarihinin ender gördügü cenklerden biri olacakti. Bununla beraber hem gözünü hem de gönlünü Sark’a ve Sark’i tek elde toplmaya dikmis olan hükümdar, “Sâhib-i Haremeyn” ünvanini, Memlûk Sultani’nin elinde birakmama azminde idi.

Yavuz Sultan Selim’in bu düsüncesini degerlendirdigimiz zaman onun, Güney ve kismen Dogu Siyasetini üç baslik altinda ele almak gerekir. Bunlar:

1. Dulkadirogullari Beyligi’nin Ortadan Kaldirilmasi,

2. Diyarbekir’in Zapti,

3. Memlûk Devleti ile Olan Münasebetler ve Bu Devletin Ortadan Kaldirilmasi.

DULKADIROGLU BEYLIGI’NIN ORTADAN KALDIRILMASI

Iran seferine çikan Yavuz Sultan Selim, Alaüddevle’nin, Sah Ismail’e karsi olan husumetinden dolayi, kendi saflarinda harbe katilmasini istemisti. Fakat Alaüddevle bu istegi kabul etmedigi gibi kendisine tabi bazi asiret kuvvetlerini, Osmanlilarin zahire kollarini vurmak için görevlendirmisti.

Daha önce, Osmanlilarin yardimi ile Dulkadir Beyi olan Sehsuvar Bey, ugradigi maglubiyet üzerine Kahire’ye götürülüp orada idam edilmisti. Osmanlilara siginip iltica etmis olan oglu Ali Bey, devlet hizmetine girmis, gerek Çaldiran’dan önce, gerekse bizzat Çaldiran’da büyük hizmetler görmüstü. Bundan dolayi padisah tarafindan, Gedik Ahmed Pasa’ya ait olup hazineye alinmis olan bir altin kiliç ile taltif edilmisti. Bundan baska, Alaüddevle’nin elinden alinacak yerlerin Ali Bey’e verilmesi de padisah tarafindan va’d olunmustu. Nitekim Çaldiran Seferi’nden dönülürken Kayseri ve Bozok sancaklarinin ikisi de Ali Bey’e verilir. Böylece o, Dulkadir Beyligi’nin sinirlarindaki bölgeye tayin edilmis olur.

Sehsuvaroglu’nun bu iki sancaga tayininden süphelenen Alaüddevle, bu durumu Memlûk Sultani’na sikâyet eder. O da Sultan’in, Kemah üzerine sefere gittigi bir sirada Yavuz’a elçi gönderip bu halden sikâyet etmis ve Ali Bey’in o sancaklardan alinmasini rica etmisti. Buna karsilik Yavuz Sultan Selim, Alaüddevle’nin elinde bulunan Dulkadir ülkesinin kendisinden alinip Ali Bey’e verilecegini bildirir. Bu haber, Memlûk hükümdarini epey tedirgin eder.

Yavuz Sultan Selim, Kemah’i alip Sivas’a geldigi sirada Rumeli Beylerbeyligi’ne tayin ettigi Hadim Sinan Pasa’yi 40.000 kisilik bir kuvvetle Dulkadir üzerine gönderir. Bu arada Sehsuvar oglu Ali Bey’i de bu birlige rehber ve öncü olarak tayin eder. Kendisi de onlari takiben Ürgüp’le Kayseri arasindaki Incesu’ya gelip bekler.

Sinan Pasa’nin, Dulkadir hududlarini geçtigi haberini alan Alaüddevle Bey, karsi koymak için muharebeye hazirlanir. Fakat Göksun muharebesinde bozularak sür’atle kaçip Elbistan’in güneyindeki Turna Dagi ( Nurhak )’na sigindiysa da takip olunur. Son defa burada yapilan savasta basta kendisi ile dört oglu ve beylerinden otuz kadari maktul düser.

Böylece Dulkadir Beyligi, tamamen zapt edildikten sonra basta Maras ve Elbistan olmak üzere, bir sancak itibar edilerek, Osmanlilarin yüksek hâkimiyeti altinda kalmak üzere Sehsuvaroglu Ali Bey’e verilir. Dulkadir ailesini bir hamlede ortadan kaldiran Hadim Sinan Pasa, bu hizmetine karsilik olarak, münhal bulunan vezir-i a’zamliga tayin edilir.

Osmanlilar, Dulkadir topraklarini elde etmek suretiyle Memlûk Devleti’ne bagli günümüzde Suriye denilen bölge ile el-Cezire mintikalarini tehdid edebilecek duruma gelmislerdi. Zira artik onlarla ayni sinirlari paylasmaya baslamis oluyorlardi. Bu da Osmanli – Memlûk savaslarini hazirlayan sebeplerden biri olarak kabul edilmektedir.

a. Istanbul’da Alinan Bazi Tedbirler

Dulkadir Beyligi’nin, Osmanli mülküne ilhakindan sonra Istanbul’a dönen Yavuz Sultan Selim, devlet yönetiminde gördügü birtakim aksakliklari gidermek için bazi tedbirlere bas vurma ihtiyacini hisseder. Bu tedbirlerden biri yeniçeriler, digeri de Haliç Tersanesi ile ilgiliydi. Bu konularda yeni düzenlemelere gitmek zorunda oldugunu hisseden hükümdar, Misir’a gitmeden önce bu isleri tamamlamaliydi. Bir kere, firsat buldukça ayaklanan, yagmalara, fitnelere ve isyanlara kalkisan ordunun içinde bir islâthat yapmak ve bu arada donanmayi da güçlendirmek gerekiyordu. Zira, Arap ordularinin, bir zamanlar Akdeniz’de bir Müslüman hâkimiyeti kurmak için, kara ordusu kadar deniz kuvvetlerine de ihtiyaç duymus oldugunu, tarihten ögrendigi gibi tecrübeleri de onun bu fikrini destekliyordu. Plan ve hesaplarini, iyi bir idarî kavrayis ve askerî anlayisla düzenleyen Pâdisah için, mâzinin dogru ve yanlis hareketleri, kulak verilmesi gereken iki önemli sâhid demekti.

YENIÇERI AGALIGINDA ISLÂHAT

Dulkadir Beyligi’nin ilhakindan sonra Istanbul’a dönen Pâdisah, gerek Çaldiran öncesi, gerekse Amasya’da asker tarafindan meydana gelmis olan yagma, serkeslik ve isyan hareketleri üzerine bazi tedbirler alip derhal uygulamaya koyma zaruretini duymustu. Bu bakimdan o, askeri tam bir disiplin altina alip ocagi islâh etmek arzusunda idi. Bu sebeple, ocak üzerinde an’ane geregince büyük bir nüfuzu bulunan ocak ihtiyarlarini huzuruna çagirarak Amasya’daki itaatsizligin müsebbiblerinin kimler oldugunu sorar. Bunlar, yine ocak anlayis ve yardimlasmasi geregi olarak “Cümlemüz mücrimüz, devletlû Hüdâvendigâr’dan afvumuzu reca eylerüz” diye cevap verirler. Onlarin bu cevaplari ocak an’anesine uygundu. Pâdisahin, devlet ricalini bu yolla sorguya çekmesi, ortaya bir takim isimler çikardi. Bunlardan Iskender Pasa ve Sekbanbasi Balyemez Osman Aga idam edildiler. Kadiasker Tâcizâde Câfer Çelebi, “Ilmiye Sinifi”ndan oldugu için, huzura çagirilip, kendisine “Islâm askerini itaatsizlige ve isyana tesvik edenin cezasinin ne oldugu” sorulur. O da “sâbit ise ser’an siyaset edilmesi gerekir” cevabini verince l8 Agustos l5l5′te siyaset edilir.Adi geçen devlet adamlarini siyaset etmekle beraber Yavuz, büyük hatip, sair ve Türk insa mektebinin (ekol) büyük temsilcilerinden biri olan Tâcizâde’nin ortadan kaldirilmasina çok üzülür. Yavuz, derin bir tahkikat sonucu, isyan tesvikçileri olarak gördügü sahsiyetleri ortadan kaldirdiktan sonra Yeniçeri Ocagi’nin islahi için, ihtiyarlarla anlasip bazi tedbirler alir. Buna göre, bundan böyle “Yeniçeri Agasi”, saray tarafindan, ocak erkân-i harbiyesi de, saltanat makaminca tayin edilecekti. Bu suretle, yüksek kumanda heyetini, daha siki baglarla saltanat makamina bagladi. Bütün bu çalismalar, Selim’in, yorulmak bilmeyen gayretlerinin, idaredeki tezahürlerini bize aks ettiren görüntülerinden baska bir sey degildir. Benzer gayretleri, devlet kademelerinin her safhasinda görmek mümkündür.

HALIÇ TERSANESININ GENISLETILMESI

Yavuz Sultan Selim, aldigi askerî islâhat tedbirlerinden sonra, deniz kuvvetlerinin gelistirilmesi ve Venedik ile Ispanya donanmalarindan daha üstün bir duruma gelmesini istiyordu. Güçlü bir donanmaya sâhip olmak için de Haliç Tersanesi’nin, günün sartlarina göre genisletilmesini düsünüyordu. O, bir taraftan asker üzerindeki tesirini artirirken, bir taraftan da devletin durumuna göre kifayetsiz kalan deniz gücünün yeniden kuvvetlenmesine çalisiyordu. Iran Sahi üzerine açilan sefer esnasinda ordunun yiyecegini Trabzon’a kadar götürmek için kullanilan donanma, bu is için yeterli olmadigi gibi Hiristiyan donanmalarina karsi koyacak güçte de degildi.

Sehzâdelik yillarindan beri çok az bir uyku ile yetinip, kitap mütalaasi ve tefekkürle mesgul olan Pâdisah, bir gece yarisi Vezir Pirî Pasa’yi çagirarak, ona Tersanenin genisletilme fikrini açarak “Bu akreplerin (Hiristiyan devletlerin), denizi gemilerle örttüklerini, Rumeli sahillerinde Venedik, Papalik, Fransa ve Ispanya bayraklarinin dalgalandigini, bunun da vezirin tenbelligi ile kendisinin müsamahasindan dogdugunu, artik güçlü ve çok sayida gemiden mütesekkil bir donanma sahibi olmak istedigini” söyler. Pasa, “bunu, kendisinin de düsündügünü, yarin Divân’a girdigimizde diger vezirler ile özellikle beni tekdir etmenizi ve hemen tersane insasi ile 500 harp gemisinin techizi için emir vermenizi, bu hareketin Frenkleri korkuya dûçar edip, onlari muâhedelerini yenilemeye ve vergilerini vermeye zorlayacagini, bu suretle masrafin küffârin altinlariyla karsilanacagini beyan ile en fazla 40 kadirganin denize indirilmesinden sonra Frenklerin, muâhedelerini yenilemek ve vergilerini vermek için birbirleriyle yarisacaklarini” söyler. Böylece Haliç’te l60 gözlü, büyük bir tersane vücuda getirilerek gemilerin insaasina baslanir. Böyle bir tesebbüsün yerinde oldugu anlasiliyor. Çünkü henüz gemiler bitmeden Avrupa devletlerinden bazilari muâhedeleri yenilemeye ve vergi ödemeye baslarlar. Pirî Pasa’nin görüsü dogrultusunda Macaristan Osmanlilarla bir senelik mütareke imzalar. Lehistan da anlasmaya dahil olanlardan olur. Eflak Prensi de vergi verecegine dair Pâdisah’a arzda bulunur. Bütün bu gelismeler, Misir’a el atma arzusunda olan Pâdisah’a lüzumlu donanma ile Avrupa barisini sagladi. Bu tesebbüsler, Yavuz’un siyasî yönünün büyüklügünü ve onun azametini göstermeye kâfidir.

Bu tedbirlerin, görünüste Iran’a karsi yapilacak yeni bir seferin hazirliklari oldugu etrafa duyurulmus ise de, gerçekte Yavuz Sultan Selim’in, büyük bir önem verdigi Sark (Dogu) ticaretini, Kizildeniz’in güney kapisini (Bâbu’l-Mendeb) dahi ele geçirip kapayan Portekiz donanmasina karsi koruma hususunda acz gösteren ve elinden bir sey gelmeyen Memlûk Devleti aleyhine harekete geçmis bulunuyordu. Öyle anlasiliyor ki, Kizildeniz’i kapatan Portekiz donanmasina karsi bir varlik gösteremeyen Memlûk Devleti, Portekiz donanmasinin, Mekke’nin liman sehri olan Cidde’ye gelmesine de mani olamayacakti. Bu da “Haremeyn”in, tehlikeye girmesi demekti. Böylece, Islâm âleminin kalbi durumundaki bölge, bütün bir Islâm dünyasini mateme bogacak ve onu huzursuz bir hâle getirecekti. Gerçi, l508 yilinda Hindistan’in Saul limanindaki savasta, Memlûk donanmasi Portekizlilere ait birlikleri hezimete ugratmisti. Ancak Portekizliler, Misir donanmasina büyük bir zayiat verdirerek bunun intikamini aldilar. Onlar sadece bu intikamla kalmadilar, l5l3 yilinda Aden’i de ele geçirdiler. Kansu Gavri, onlarla savas için yeni bir donanma hazirladi. Bu donanma için gerek gemi malzemesi, gerekse silah olarak Osmanlilardan büyük ölçüde yardim aldi. Süveys’te tamamlanan ve Selman Reis komutasina verilen bu donanmaya 2000 Osmanli denizcisi de katilmisti. Memlûk idaresinin bu konudaki zayifligini bilen Yavuz Sultan Selim, hem bu yüzden, hem de yukarida temas edilen konulardan dolayi büyük bir donanmanin insaasini emr etmisti. Nitekim, Misir’in zaptindan hemen sonra kurulan Süveys donanmasi ile Kizildeniz’e açilmasi bunu teyid etmektedir.

DIYARBEKIR VE GÜNEY DOGU ANADOLU’NUN ZAPTI

Yavuz Sultan Selim’in, Çaldiran’da Sah Ismail’e karsi kazandigi zafer, bir manada, Güney Dogu Anadolu’yu da Osmanli Türkleri’ne açmis ve bölgeyi Siî tehlikesi ile Iran kültürünün hâkimiyetinden kurtarmisti. Bu sirada Dogu Anadolu’da, Çaldiran zaferinin meyvelerini toplamak için çalismalar yapiliyordu. Zira o bölgede yasayan, Sia baski ve nüfuzundan nefret eden Sünnî Kürd ve Türkmen ahali, Iran hegemonyasini kirip Osmanlilara baglanmak istiyordu.

Ele aldigimiz dönemde, Güney Dogu Anadolu’nun merkezi, o zamanki ismiyle “Âmid” denen Diyarbakir sehri idi. Bu sehir, hem tarihî, hem de stratejik önemi büyük bir sehir idi. Sayet Osmanlilar burayi elde edebilirlerse o zaman devamli olarak bölgeyi Iran tehdidinden kurtarabilirlerdi. Bu gayenin tahakkuku için Diyarbakir’in alinmasi kararlastirilinca Osmanli idaresini Siî Iran idaresine tercih edip Osmanlilara iltica eden meshur âlim ve tarihçi Idris-i Bitlisî vâsitasiyle bütün bölgenin sulh yoluyla alinmasi için çesitli tesebbüslerde bulunulur. Biraz sonra görülecegi gibi bu tesebbüslerde basari saglanir.

Gerçekten, Çaldiran meydan muharebesinden sonra halkinin büyük bir kismi Sünnî olan Dogu Anadolu beyleri, Yavuz Sultan Selim’in tarafini tutmuslardi. Basta Diyarbekir olmak üzere birçok sehir kapilarini Osmanlilara açmisti. Ancak bazi sehirler, bu arada Mardin, Iran kuvvetlerinin elinde kalmisti. Biyikli Mehmed Pasa, Diyarbekir beylerbiyligine getirilerek bu bölgenin idaresi onun yönetimine verilmis ve meshur tarihçi Idris-i Bitlisî de bu konuda yardim etmek üzere bas müsavir olarak onun yanina verilmisti.

Sah Ismail, Osmanli ordusunun ayrilmasindan sonra kaçip gizlendigi yerden çikip tekrar Tebriz’e dönünce Diyarbakir’a, Çaldiran seferinde maktul düsen Ustacluoglu Mehmed Han’in yerine onun kardesi Karahan’i yollamis, o da Diyarbakir’i muhasara altina almisti. Yavuz, buranin muhasaradan kurtarilmasi için mirahur iken 92l (m. l5l5)’de Erzincan, Bayburd, Sebinkarahisar ve Trabzon havalisi kendisine verilen Biyikli Mehmed Pasa’yi memur eder. Bu esnada Sivas Beylerbeyi olan Sadi Beyi de Mehmed Pasa’ya yardim için göndrir. Bu arada Idris-i Bitlisî de on bin gönüllü ile bunlara iltihak eder. Diyarbakir üzerine yürüyen bu kuvvetlere karsi koyamayacagini anlayan Karahan, muhasarayi kaldirip Mardin taraflarina çekilir. Yine Idris-i Bitlisî’nin yardim ve tesebbüsüyle Mardin de alinir. Bu arada Diyarbakir’i geri almak için Karahan tarafindan yapilan hücumlar sonuçsuz kalir. Nihayet, H. 923 (M. l5l7)’de Karahan’in, Urfa ile Nusaybin arasinda bulunan Koçhisar mevkiindeki bir muharebede maktul düsmesi üzerine Diyarbakir isi tamamen Osmanlilarin istedigi sekilde halledilip bir sonuca baglanir. Koçhisar muharebesinden sonra buraya, Osmanli müteferrikalarindan olup aslen Diyarbakirli olan Ahmed Bey isminde biri, vali olarak tayin edilir.

Diyarbakir ile dogudaki diger sehirlerin alinmasinda Idris-i Bitlisî’nin büyük hizmetleri görüldü. Bu zat, Sünnî olan Kürd beylerini görüp anlasarak onlari Osmanlilarin tarafina çekmisti. Bu suretle Urmiye, Itak, Imadiye, Cizre, Egil, Bitlis, Hizan, Garzan, Palu, Siirt, Hasankeyf, Meyyafarikin, Ceziretu’b-nü Ömer gibi takriben 25 mintika beyi devlete itaatini bildirirler. Pâdisah da, eskiden oldugu gibi yerlerinde kalmak üzere kendilerine beratlar gönderdi.

Yavuz, hem bunlardan baglilik yemini almak, hem de Urmiye Gölü sahilinden Malatya’ya kadar olan yerleri tesellüm için, çok sevdigi ve hürmet edip saygi gösterdigi Idris-i Bitlisî’yi gönderir. Bölgeyi bütün hususiyetleri ile taniyan, nüfuz sahibi ve siyasî sahada mümtaz bir kabiliyete sahib olan bu zât, bölgenin manevî fâtihidir. Hest Behist adiyla bir eser yazan ve Osmanlilarin, “ilâ-yi kelimetullah” ugruna verdikleri mücadelelerde oynadiklari önemli rollerini ortaya koymak suretiyle de büyük bir Islâm âlimi oldugunu göstermistir.

Iran serdari Karahan ile Biyikli Mehmed Pasa ve Karaman Beylerbeyi Hüsrev Pasa’nin teskil ettikleri Osmanli kuvvetleri arasinda meydana gelmis olan siddetli muharebede Sah’in maiyyet askerlerini de yanlarinda getiren Iranlilar, perisan olmuslardi. Bu galibiyet sayesinde Ortadogu’daki denge Osmanlilarin lehine degismisti. H. 922 (M.l5l6)’daki bu muharebe sonucunda, Anadolu birligi perçinlenmis oluyordu. Bölgenin, Osmanli idaresine girmesinde büyük rol oynayan âlim ve tarihçi Idris-i Bitlisî’ye karsi Yavuz Sultan Selim’in, saygida kusur etmedigi anlasilmaktadir. Yavuz, Idris’i çok seviyor vekendisine gönderdigi hatt-i hümâyûnda “Umdetu’l-Efâdil, kudvetü erbâbi’l-fezâil …” diye hitab ediyor, “hüsnü diyânet ve emanet ve fart-i sadakat ve istikameti dolayisiyle Diyarbekir vilayetinin feth-i küllisine bâis oldugu” anlatildiktan sonra “yüzünün ak olmasi” temenni ediliyordu. Padisah, bu büyük âlimin hizmet ve ihlasindan o kadar memnun olmus, kendisine o kadar yüksek bir güvenle baglanmistir ki, uygun görecegi kimselere beylik tevcihini temin için, kendisi tarafindan doldurulacak hatt-i hümâyûnlar dahi göndermisti. Müverrihin ise bunu, izinsiz kullanmadigi rivâyet edilir ki bu, Pâdisahla âlimin birbirinden baskin âlicenapliklarinin açik bir ifadesidir. Gerçekten Yavuz Sultan Selim, gönderdigi beratta Idris-i Bitlisî’ye söyle diyordu:

“Diyarbekir vilayetinin feth-i küllisine bâis oldugun ilam olunmus, yüzün ag (ak) olsun. Insaallahu’l-eazz sâir vilayetlerin dahi fethine sebeb-i küllî olasin. Benim, enva-i inâyet-i aliyye-i hüsrevânem senin hakkinda mebzûl ve munatiftir. Elhaletu hazihi, ahir-i Sevval-i Mübareke (Sevval ayinin sonuna ) degin vaki olan ulûfeniz ile 2000 sikke-i efrenciye fluri ve bir samur ve bir vasak ve iki murabba suf ve iki çuka ve bunlardan gayri bir samur ve bir vasak kürk kapli suflar dahi ve bir frengi kemha kilifli müzehheb kiliç in’âm ve irsal olundu.”

Yavuz Sultan Selim, Biyikli Mehmed Pasa’ya bölge emirlerinin bagliliklarini te’yid ve kendilerine dagitilmak maksadiyle l7 sancak, sirma islemeli 500 hil’at ve 25 yük (l yük = l000000 akçadir) akça göndermisti. Hoca Sa’düddin, bu konuda “Padisah, Diyarbekir Beylerbeyisi Mehmed Pasa’ya surh ve sefidden kise-i emele sigmaz mebâlig-i kesire gönderdiler ve esbab ve emtia-i nefiseden bi had ve bi kiyas nesne ata buyurup hila-i mütenevvia-i fâhire ihsani ile serefraz eylediler. Ve ümeray-i Diyarbekir’e ve mulûk ve hukkâm-i ekrâda bahs olunmag içün 25 yük akça, ve 500 câme-i zerrin ve l7 alem-i pür tezyin irsal buyurdular.” diyerek yollanan bu emtianin, Biyikli Mehmed Pasa’ya gönderildigini açiklar.

Bundan sonra, Yavuz Sultan Selim’in, Misir seferi esnasinda Haleb’in fethini müteakib, Memlûk idarî teskilâtindaki bölgeye bagli sehirlerden Malatya, Urfa, Behisni (Besni), Ergani, Harput, Divrigi ve Siverek ile diger sehirler Osmanli idaresine geçmisti.

OSMANLI – MEMLÛK MÜNASEBETLERI

Takib ettigi siyaset yüzünden iki devlet arasinda devam eden iyi münasebetlerin bozulmasina sebep olan Aalüddevle Bozkrt Bey’in, Selim tarafindan bertaraf edilip Dulkadir Beyligi’nin Sehsüvaroglu Ali Bey’e verilmesi, Memlûk Sultanligi’nda bir endiseye sebep olmustu. Bu yüzden, Selim’in Suriye islerine karismasindan çekinen Memlûklular, Iran savaslarini dikkatle takib ediyor, ayri mezhebten olmalarina ragmen, Sah Ismail’in sahsinda yeni bir müttefik buluyorlar idi. Öte yandan, Sah Ismail de Memlûk Devleti’ne müracaat etmis, Iran’dan sonra Suriye’nin de Selim tarafindan isitila edilecegine dikkati çekmisti. Iste bunun üzerine, Kansu Gavri, Sünnî ülemanin karsi koymasina ragmen, ittifak için adamlarindan birini Sah Ismail’e yollamis ve Osmanlilarin yeniden Iran üzerine yürümelerini önlemistir.

Iran ile Memlûk Devleti’nin, Osmanlilara karsi, müsterek hareketine mani olmak için tedbirler alinmasi gerekiyordu. Güneydogu’da fethedilen yerlerin elde tutulabilmesi için, Memlûk Devleti’ne bir darbenin indirilmesi gerekiyordu. Misirlilar, Osmanlilara böyle bir firsati vermekte gecikmediler. Öbür taraftan, Ortadogu “Ehl-i Sünnet” efkâr-i umumiyesi, Siâ belasina büyük bir darbe indirip, bunun ilerlemesini durduran ve asirlarca Hiristiyan dünyasinin müsterek ve güçlü kuvvetlerine karsi koyan Osmanlilar’i, Islâm riyâsetinde görmek istiyordu. Yavuz için bu, gerçeklestirilmesi zarurî bir vazife idi. Islâm riyâsetinin baslica imtiyazi olan “Hilâfet” ve “Haremeyn”e sâhip olmanin, artik Osmanli Hânedani’nin hakki oldugu düsünülüyordu. Islâm dünyasindaki “ehl-i hall ve’l-akd”in kanaatinin de böyle oldugu anlasiliyor. Zira, dogu denizlerinde dolasmaya baslayan Portekizlilerden büyük zararlar görmüs olan Memlûk Devleti, onlara karsi koyacak gücü kendinde bulamiyordu. Portekiz, l502 yilinda Hindistan’a yerleserek Hindistan ile Avrupa arasindaki bütün ticaretin kendi denetiminde olan Güney Afrika’dan dolasan deniz yolundan yapilmasini istiyordu. l507′de Aden Körfezi’nde Sokotra, l508′de de Hürmüz’ün ele geçirilmesiyle bu abluka, daha siki bir sekilde uygulanir olmustu. Böylece Memlûk ekonomisi ile devlet hazinesinde sürekli bir bunalim meydana getirmislerdi. Bu arada Sah Ismail, henüz yeni eristigi Iran körfezinin, Avrupalilarin tekeline geçmesini istemiyorsa da, Osmanlilara karsi kendisine destek olmalari karsiliginda Portekiz gemilerine yardimda bulunmaya hazirdi. Gerçekten, Dogu Akdeniz’e tam hâkimiyetin temini, Hiristiyan dünyasinin müsterek hareketine karsi Islâm âlemine yaslanma lüzumu ve Anadolu emniyetinin sürekli olabilmesi için objektif noktadan bir zaruret olarak görünen Misir seferine karar verilir.

Esâsen Misir Sultani Kansu Gavri, Dülkadir Devleti’nin ortadan kalkmasiyle “Sâhib-i Haremeyn” olarak hutbenin kendi adina okunmakta devam etmesini Sultan Selim’den istemisti. Bu teklif üzerine Pâdisah “Koca Çerkes er ise hutbesini Misir’da okutmaya devam etsün” diyerek Misir’in gelecegi hakkindaki düsünce ve niyetini açikça belli etmisti.

Hükümdara göre, bir vakitler Avrupa’ya siçrayarak muhtesem bir Müslüman – Arap medeniyeti kuran, bir taraftan da Irak, Acem, Hind ve Çin diyarlarina kadar kol atip buyruk yürüten o büyük Islâm devletinden sonra “Sâhib-i Haremeyn” ünvanina sahip olmak, fikir ve medeniyet planinda yerinde sayan su Memlûk Sultanligi’na nasil birakilirdi?

Bu düsünce ve anlayisla, bir zamanlar Islâm dini ve prensipleri adina giristigi cihadlar ile yeryüzüne baris, adalet, fazilet ve insanlik dagita dagita ögretici ve kurtarici olarak kitadan kitaya geçerken, âdil ve her kesimi memnun eden sosyal bir ahenkle beraber, gittigi yerlere tek Allah fikrinin huzurunu da tasiyarak bir yeni dünya nizaminin müjdelerini vermisti.

Iste Yavuz da, dedesi Fâtih gibi, Müslüman – Türk âlemine karsi kendini ayni borcun altina girmis, aktif bir eleman olarak görüyordu. Bu ruhla, Islâm âlemini içine düstügü karanliktan kurtarmak için onu tek bayrak altina almanin lüzumuna inaniyordu. Bu planin, mühim bir safhasi olarak da Misir seferi artik bir zaruret haline gelmis demekti. Fakat bu planin açikça bilinmeyip tahmin edilen tamamlayici çizgileri Hindistan’a ve daha kim bilir nerelere kadar variyordu.

Gerek Haliç tersanesinin genisletilmesi, gerekse seyahat maksadiyle Iran ve Arabistan’a gitmenin yasaklanmasi, Memlûk Sultani Gavri’nin telaslanmasina ve Yavuz Sultan Selim’e bir mektup göndermesine sebep olmustu. Yavuz’un Misir üzerine hareketinden dört ay kadar önce yazilmis olan bu mektupta Gavri, Pâdisah’a karsi oksayici bir uslûpla hitab ederek “Oglum Hazretleri” ifadesini kullaniyordu. Bu mektubunda Gavri, tacirler hakkinda Osmanlilarca uygulanan hükümlerden sikâyet ettikten sonra ayrica denizden ve karadan Misir üzerine gelinmek istendigini haber aldigini bildiriyor, ikisinin de Müslüman padisahlar olduklarini, hükümleri altinda bulunan insanlarin da mü’min ve muvvahidler oldugunu belirtiyordu. Bu mektuptan ve daha sonra Osmanlilar tarafindan gönderilen mektuplardan anlasilacagi üzere, herhalde her iki taraf ta, gerçek niyetlerini saklamak suretiyle birbirlerini kollama gayreti içindedirler.

Evail-i Muharrem 922 (Subat l5l6) tarihini tasiyan ve Edirne’den gönderilen mektupta Yavuz Sultan Selim, yegane gâyesinin “müfsid ve mülhid-i bî – dinin âsâr-i küfr ve dalaleti bi’l-külliye âlemden mahv eylemek niyetine diyar-isarka müteveccih olicak âdet-i sâlife muktezasinca ” babasinin da yaptigi gibi kendilerinin hayir dualarini beklediklerini, kendilerine durumu bildirmek ve sadece müfsid-i bî-din üzerine gitmek istediklerini, böylece din düsmanlarini ortadan kaldirmayi hedeflediklerini, bunu yapmanin da ser’-i serif geregi oldugunu bildirdikten sonra kendileri ile bir proplemleri bulunmadigini, insa ettirdigi gemilere gelince, kendilerinin de bildigi gibi denizcilik bakimindan kâfirlere karsi cihad etmek ve onlara gâlip gelmek için bunun gerekli oldugunu bildirir. Mektubun dili ile bu konuda söyle diyordu: ” Malumunuzdur ki, cânib-i bahrde (denizcilik bakimindan) cenâb-i âlimizin küffâr-i haksâre daima gazâ ve cihadi eksik olmayup hifz-i derya (denizleri korumak) için merâkibimiz cemi-i zamanda müheyyadir ki, (gemilerimiz devamli olarak hazirdirlar) bu halette muhabbete münafi bir va’d olunmamistir.” Bütün bunlara ragmen din düsmani olan Safevî hükümdarini ortadan kaldirmak için kendisi onun tarafini tutar ve bu konuda onu desteklerse o zaman, Allah’in muradi ne ise o sekilde olacagini bildirmisti. Gayesinin, Misir’i zapt edip ilhak etmek olmadigini Kansu Gavri’ye bildiren Yavuz Sultan Selim, uzunca mektubunda bu konuda söyle der: “Selâtin-i Islâmiyeden hiç birinin kendüye veya memleketine tama’ veya gezend (zarar) eristirmek kat’a hatira hutûr etmemistir (hiç birinin hatirina gelmemistir), dahi etmez de. Madem ki emr-i ser’-i serif icâb etmeye. Hususan, sizlerle meveddet-i sabika-i mevrusî ki derece-i übüvvet ve bünüvvete yetisüb (eskiden beri, aramizda baba ve evlad sevgisine benzer bir sevgi varken), Haremeyn-i Mükerremeyn hürmeti dahi mer’î iken makam-i âlimizden simdiye degin beyne’l-cânibeyn (iki taraf arasinda) tekdire bais bir kaziyye ve adavet (düsmanlik) ve tama-i memleketten mebni bir vaz’ sâdir olmamistir.”

Islâm dünyasinin bu iki büyük devleti, birbirlerinden emin olmadiklari için gerçek maksatlarini gizliyor ve fakat hazirliklarini da yapmaktan geri kalmiyorlardi. Bu sebepledir ki Selim, yeniden Sah Ismail üzerine yürümeden evvel, Osmanli ordusunun arkasina düsmeleri ihtimali bulunan Memlûklulari bertaraf etmek üzere hazirliklara baslar. Esasen, bu siralarda Kansu Gavri de Selim’i tehdid etmek maksadiyle Haleb’e gelmisti. Yaninda da Sehzâde Ahmed’in, kendisine iltica eden ve orada iyi muamele gören oglu Kasim Çelebi’yi getirerek onu, Osmanli tahtinin yegâne vârisi olarak ilan etmisti. Kansu Gavri’nin bu son hareketi üzerine Memlûk Sultanligi tebeasini teskil eden “Ehl-i Sünnet”e mensûb Sünnîleri elde etmek üzere tesebbüse geçen Selim, Memlûk emirlerinden birçogunu kendi tarafina çekmeye muvaffak olur. Genellikle Osmanlilar gibi Hanefî Mezhebi’ne mensûb bulunan Antep, Haleb ve Sam valileri, Selim’in dâvetine kosmakta gecikmezler. Böylece Hanefî ve Safiî halkin destegini saglayan Selim, kisi Edirne’de geçirdikten sonra l5l6 senesi Ilkbahari’nda, Veziriazam Sinan Pasa’yi 40.000 kisilik bir kuvvetle Maras üzerinden Firat taraflarina sevkeder. Seferin, Iran üzerine oldugunu ilan eden Sinan Pasa, Diyarbekir’e gitmeye memur oldugunu hududdaki Memlûk nâiblerine bildirmis ve Firat’i geçmek üzere onlardan müsaade istemisti. Selim’in hareketlerini dikkatle takib eden Kansu Gavri, Veziriazam Sinan Pasa’nin Firat’i geçmek için müsaade istemesi, Dulkadir Beyligi’nin Osmanli idaresine geçmis olmasi, Selim’in büyük bir harp için hazirliklarinin bulundugunu ögrenmis olmasi gibi sebeplerden dolayi, yaninda, Sehzâde Ahmed’in oglu da oldugu halde, Maras’i geri almak ve Sah Ismail’e yardimda bulunmak için l8 Mayis’ta 50.000 kisilik bir ordu ile Sam’a oradan da Haleb’e gelmisti. Bu gelisini de, memleketi teftis etme bahanesine baglamisti. Kansu Gavri, Sam’a gelirken yerine kardesinin oglu Tomanbay’i “Nâibu’l- gayb”i olarak birakmisti. Lütfi Pasa’nin ifadesine göre, Kansu Gavri’nin Haleb’e, güya memleket teftisi bahanesiyle gelmesi üzerine Selim, kendisine haber göndererk ” Git Misir’da otur, babam yerindesin, beni hayir duadan unutma. Ben, Sah Ismail üzerine gidiyorum” deyince, Kansu Gavri “Memleketimdir, gitmem” diyecektir. Bunun üzerine Sultan Selim ” Senin arzun böyle olunca, açiktan düsmanlik yapiyorsun, Sah Ismail ortalikta yok, senin Haleb’de oturman benim askerim ve vilayetim için hayirli degildir. Senin düsmanligini göz görüp dururken ben, görünmeyen düsmana varip seni arkamda birakamam” diyen Sultan Selim, Malatya’dan Haleb’e dogru yürümeye baslar.

Selim, Kansu Gavri’nin Haleb’e gelis haberini alir almaz Rumeli Kadiaskeri Zeyrekzâde Rükneddin ile ümerâdan Karaca Ahmed Pasa’dan mütesekkil bir elçilik heyeti gönderir. Bu heyet önce iyi bir kabul görmez ise de, sonra Sah Ismail’e karsi olan gerginlikte, arabulucu bir rol oynayabilecekleri teklifi ve Yavuz’un harekete geçmesi üzerine geri döner. Böyle bir davranisa karsilik Selim, askerin Kayseri’de toplanmasini emrederek l5l6 Haziran’inda Üsküdar’a geçmis, oglu Süleyman’i Edirne’de, Pirî Pasa’yi Istanbul’da ve Zeyrekzâde’yi de Bursa’da muhafiz olarak biraktiktan sonra, yeniden teskil olunan Osmanli donanmasini da Suriye sahillerine göndermisti.

Elçilerine yapilan hakarete tahammül edemeyen Selim, bu hakareti, iki devlet arasinda bir harb sebebi sayar. Misir Sultaninin, 50.000 kisilik büyük bir orduyla ve yaninda Abbasî Halifesi III. Mütevekkil Alallah oldugu halde Haleb’e gelip mevki almasi, Osmanlilara aradiklari firsati vermis olur. Dönemin Osmanli Seyhülislâmi Zenbilli Ali Cemalî Efendi, Islâm ve seriat düsmanlarina yardim eden Memlûk ümerasi üzerine harb için fetva vermisti. Pâdisah, Aksehir, Konya, Kayseri yoluyla Elbistan ovasina gelip Vezir-i a’zam Hadim Sinan Pasa kuvvetlerine iltihak eder. Böylece savas kaçinilmaz bir hal almis oluyordu. Bu sebeple, Evâsit-i Receb (Receb ortalari) 922 (l0 Agustos l5l6) tarihli bir mektupla Kansu Gavri’yi, gerek Sah Ismail’i desteklemek, gerekse elçilerine yaptigi hakaretten dolayi savasa davet edip: “Benim, azimet-i âlim, ihyay-i seriat-i garra içün diyar-i sarka münsarif kilinmisken senin, ol mülhid-i bî-din ve müfsid-i bed âyine takviyet kastina bazi evza-i nâ – sâyesten zâhir olup sen onlardan esedd oldugun haysiyetten teveccüh-i hümâyûnum senin üzerine mün’atif kilinup…” diyerek, nerede ve nasil isterse kendisi ile karsilasmaya hazir oldugunu bildirir. Bu sirada Mogolbay nâmiyle Misir Sultani’ndan gelen ve pürsilah huzura giren elçiye sinirlenen Yavuz, “Bana, gönderecek, ulemâdan bir zât yokmuydu?” diyerek Memlûk elçisini tahkir ile gönderdikten sonra Ayintab (Gaziantep) istikametine dogru yol alir. Bu hareket esnasinda yol üzerinde bulunan sehir ve kasabalar ile Malatya’yi zapt eder. Ayintab’a geldikten sonra burada, Haleb’e kadar Osmanli ordusuna rehberlik edecegini va’d eden sehrin valisi Yunus Bey’in ilticasini kabul eder. Osmanli kuvvetleri kendilerine iltihak edenlerle birlikte, Haleb’e bagli bazi sehirleri de alirlar. Bazi arsiv belgelerinden anlasildigina göre bu siralarda muhtelif sehirlerde oldugu gibi Haleb’in ekâbir ve ümerasi da Osmanlilara müracaat edip kendilerini Memlûklularin elinde birakmamak sartiyle Osmanli ordusunu memnuniyetle karsilayacaklarini bildirmislerdir.

MERC-I DÂBIK VE RIDÂNIYE SAVASLARI

Memlûk Sultani Kansu Gavri, yaninda Abbasî Halifesi el-Mütevekkil Alallah oldugu halde takriben 80.000 kisilik ordusuyla Haleb’den çikarak Merc-i Dâbik’a gelip karargâhini kurar. Bununla beraber Selim’e gönderdigi son mektupta Haleb’e gelmesinin kendi elinde olmayip ümerâsinin israriyle oldugunu bildirip özür diler. Acaba Selim, beyan edilen bu özre güvenebilirmiydi? Zira onun Haleb’e gelisi de kendi ifadesine göre sadece bir teftis içindi. Fakat savastan sonra karargâhinda l00 kantar altin ve 200 kantar gümüsten ibâret olan ordu hazinesinin ele geçirilmesi düsünülürse, bu kadar büyük bir hazine ile sadece memleketi teftis degil, Yavuz’u maglub ettikten sonra, Istanbul’u zaptetmek gayesiyle lüzumlu olan masraflari karsilamak için böyle bir hazineyi beraberinde getirdigi rivayet edilmektedir.Bütün bunlari bir tarafa birakacak olsak dahi, kendisinin Kilis yakilarindaki Merc-i Dâbik mevkiine gelmesi artik bütün baris ümidlerini bosa çikarmisti.

Merci-i Dâbik’a, Memlûk ordusundan sonra gelen Osmanli ordusunun sag kolunda, Anadolu Beylerbeyi Zeynel Pasa, Sol kolunda Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Pasa, merkezde de Kapikulu askerleriyle Yavuz Sultan Selim yerlerini almis bulunuyorlardi. Ön tarafa da zincirler ile birbirlerine baglanmis toplar yerlestirilmisti. Osmanlilar, âdetleri üzerine hilâl seklindeki harp nizamlarini burada da uyguladilar. Osmanlilarin bu harp düzenine karsilik Memlûk ordusunun sag kolunda Haleb Nâibu’s-saltanasi Hayir Bey, sol kolda Sam Nâibu’s-saltanasi Sibay, merkezde de Sultan Gavri maiyetiyle cephe almislardi.

Iki taraf, 24 Agustos l5l6 (26 Receb 922 )’da Merc-i Dâbik’ta karsilasir. Savasin ilk karsilasmasinda Hayirbey kuvvetleriyle birlikte savasi terk edip kaçar. Osmanlilar’in teknik üstünlüklerine dayanamayan Memlûklar, kisa bir zamanda maglub olmuslardi. Osmanli topçusu bu savasta büyük bir rol oynamisti. Ordusu dagilan Kansu Gavri’ye dair verilen haberler, birbirini tutmayan rivâyetler seklinde karsimiza çiktamaktadirlar. Bununla beraber en dogru gibi kabul edileni, Ömer Satir’dan rivâyet edilen Ibrahim Gülsenî’nin menakibinda nakledilen rivâyettir. Ona göre savastan maglub çikan Kansu Gavri, Satir ve daha birkaç kisi ile kaçarken çöle düsmüs, yorgunluk ve bitkinlikten gece yattigi yerde ölüp kalmistir.

Savasin kazanilmasindan iki gün sonra Haleb’e dogru yola çikan Pâdisah, iki günlük bir yolculugu müteakiben Haleb yakinlarina gelir. Sultan Selim, herhangi bir çatismaya girmeden burayi teslim alir. Haleb, Selim’i merasimle karsilar. Yavuz Sultan Selim, Haleb’de iken basta Abbasî Halifesi el-Mütevekkil Alallah Ebû Abdullah Muhammed ile üç mezhebin kadilarini kabul ederek onlara karsi iyi muamelede bulunur. Muhtemelen burada, Halife’den, hilâfet alamatlerini de alir. l8 gün kadar Haleb yakininda kurdugu ordugâhinda kalan müzaffer hükümdar, buraya vali olarak Karaca Pasa’yi, kadi olarak da Çömlekçizâde Kemal Çelebi’yi tayin eder.

Yavuz Sultan Selim, Haleb Ulu Câmii’nde Cuma namazini eda ederken hatib, Mekke ve Medine’nin hâkimi mânasina gelen “Hâkimu’l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvaniyle hitab edince o, yerinden kalkip bu elkabin yerine “Hâdimu’l-Haremeyn es-Serifeyn” (Haremeyn’in hizmetkâri) kelimelerini telaffüzla kendisine bu ünvanin verilmesini istemisti. Hatib’in ayni sözleri tekrarlamasi üzerine çok sevinen Yavuz Sultan Selim, l000 dukadan daha fazla degeri olan kaftanini çikarip hatibe giydirecek ve üzerinde namaz kildigi haliyi kaldirip topraga secde edecektir. Böylece o, Isâm tarihinde diyânetperverliginin ne kadar üstün oldugunu gösterdigi gibi, Hz. Peygamber’in, Sair Ka’b b. Züheyr’in kasidesine (Kaside-i bürde) karsi bürdesini (hirka) vermesini örnek alarak böyle bir harekette bulunmustur. Bu hareket tarzi, Selim’in Islâm’a ve Resûlullah’a ne kadar bagli oldugunun en belig ve açik nümûnesidir ki bu, Osmanogullari’nin en karekteristik vasfini teskil eder. Yavuz için kullanilan bu ünvan, kendisinden sonra gelen bütün Osmanli hükümdarlari için de kullanilan önemli bir elkab olmustur.

Yavuz Sultan Selim, Hama ve Humus üzerinden Sam (Dimask)’a dogru ilerler. Memlûkler tarafindan terk edilip bosaltilan Sam, mesayih ve diger ileri gelenlerce Osmanlilara teslim edilir. Sam’a giren Yavuz Sultan Selim, burada iki gün kadar kalir. Bu süre içinde ordusunu yeniden bir nizam ve düzenlemeye tabi tuttugu gibi memleketin ihtiyaçlari ile de ilgilenir. Bu arada Muhyiddin el-Arabî’nin kabri yanina bir de câmi yaptirir.

Sultan Selim, Osmanli idaresine geçen Suriye ve Lübnan mintikalarini yeniden teskilâtlandirdigi bir sirada, Güney Suriye ve Filistin’deki Safed, Nablus, Kudüs Aclun ve Gazze gibi belli basli sehirleri ele geçiren Vezir-i’azam Sinan Pasa, Memlûk Devleti’nin Gazze Valisi Canberdî Gazalî’yi maglub etmek suretiyle Osmanli kuvvetlerine Misir yolunu açmis bulunuyordu.

Merc-i Dâbik hezimetinden sonra, Misir’a kaçabilen bazi Memlûk emirlerinin gayretleriyle Kahire’de Memlûk Devleti’nin basina Tomanbay getirilmisti. Memlûklar, Merci-i Dâbik muharebesinden sonra, Osmanli hükümdarinin yaninda bulunan Halife el-Mütevekkil yerine de el-Müstemsik’i halife olarak tayin ettiler. Bu haber üzerine Yavuz Sultan Selim,Tomanbay’a iki elçi gönderir. Bunlar, Tomanbay’in, Sultan Selim’in hâkimiyetini tanimak sartiyle Gazze’den öteye olan Misir topraklarini Memlûklar’a birakmak istedigini, bu ve daha baska sartlarla sulh (baris) teklifinde bulunacaklardi. Mektubun tesirinde kalan Tomanbay, Sultan Selim’in sartlarini kabul edip sulh yapmak istediyse de yaninda bulunan emirler, siddetle karsi koyarak bu teklifleri reddederler. Onlara göre Suriye muvakkat olarak Osmanli idaresine geçmisti. Yavuz, daha önce Cengiz ogullarindan Hülagu ile Timur hâdiselerinde oldugu gibi Misir üzerine gelemeyecek, Suriye ve Filistin’den geri dönecegini zannediyorlardi. Çünkü onlar, Hülagu ile Timur’un yapamadigini, Selim’in yapabilecegine inanmiyorlardi. Bu bakimdan, Pâdisah’in, Anadolu’ya dönmesinden sonra zapt edilen yerler, tekrar geri alinacakti. Olaylari bu açidan degerlendiren Misir ümerasi, Tomanbay’in muhalefetine ragmen Osmanli elçilerini öldürmekten de çekinmez. Elçilerinin Misirliar tarafindan öldürülmesi, artik buraya (Misir’a) yapilacak seferi kaçinilmaz hâle getirir.

Bu arada, Sultan Selim’in, Hayir Bay vâsitasiyle Misir ümerasindan bazilari ile temasa geçip, lehinde propaganda faaliyetlerine giristigi anlasilmaktadir. Ancak bütün bu tesebbüs ve faaliyetlerden bir sonuç alamayan Selim, sür’atle ilerleyecek ve sirasiyle el-Aris, Hân Yunus, Sâlihiyye ve Belbis’i zaptederek Kahire önünde Matariye ile Cebel Ahmer arasinda bulunan Ridâniye’ye ulasacaktir. Seferde hazir bulunan müelliflere göre, cündîler (süvari) yaninda sehir halkindan, Urban, Zenci ve Magriblilerden mürekkeb 20 bin (kaynaklara göre 50 bin) kisilik Memlûkler, Iskenderiye’de bulunan Venediklilerden ve diger Batili’lardan top temin etmek, siper ve hendek kazmak suretiyle tahkim ettikleri Ridâniye’de Osmanlilarla yeniden savasmak üzere tesebbüse geçmislerdi. Bu maksatla, Kahire’nin kuzeyindeki el-Mukattam dagindan baslayarak Nil Nehri’ne kadar uzanan bir sahada mukavemete çalismislardir.

Misir üzerine yürümek üzere Sam’dan ayrilan Sultan Selim, Kudüs’ü ziyaret ettikten sonra Gazze’de bulunan Osmanli ordusuna ulasir. l3 günde çölü katederek Kahire’nin kuzey dogusunda ve bu sehrin çok yakininda bulunan Ridâniye’ye varir. Burada yapilacak muharebe, Merc-i Dâbik muharebesinden daha zor ve tehlikeli idi. Zira Ridâniye cephesi, 50 binle 20 bin arasindaki bir kuvvetle ve biraz önce sözü edilen Frenklerden temin edilen 200 kit’a topla, siper ve hendeklerle tahkim edilmisti. Tomanbay, ecnebilerden top ve topçu tedarik ederek Iskenderiye sahlindeki toplari da buraya getirtmisti.

Savas, 22 Ocak l5l7 (29 Zilhicce 922)’de Yavuz Sultan Selim’in bizzat yaptigi plan geregi, Memlûk ordusunu sasirtacak bir sekilde baslamisti. Bununla beraber Misir ordusu da siddetle karsi koymustu. O gün bitmeyen harb, ertesi günü ikindi vaktine kadar devam eder. Muvaffakiyetten ümidini kesen Memlûk Sultani Tomanbay, son bir ümid ile Osmanli ordusunun merkezine hücum ederek Selim’i yakalamak veya öldürmek istemisti. Fakat Yavuz, o anda merkezde degil, el-Mukattam Dagi’ni dolasan kuvvetlerin basinda bulunuyordu. O sirada merkzde bulunan Vezir-i a’zam Hadim Sinan Pasa ile Ramazan oglu Mahmud ve Yunus Bey’ler maktul düsmüslerdi.Yeniçerilerin mukavemeti üzerine geri çekilmek ve bir müddet sonra da muvaffakiyetten ümidini keserek Said bölgesine kaçmak zorunda kalan Tomanbay’i takib eden Osmanli kuvvetleri, Kahire’nin bir kismini ele geçirmeye muvaffak olurlar. Selim, üç gün sonra yaninda halife ve dört mezebin kadilari oldugu halde Kahire’ye girip Bulak’ta ordugâh kurar. Öyle anlasiliyor ki, Osmanlilar, Ridaniye savasini müteakip Kahire’yi bütünüyle ele geçirmek üzere giristikleri tesebbüslerde büyük zorluklarla karsilasmislar. Nitekim 27 – 28 Ocak gecesi, yatsi namazindan sonra, on bin kisi ile ansizin Selim’in karargâhina hücum eden Tomanbay, Osmanlilarla siddetli çarpismalara girismis, iki gece sonra yeniden girdigi Kahire’de hendekler kazdirip barikatlar kurdurtmak suretiyle sokak savaslarina baslamistir. Bunun üzerine yeni Vezir-i a’zam Yunus Pasa, maiyetindeki yeniçeri bölükleri ile, o dönemde dünyanin en büyük sehri oldugu anlasilan Kahire’ye girerek sokak savaslarina istirak eder. Bu arada Kahire’liler de Osmanlilar’a karsi savasmis ve dar sokaklarda damlardan Osmanli askerlerine tas ve benzer seyler atmislardi. Bununla beraber, gerek Tomanbay’in, gerekse halkin bütün çabalari, Kahire’nin Osmanlilar’in eline geçmesine engel olamadi. Bu çabalardan bir sonuç alamayacagini anlayan Tomanbay, ele geçmemek için kadin kiyafetine girip Kahire’yi terk eder. Tomanbay, yedi kisi ile kaçip kurtulmus olmasina ragmen, Misir’in diger ümerâsi, mukavemetten tamamiyle ümidlerini kestikleri için gelip teslim oldular ki, bunlarin içinde Canberdî Gazalî de vardi. Bu son taarruzda Tomanbay, dörtbin telefat verdikten baska, bir hayli de esir birakmisti. Said taraflarina kaçtigi anlasilan Tomanbay’dan aff edilmesi için mektuplar gelir. Bunun üzerine kendisine emannâme gönderilip iki defa aff edilir. Buna ragmen o, emannâme getiren hey’ete itimad edemiyerek, hey’et azalarini öldürtür.

Delta bölgesinde, basina topladigi üç bin kisiyle son defa talihini denemeye kalkisan Tomanbay, bu denemesinde de basarili olamaz. Yakalanmasi ile ilgili görüslerin farklilik arzetmelerine ragmen onun, müttefiklerinin ihanetine ugrayarak Osmanlilara teslim edildigi belirtilir. Sultan Selim, önceleri kendisine hürmet ederek onu, hükümdarlara yarasir bir sekilde agirlar. Bu arada onu, Misir valisi veya Anadolu’da kendisine kayd-i hayat sartiyla ( ölünceye kadar ) bir sancak vermeyi düsündügü belirtilir. Bununla beraber, kendisini seven Misir halkinin “Allah, Tomanbay’a yardim etsin” gibi sözlerle onun lehinde gösterilerde bulunmalari ve Hayir Bey ile Canberdî Gazalî’nin israrlari neticesinde l5l7 senesi Nisan ayi baslarinda idamina ferman çikar. Bunun üzerine Tomanbay, Sehsüvar oglu Ali Bey’e teslim edilir. Ali Bey, 2l Rebiülevvel 923 (l3 Nisan l5l7)’de günümüzde de ayni isimle anilan “Bâbu Züveyle” denilen yerde onu asarak idam eder. Idam için adi geçen yerin seçilmesinin bir sebebi vardi. O da Memlûklarin, daha önce Ali Bey’in babasini burada asmis olmalariydi.

Sultan Selim, Tomanbay’in cenazesinin, bir hükümdarin cenazesi gibi defn edilmesini ve ona gereken sayginin gösterilmesini emretmisti. Seim, Misir Baskadisi’nin imamlik yaptgi cenaze namazina bizzat istirak eder. Müteveffanin ruhu için üç gün fakirlere altin ve yiyecek dagitip in’amlarda bulunur.

Tomanbay’in ölümünden sonra Suriye gibi Misir da Osmanlilarin bir eyâleti haline gelmisti. Sultan Selim, burada itaatlerini arzetmeye gelen hey’etleri kabul etmisti. Bu hey’etler içinde en önemli olani, Haremeyn Serifi Ebu’l-Berekât b. Muhammed’in, Sultan Selim’i tebrik için oglu Ebû Nümey’in basinda buundugu hey’et idi. Ebu’l-Berekât, oglu vâsitasiyle Ka’be’nin anahtarlari yaninda bazi mukaddes emânetler ve hediyelerle göndermisti. Ebû Nümey’e, büyük ikramlarda bulunuldu. Ebû Nümey, l5l7 senesi Mayis ayinin sonlarina dogru Pâdisah tarafindan kabul edildi. Bu kabul esnasinda o, babasinin Memlûk idaresinden çektigi eziyetleri anlatti. Haremeyn Serifi, Memlûk Sultanlari’na karsi duydugu memnuniyetsizlik ile Sultan Selim’in, Suriye’de mukaddes mahallere karsi göstermis oldugu büyük alaka ve ihtimam sebebiyle, severek Osmanli idaresine girmis, Sultan Selim’in adini hutbede zikretmeye âmade bulundugunu bildirmisti. Sultan Selim tarafindan iyi karsilanmis olan Ebû Nümey, zengin hediyelerle geri dönmüstü. Bu arada, Haremeyn fukarasina dagitilmak üzere gemilerle bölgeye zahire ile 200 bin dinar gönderilmisti. Hoca Saadeddin, Haremeyn’e gönderilen yardim için su ifadeleri kullanir: “Haremeyn-i Serifeyn mücavirlerine mebâlig-i mevfûre gönderüp idrar-i müteariflerini müdaaf eylediler. Ve gestilerle (gemilerle) nihayetsiz gallat ve hububat gönderdiler. Ve kudat-i Misir’dan (Misir kadilarindan) mezid-i istikamet ve tedyin birle tayin buyrulan iki kadi ile 200 bin mikdari dinar-i kâmilu’l-ayâr gönderüp ma’rifet-i nüzzâr ve küttâb ile Haremeyn-i Muhteremeyn fukarasina tevzi’ ettirdiler.” Ilk defa olarak hac kervâni ( Sürre ), Sultan Selim’in, Sam’dan Ka’be için gönderdigi bir örtüyü hâmilen Hicaz’a hareket etmistir. Bu tarihten (h. 923 / m. l5l7) itibaren Osmanli Sultanlari “Hâdimu’l-Haremeyn es-Serifeyn” (Haremeyn’in Hizmetçileri) ünvanini aldilar. Bu ünvan, Osmanli Pâdisahlarina hem Islâm, hem de Hiristiyan âleminde büyük bir itibar te’min etmisti. Bu esnada elçilik vazifesi ile gelen hey’etlerden biri de Venedik hey’eti idi. Hey’etin vazifesi o ana kadar Kibris için memlûklere vermekte oldugu vergiyi, Memlûklerden saglamis oldugu imtiyazlar baki kalmak üzere, Osmanlilara vermek hususunda müzakerelerde bulunmak idi. Bu hey’et, ayni zamanda, Venediklilerin Osmanlilara karsi Kölemenlere yardimda bulundugu töhmetini de redd ederek, devletini bu hususta müdafaa edecekti.

Yavuz Sultan Selim, ikamet etmek için Kahire’de bir kösk insa ettirir. O, burada kaldigi müddet zarfinda bu köskte ikamet eder. Mayis sonlarinda Pîrî Pasa komutasinda gelen Osmanli donanmasini teftis etmek üzere, Iskenderiye’ye bir seyahatta bulunmus olan Selim, l2 Haziran’da Kahire’ye dönerek burada üç ay kaldiktan sonra l0 Eylül’de Hayirbey’i vali olarak tayin ederek Misir’dan ayrilir. Böylece, Misir’a geldigi ilk gün ile, ayrilis günü olan 23 Saban 923 (l0 Eylül l5l7)’a kadar 8 ay Misir’da ikamet etmis olur. Pâdisah’in, Misir’da bu kadar uzun müddet kalmasi, belki de yeni yerlerin ilhaki içindi. Fakat Misir’da fazla kalmaktan dolayi usanmis olan “erkân ve a’yan ve ashab-i divan” Istanbul’a dönmek istiyordu. Bunlar, Yavuz’un ulemaya gösterdigi saygiyi da dikkate alarak o dönemde Anadolu Kadiaskeri olan Kemal Pasazâde’ye müracaatla Pâdisah’i ikna etmesini rica ederler. Bunun üzerine bir gün, gezinti esnasinda Pâdisah, etrafta neler konusuluyor dedigi zaman Kemal Pasazâde firsati kaçirmamis ve askerin dönme arzusunda oldugunu söyleyerek:

“Sultanim, askerlerin Nil’den davarlarini suluyorlardi. O askerlerden birinin su türküyü söyledigini duydum” der ve askerin isteklerini, türkülerle dile getirdigini açiklayarak, türkünün metnini su sekilde Pâdisah’a arzeder:

“Nemiz kaldi bizim mülk-i Arab’da

Nice bir dururuz Sam u Haleb’de

Cihan halki kamu ays ü tarabda

Gel gel ahi , gidelim Rûm illerine”

Efkâr-i umûmiyenin görüsüne tercüman olan bu türkü, aslinda o anda bizzat Kemal Pasazâde’nin kendi dilinden nakledilmis sözleriydi. Gerçi hükümdar da bunu anlamakta gecikmemisti. Bu sebeple birkaç gün sonraki bir sohbet esnasinda Pâdisah: “Geçen gün söyledigin türkü senin ihtirâin miydi?” diye sorunca, Kadiasker Kemal Pasazâde çok rahat ve cesûrâne bir sekilde “evet” der. Böyle bir cevab karsisinda belki de hiddetlenecegi tahmin edilecek olan Pâdisah, bu itirafa karsilik 500 duka altin ihsan etmekle cevap vermis olur. Kaynaklarda bu olay su ifadelerle nakledilir. Bir gün yine yolda sohbet ederlerken Pâdisah, Kemâl Pasazâde’ye sorar :

Tokat’li Molla Lütfi hocaniz imis, ilim ve irfani yüksek degerli bir ilim adami iken katline sebep ne oldu? Kemâl Pasazâde bu soruya su cevabi verir: ” Hased-i akran belâsina ugradi. Tam bir âlim, kâmil, salih ve dindar bir kisi iken düsmani çogalib hased ettiler ve katline sebep oldular. Bu duruma üzülen hükümdar, onun sakaci biri oldugunu, zaman zaman öyle sakalar yaparmis ki, isitenler gerçek zannedermis. Siz de üstâdiniz gibi öyle sakalar yapmazmisiniz ki, gerçek zannedilsin? diye sorunca Kemal Pasazâde:

“Biz, geçen gün siramizi savdik, simdi sira Pâdisahimiz hazretlerinindir.” cevabini verince, Yavuz Sutan Selim düsünür ve der ki:

“Yoksa, geçen gün, yeniçeriler agzindan söylenen o kita, öyle bir saka miydi? Yani yeniçeriler agzindan siz mi uydurdunuz?” Bu söz üzerine Kemâl Pasazâde:

“Evet, dogrusu, Pâdisahimizin buyurduklari gibidir” der. Pâdisah, hosuna giden bu açik ve cesurâne sözü karsisinda Kemal Pasazâde’ye yukarida belirtilen ihsanlarda bulunur.

Yavuz Sultan Selim, Misir’da kaldigi süre içinde mahallî bazi islâhatlarda bulundu. Bu meyanda o, Suriye ile Misir’in toprak ve vergi islerini bir sisteme baglayarak düzene sokar. Gerçi Osmanlilar, bir kisim Türk ve Islâm devletlerinden zapt ve ilhak ettikleri devletlerin büyük bir kisminda bazan eski kanunlari hiç degistirmeden ve eski isimleri ile muhafaza ediyorlardi. Bununla beraber, özellikle vergi konusunda halk için bir çesit zulüm niteligini tasiyan vergileri “Fena bid’atlar” addederek ortadan kaldiriyorlardi.

Memlûk Sultanligi’nin ortadan kalkmasi, Osmanli Devleti’ne Asya Kit’asin’da Suriye, Filistin ve el-Cezire ile Hicaz’i, Afrika’da ise Misir gibi stratejik önemi büyük ve mamur bir bölgeyi kazandirdi. Böylece, Kizil Deniz’in karsilikli iki sahiline de sâhip olan Osmanlilar, Hind ve Ak Deniz arasindaki Kizil Deniz ticaret yoluna hâkim olmuslardi. Böylece, Arabistan, Haremeyni’s-Serifeyn, Zebid, Aden, Yemen, Habesistan, Said, Nubye, Magrib’e kadar, Umman sahilinden Firat ve Bagdad’a kadar olan memleketlerin emir ve sultanlari Yavuz Selim’in emrine girmis oluyorlardi. Böylece Yavuz Sultan Selim, atalarinin kurduklari devlete büyük bir katkida bulunmus oluyordu. O, Fâtih Sultan Mehmed tarafindan daha iyi bir sekilde gelistirilen orduyu kullanarak, gerek onun ve gerekse II. Bâyezid’in stratejik ve idarî temellerinden yararlanarak Safevîleri yenmekle de kalmamis, ayni zamanda Müslüman devletlerin önemli bir kismini da kendine baglamisti.

Sultan Selim, Istanbul’a hareket etmeden önce idarî bir tedbir olmak üzere Kahire’deki bazi hükümdar ogullariyla, halife ve akrabalarini, nüfuzlu âlim, seyh ve beylerden, ileride tehlike arzedebilecek olanlari Istanbul’a göndermisti. Istanbul’a gönderilenler arasinda Misir’daki Abbasî Halifesi III. Mütevekkil Alallah ile amcasi Halil’in ogullari ve Sultan Kansu Gavrî’nin oglu Mehmed de vardi. Bu arada o, kütüphânelerdeki kiymetli bazi eserler ile mimar ve san’atkârlardan bir kismini da Istanbul’a göndermisti. Bu nakillerin tamami, deniz yoluyla yapilmisti. Selim, bilgili bir kimseden Misir pramitleri ile Nil hakkinda bilgi almisti ki, bu zata karsi büyük bir saygi besleyip ona ikramlarda bulundu.

Daha önce de, biraz temas edildigi gibi, Yavuz Sultan Selim, iyi tahsil görmüs, müsait zamanlarda vaktini okuyup arastirmakla geçiren âlim bir hükümdardi. Kendisi, tasavvufun “vahdet-i vücud” felsefesini begendiginden, bu felsefenin Anadolu’da yayilmasini temin eden ve “Seyh-i Ekber” nâmiyle söhret kazanmis olan Muhyiddin ibnu’l-Arabi’ye karsi büyük bir hürmeti vardi. Merc-i Dâbik zaferinden sonra Sam’a girdigi vakit, “Seyh-i Ekber”in kabrini sormus ve bazilari tarafindan “Seyh-i Ekfer” (en büyük kâfir) diye tahkir edilen bu büyük zâtin kabrini buldurmustu. Misir dönüsünde dört ay kadar Sam’daki ikameti esnasinda seyhin kabrine türbe ve yanina bir de câmi ile her gün fakirlere yemek dagitmak üzere bir de imâret yapilmasini emretmisti. Bu insaat öyle sür’atli yapilmaliydi ki, kendisi henüz buradan hareket etmeden önce bitmeliydi. Filhakika, mimarlarla usta ve ameleden bir kismi, gece çalismak suretiyle bunlari tamamlamislardi. Yavuz bu câmide ilk Cuma namazini kilmis ve vakiflarini tertib ettirerek vaaz ile Kur’an okumaya me’mur görevliler de tayin etmisti.

Sam’dan sonra yoluna devam eden Yavuz Sultan Selim, 22 Safer 924 (5 Mart l5l8) tarihinde Haleb’e gelir. Iki ay kadar Haleb’de kalan Selim, iki ayda da Istanbul’a gelir. Merasim ve tantanai karsilamalardan pek hoslanmadigi anlasilan Yavuz Sutan Selim, törenle karsilanmamak için, gece gizlice Topkapi Sarayi’na gelir. Istanbul’da on (veya yirmi) gün kadar kalan Yavuz Selim, 27 Receb (4 Agustos)’de payitahttan ayrilarak Edirne’ye hareket eder. Pâdisah’in Edirne’ye gelmesinden dokuz gün sonra Sehzâde Süleyman, gelirine 500 bin akça ilave edilmis oldugu halde babasi ile vedalasarak geldigi Saruhan Sancagi’na tekrar döner. Selim, Edirne’de bulundugu sirada Venedik, Macar ve Ispanya gibi Avrupa devletleriyle muâhedeleri yenilemistir. Sultan’in, Avrupa devletlerine karsi sulh siyâseti takib edisi, herhalde yeni bir Iran seferine çikmasi ile izah edilebilir.

YAVUZ SULTAN SELIM’IN BATI SIYASETI

Yavuz Sultan Selim’in, Bati devletleri ile olan münasebetleri, onun hükümdarlik makamina geçmesiyle birlikte, cülûsu tebrik için gelen komsu devletlerin elçileri ile baslamisti. Bu münasebetlerin baslangici ise onun, babasina karsi giristigi hareket esnasinda, Rumeli’de bir sancak istemesi ve Hiristiyanlarla mücadele edebilmesi için burada sayilari 25 bine ulasacak bir askerî birlik toplamasi ile olmustu denebilir. Zira onun tahta çikisi esnasinda Avrupa’li hükümdarlar, hem cülûsu tebrik etmek hem de mümkün olursa eski anlasmalari yenilemek üzere elçilerini göndermislerdi. Fakat, Sehzâde Ahmed’in çikardigi isyandan dolayi hemen Anadolu’ya geçmek zorunda kaldigi için gelen veya gelecek olan elçilerle fazla ilgilenemiyordu. Bununla beraber, kendisini selamlamak ve himâyesini taleb etmek üzere gelmis olan Raguza elçilerini fazla bekletmemis ve eskiden beri Osmanlilara vergi veren bu cumhuriyetin temsilcilerine Bursa’da eski imtiyazlarini taniyan bir ahidnâme vermisti. l5l2′de verilen bu ahidnâmede Sultan Selim, Raguza’lilarin verecekleri vergiler için “buyurdum ki, sâbika babam tâbe serâhu zamaninda verdikleri l2500 filori sâl be sâl (her sene) âdet-i kadime üzre elçileriyle dergâh-i muallama göndereler” diyordu.

Pâdisah, diger devlet elçileri ile de gerekli anlasmalari imzalamayi faydali buluyordu. Çünkü Anadolu’da bir müddetten beri Kizilbaslarin çikardiklari karisikliklari ve onlari tahrik eden Safevî Devleti’ni dikkate almadan Bati’ya yönelmek akillica ve dogru bir hareket olmazdi. Bu sebepten dolayi bütün Bati’li devletlerle dostça münasebetlerde bulunmayi lüzûmlu sayan Yavuz Sultan Selim, bu anlayisin bir sonucu olarak onlarin elçilerine karsi mültefit davranmis, bu arada Eflâk ve Bogdan’in gönderdigi hediyeleri kabul ettigi gibi, babasinin zamaninda, Bogdan Beyi ile imzalanmis olan anlasmayi da yenilemisti. Bu muahede ile Bogdan kendisini Bâb-i Humâyun’un tabii ve haraçgüzâri saymisti.

OSMANLI – VENEDIK MÜNASEBETLERI

Olaylarin cereyan tarzindan anlasildigina göre, bu dönemde Osmanlilarin önemli telakki ettikleri devlet, Venedik idi. Zira Yavuz Selim, daha tahta çikar çikmaz, Venedik hükümet reisine bir mektup göndermis, bu mektupta özellikle II. Bâyezid’in, kendi istegiyle hükümdarliktan ayrildigini belirtmisti. Pâdisah’in, mektubunu götüren Semiz Çavus, kalabalik bir maiyet ile Venedik’e gidip Sark’a (Dogu) yakisir bir debdebe izhar etmisti. Bu zât, on asilzâde tarafindan senatoya götürülmüstü. Bu durum, Venediklilerin, Osmanli elçisine karsi çok samimi davrandiklarini göstermektedir. Buna karsilik, cülûsu tebrike gelmis olan Venidk elçisi Nicolo Giustianiani’ye de Pâdisah büyük iltifatlarda bulunmus, hatta onu, Sehzâde Ahmed’in isyanini bastirmak üzere Anadolu’ya giderken, Bursa’ya kadar beraberinde götürmüstü. Iste karsilikli dostluk ve itimad belirtileri gibi sayabilecegimiz bu hareketlerin iki taraf için de bir mânasi olmaliydi. Muhtemelen Osmanlilar, bu tarzdaki hareketleriyle, Dogu’ya yapmayi düsündükleri sefer esnasinda, Venedik’ten gelebilecek olan tehlikeleri önlemek, Adriyatik, Ege ve Akdeniz kiyilarindaki topraklarinin güvenligini saglamak istiyorlardi. Venediklilere gelince onlar da, Osmanlilar ile baris halinde bulunmayi, birçok yönden faydali görmüs olmalilar. Çünkü her seyden önce Santa – Maura önündeki Türk gemileri ile Mustafa Pasa idaresinde Apulya’ya göderilecegi söylenen ve Avlonya’da hazirlanmakta bulunan ll0 hafif ve 30 agir gemiden mürekkeb olan filo, onlar için bir endise konusu idi. Ayrica Sultan II. Bâyezid zamaninda Osmanlilara karsi giristigi mücadele, Venedik’i ma’nen ve maddeten o kadar sarsmisti ki, bundan sonra Osmanlilarla dost kalmayi menfaatlarina daha uygun görüyordu. Bu yüzden Venedik, Antonio Giustiniani adindaki bir elçisini Osmanlilara gönderdi. Edirne’ye gelen ve Venedik Cumhuriyeti’nin, Osmanli Devleti hakkindaki saadet temennilerini bildiren bu zat, Pâdisah tarafindan iyi karsilanmakla beraber, yapilmasi düsünülen anlasma, kolayca imza edilemedi. Ayrica, Istanbul’da anlasma müzakerelerinin devam ettigi siralarda Osmanli kuvvetleri, Venediklilerin yardimda bulundugu Hirvat Bani J. Johan’in arazisini bastan basa çigneyip iki bin Hiristiyani alip götürürler. Bununla beraber iki devlet arasinda l7 Ekim l5l3 ‘de imzalanan anlasma ile Venedikliler bütün isteklerini elde edememekle birlikte, II. Bâyezid zamaninda kendileri için taninmis olan ticarî imtiyazlari yeniden elde ederler. Bu durum, Venedik için çok iyi olmustu. Çünkü devamli savaslardan dolayi bosalmis olan hazinesini ancak bu suretle doldurabilirdi. Bundan baska Osmanlilarin her konuda kendilerine yardim edeceklerini umuyorlardi. Nitekim bundan sonra iki devlet arasinda Napoli aleyhine olmak üzere çok ilgi çekici müzakereler cereyan edecektir. Bu arada Venedik de, Sah Ismail’in israrla istedigi yardimi red eder. Hatta, Papa’nin va’d ettigi büyük ve önemli menfaatleri de dikkate alip Osmanlilar aleyhine harekete geçmez. Aksine Çaldiran zaferinden dolayi Yavuz’u tebrik eder. Böylece, Osmanlilar ile Venedik arasinda uzunca bir süre devam edecek olan dostluk münasebetleri gelistirilmis olur. Bunun üzerine iki devlet arasinda l5l7 tarihinde yeni bir anlasma imzalanir.

OSMANLI – MACAR MÜNASEBETLERI

Osmanli Venedik münasebetlerinden bahsedilirken temas edildigi gibi, Venedik elçisinin Edirne’ye ulastigi siralarda, bir Macar elçisi de gelmisti. Bu elçi, II. Bâyezid zamaninda imzalanmis bulunan ve kisa bir zaman önce, Osmanlilarin Sava Nehri kiyilarina yaklasmalarini bahane ile zedelenen mütarekeyi yenilemek için müzakerelere girisecekti. Halbuki bu elçinin yolda bulundugu siralarda Wesprim Piskoposu Peter Berislo, Sava ve Unna arasindaki Türklere hücum ederek 2000 kadar Müslümani öldürmüstü. Bununla beraber daha sonralari da Macaristan’la olan siyasî münâsebetleri ihlal edecek küçük bazi hudud çekismeleri devam ettiyse de bunlar, harple sonuçlanacak bir hâdiseye sebep olmadi. Su kadar varki Macaristan, Osmanlilar’a karsi büsbütün hazirliksiz kalmak da istemiyordu. Bu sebeple Papa’dan hem para hem de Osmanlilara karsi bütün Avrupa devletlerinin müsterek bir harekette bulunmalarini saglamak için ricada bulundu. ll Mart l5l3′te papalik makamina oturan ve Medici ailesine mensub olan Papa X. Leo, kendinden önce bu makami isgal edenler gibi bütün Bati âlemini Türklere karsi ayaklandirmaya çalisan bir insandi. Papa’nin, Türklere karsi duydugu düsmanligin asil sebebini, Tunus’lu veya Türk denizcilerinin hareketlerinden dolayi degil, Osmanli Devleti’nin kurulusundan beri, gittikçe güçlenip kuvvet kazanan ve Bati’yi tehdid eden Müslümanliga karsi duyulan kin, nefret ve bunun sonucu olarak da Osmanlilari Bati topraklarindan sürüp çikarma teskil ediyordu. Onun için bu ise gönül verenlerden birisi olarak görülen Papa X. Leo’nun, papalik makamina geçer geçmez, hemen bütün Hiristiyan prenslere, Alman Imparatoru Maximilian’a, Polonya ve Ingiltere krallarina, Rodos Üstad-i A’zamina ve Liefland’da Alman sövalyeleri reisine gönderdigi bir çok mektup, bu konuda yeterli delilleri teskil etmektedirler. Ayrica, rönesans fikirlerini tasiyanlarin çogu da, bir takim güzel yazilarla, eski Yunan topraklarinin, barbar saydiklari Müslüman Türklerden, kurtarilmasini istiyorlardi. Papa, zaten bütün kuvveti ile bu isin pesinde idi. Kardinallari vasitasiyle yaptigi Haçli propagandasi, özellikle Macaristan’da tesirini gösterir. Bunun sonucu olarak binlerce çiftçi büyük gruplar halinde toplanir. Fakat bunlar, ciddi bir sevk ve idareden mahrum olduklarindan, alt seviyedeki rahiplerin tesvik ve tahrikleri ile etrafa ölüm ve dehset saçarak kendi vatanlarinda bile birçok sato, köy ve bölgeyi harabeye çevirirler. Papa’nin, birçok Avrupa ülkesine çagrida bulunarak bir Haçli seferi düzenlemek istemesi ve l6 Mart l5l7′de Lateran’da toplanan rûhanî meclis (concilium) te önemli kararlar aldirarak, Osmanli Devleti’nin istilasi ile ilgili teferruatli noktalari bile tesbit ettirmis olmasina ragmen, bir netice alinamamisti.

Avrupa’nin içinde bulundugu karisik duruma iyice vâkif olan Sultan Selim, bundanfaydalanmasini bilmis, komsu devletler ile iyi geçinerek Sark’in karisik islerini endisesiz bir sekilde halletmeye muvaffak olmustu. Nitekim bu sebeple Ragusa (Dubrovnik )’ya karsi bile mülayim davranilmis, bir ara gümrük vergisi % 5′e çikarilmis ise de, bilahere eskiden oldugu gibi % 2′ye indirilmisti.

Yavuz’dan önce (l499), Kirim Hani Mengli Giray’in tavassutu ile baslamis bulunan Osmanli – Rus ticarî münasebetleri, bazi tesebbüslere ragmen bu devirde pek inkisaf edememisti. Bununla beraber, mevcud eski anlasmalara riayet edilecegi yeniden tasdik edilmisti.

Yavuz Sultan Selim, karsilikli sinir ihlallerine ragmen Macarlarla savasa girmek istemiyordu. Onun, bazi meseleleri büyütmeyerek barisa meyilli olmasi, Macar Krali ile akrabasi olan Polonya Krali’ni memnun etmis olmali ki, l5l9 yilinda Osmanlilarla Poloyalilar arasinda bir baris antlasmasi imzalanmisti. Bütün dostlarinin bir yil içinde girebilecegi maddesini de ihtiva eden bu antlasma ile Yavuz, takip etmek istedigi baris politikasini bütün bir Bati dünyasina ilan etmis oluyordu. Nitekim bu hükme uyarak l5l9 baharinda Macarlar, Osmanlilarla üç yillik bir mütareke imzaladilar.

YAVUZ SULTAN SELIM’IN ÖLÜMÜ

Memlûk Devleti’ni ortadan kaldirip güney ve bir manada da güney dogu cephesini emniyet altina alan Yavuz Sultan Selim, artik Avrupa isleri ile yakindan ilgilenebilirdi. Zira, Papa X. Leo’nun, papalik makamina gelisinden sonra Hiristiyanlik âleminin fikir, düsünce ve hareketlerinde, Osmanlilar aleyhinde büyük bir degisiklik meydana gelmisti. Bu düsmanligin farkinda olan ve aleyhinde meydana geen degisiklik ile ilgili hareketleri çok yakindan takib eden Yavuz Sultan Selim, Papa’nin, kendileri aleyhinde olmak üzere birlesik bir Haçli ordusu hazirlamak için Avusturya, Fransa, Ingiltere ve Ispanya devletlerine birer kardinal gönderdigini biliyordu. O, ülkesinin genis sahillere sahip olmasindan dolayi yapilacak herhangi bir tecavüzü önlemek için donanmaya büyük bir ehemmiyet veriyordu. Bununla beraber onun, Haçli ordusuna karsi alacagi tedbirleri sadece donanma insasiyle sinirli saymamak gerekir. Zira l5l9′da Kamama Kilisesi ile Hiristiyan ziyaretçlerinin vergi muafiyetleri hakkinda görüsmek üzere Istanbul’a gelen Ispanya elçisi ile konusan Pâdisah, elçiye, sayet Ispanya Krali kendisi ile anlasmak istiyorsa murahhaslarini göndermesini beyan etmek suretiyle Papa’nin gerçeklestirmek istedigi ittifaktan onu ayirmak istiyordu. O, bununla da yetinmeyerek Macaristan’la olan mütarekeyi uzatmis, Venediklilerin, Kibris için vermekte olduklari vergiyi getiren elçiyi huzuruna kabul etmis ve alisilagelmis protokolun hilafina elçi ile konusarak, Venedik Devleti’nin antlasmalara bagli kalip bunlara riayet ettigi sürece kendileri ile baris halinde bulunacagini belirtmisti.

Johann Johansson’un meshur Osmanli haritasi

Siyasî çabalari ile Haçli ordusunu durdurmayi planlayan Yavuz Sultan Selim, öteden beri Avrupa’ya karsi girisecegi bir sefer için büyük bir donanmaya ihtiyaç oldugunu biliyordu. Bu sebeple o, askerî faaliyetlerine hiz vermekten geri kalmiyordu. Bu maksatla Haliç’te daha önce Bizans tersanesi olarak kullanilan yerde, Fâtih’in insa ettirmis oldugu eski tersaneyi Kagithâne’ye kadar genisleterek 300 kadar insaat tezgâhini (Göz) ihtiva edecek bir sekilde büyütmüstü. Böyle siki bir çalisma sonunda Istanbul ve Çanakkale’de 250 gemiden mürekkeb bir donanma, savasa hazir hale gelmisti. Anadolu’da ise birçok topla takviye edilmis 60 binden fazla asker toplanmisti. Hiç kimsenin nereye çarpilacagini bilemedigi bu seferin Hiristiyan bir devlet için oldugu zanni uyanmisti. Bu hazirliklar, belki de Roma’da gerçeklesilmesine çalisilan Haçli seferini karsilamak için yapiliyordu. Bununla beraber hazirliklarin bilhassa Rodos için oldugu kanaati yaygin bir hal almisti. Böyle bir kanaatin yayilmasinin hakli sebepleri de yok degildi. Nitekim Rodos’un, korsanlar ile hirsizlar duragi ve barinagi olmasi, bu sebeplerin basinda geliyordu. Osmanli Devleti, Akdeniz’de ticaret yapan Müslüman gemilerine saldiran bu hirsizlarla, Misir’in alinmasindan sonra daha çok ilgilenmek zorunda idi. Zira Rodos, güven altinda bulunmasi icab eden Istanbul – Iskenderiye ticaret yolunun üzerinde idi. Vezirler de “Su Akdeniz, sadece Devlet-i Aliyye’ye bir mersâ (liman) olabilir” demek suretiyle Pâdisah’i Rodos’un fethine tesvik ediyorlardi. Bununla beraber o, Fâtih Sultan Mehmed zamaninda oldugu gibi kötü bir netice ile karsilasmamak için hazirliklarin daha fazla olmasini vezirlerine ihtar ederek: ” Benim muradim bir kisver (memleket, ülke) almaktir. Siz beni, bir hirsiz kalesi almaya tergib edersiz” der. Bununla beraber bu sefer için kaç aylik tedarik gördünüz diye sordugunda Pirî Pasa: “Dört aylik” diye cevap verir. O, bunun kifayet etmeyecegini söyleyerek fikrini açiklamak suretiyle kale muhasaralarindan hoslanmadigini , meydan muharebelerinin sonuçlarinin daha büyük ve mesakkatlerinin daha az oldugunu söyleyerek âdeta keramet sahibi gibi ” Bizüm simden gerü sefer-i ahiretten gayri seferümüz yoktur” demisti. Bu, birbirinden parlak ve büyük zaferler kazanan bir insanin, bunlari asacak bir sefer yapamayacagi ve tarihteki azametinin gölgelenecegi ihtimalini düsünmesidir ki, Sultan’in, sorumluluk hususunda dahi sahikaya ulastigini gösteren bir delildir. Gerçekten de o, yapilan sefer hazirliklari hakkinda ilgililerden bilgi alip dört aylik barutun bulundugunu ögrenince bunu yetersiz görmüs ve Hoca Sa’düddin’in ifadesiyle “bu gûna tedâbir-i vâhiye ile ben sefer itmem ve kimse sözü ile yola gitmem ve bi’l-cümle bize sefer yok, meger sefer-i âhiret” demek suretiyle, artik maddî ve dünyevî seferler için degil, manevî ve âhiret yolculuguna hazirlanip Allah’ina kavusmak üzere oldugunu, etrafindakilere bildirmek ister gibiydi.

Sultan Selim, Vezir-i A’zam’i Kapikulu askerleriyle Edirne’ye gönderdikten sonra kendisi de Agustos l520′de (2 Saban 926) Edirne’ye dogru yola çikar. Rahatsizdi. Zira iki omuzunun sag tarafina yakin kisminda bir çiban çikmisti. Halk arasinda yanikara olarak isimlendirien bu çiban, “Sirpençe” ismiyle bilinmektedir. Hoca Sa’düddin, Yavuz Sultan Selim’in ölümüne sebep olan çiban hakkinda tafsilatli bilgiler vermekle beraber biz, olayi günümüzün ifadesiyle kisaca nakl etmek istiyoruz:

Yavuz Sultan Selim, Edirne’ye harekete karar verdikten sonra bir gün musahibi Hasan Can’la saray bahçesine inmis, dönüsünde yokusu çikarken Hasan Can’a sirtina bir seyin battigini söyleyince Hasan Can, elini hükümdarin sirtina sokmus ve fakat bir sey bulamamis, ancak ikinci sefer yine ayni seyden sikâyet edilince o zaman Hasan Can, sultanin dügmelerini çözüp sirtinda henüz bas vermis, etrafi kizarmis ve tam olgunlasmamis sert bir çiban görür. Bunu Sultan Selim’e söyleyince o, çibani sikmasini istemisse de Hasan Can: “Pâdisahim, büyük bir çibandir, henüz hamdir, zorlamak caiz degildir, bir münasib merhem koyalim” deyince Sultan Selim “Biz Çelebi degiliz ki, bir çiban için cerrahlara müracaat edelim” cevabini vermisti. O geceyi izdirab içinde geçiren Hünkâr, ertesi gün hamama giderek orada çibani siktirip zedeletmis. Fakat bu da izdirabini artirmaktan baska ise yaramamisti. Bunun üzerine Hasan Can’a “Seni dinlemedik amma kendimizi helâk ettik” deyip çibanin macerasini anlatinca Hasan Can “neredeyse aklim basimdan gidiyordu” diyecektir. Bütün bu sikintilara ragmen Pâdisah, Edirne seferi daha önce kararlastirildigi için geri dönmeyerek hasta oldugu halde 2 Saban 926′da çadira çikar.

Sultan Selim’in hastaligi yüzünden yollarda agir gidiliyor ve bazi menzillerde fazla kaliniyordu. Yavuz, Çorlu’da kirk gün Bashekim Ahmed Çelebi tarafindan tedavi edildi. Yara büyüyüp açilmisti. Pâdisah, hareket edemiyecek kadar takatsiz düsmüstü. Iki aya yakin ( Lütfi Pasa, 284′te 47 gün) devam eden tedaviden ve adeta kendisinden ümidini kesince Edirne’de bulunan Vezir-i a’zam Pirî Mehmed Pasa ile vezir Mustafa Pasa’yi ve Rumeli beylerbeyi Ahmed Pasa (Hain Ahmed Pasa)’yi acele yanina çagirtarak vasiyetini yapar. Daha sonra da Pirî Pasa ile yalniz görüsür. Son demlerini yasadigini anladigindan acele edip yetismesi için Manisa Valisi olan oglu Sehzade Süleyman’a haber gönderdi. Oglu gelmeden 2l Eylül l520 (8 Sevval 926) Cuma günü aksami 5l yasinda iken Çorlu karargahinin bulundugu Sirt köyünde vefat etti. Vefatindan önce yaninda bulunan müsahibi Hasan Can’a, yatakta bulunusunu kast ederek “Hasan Can ne haldür?” demis, o da “Sultanum! Cenâb -i Hakk’a tevecüh edüp Allah’la olacak zamandur” deyince Yavuz: “Ya bizi bunca zamandan berü kimün ile bilürdün? Cenâb-i Hakk’a teveccühümüzde kusur mu fehm ettün?” cevabini vermisti. Bunun üzerine Hasan Can: “Hâsâ ki, bir zaman zikr-i Rahman’dan gufûl müsahede etmis olam. Lâkin bu, gayr-i ezmâna benzemedügü cihetten ihtiyaten cesâret eyledüm” demisti. Bunun üzerine Sultan: ” Sûre-i Yâsin tilâvet eyle” diyerek kendisi de Hasan Can’la birlikte okumus. Ayni sûreyi Ikinci defa okuyup “Selâmun kavlen…” diye devam eden 58. âyeti okuyunca teslim-i ruh eyler. Böylece, Islâm tarihinin en büyük hükümdarlarindan birinin, göz kamastirici hayati sona ermis oluyordu. Onun ölümü için tarihler düsürülüp mersiyeler yazildi. Sekiz buçuk sene gibi çok kisa bir saltanat dönemine basarili bir sekilde sigdirilan fevkalade büyük ve önemli islerden dolayi, Seyhülislâm Kemal Pasazâde onun hakkinda:

“Az müddetde çok is etmis idi.

Sâyesi olmustu âlemgîr,

Sems-i asr idi asirda semsin,

Zilli memdûd olur, zamani kasîr.

Girse meydan-i rezme siri delir,

Çiksa eyvan-i bezme mihr-i münir

Hayf, Sultan Selim’e hayf ve dirig,

Hem kalem aglasin âna hem tig.”

demek suretiyle onun sekiz buçuk senelik saltanat dönemine sigdirdigi islerinin, çok büyük ve önemli olduguna isaret etmekteydi. Bilindigi gibi ikindi günesinin ömrü kisadir. Fakat bu zamandaki gölge ise çok uzundur. Ayni zamanda büyük bir sair ve edip olan Kemal Pasazâde, bu beyitleri ile Yavuz’un çok kisa bir zamanda büyük isler basardigini söylemek istemistir.

Bir celâdet atespâresi olan Yavuz, bu özelligiyle savas meydanlarini ates tufanlarina bogmus, düsmanlarinin kalbine korku ve dehset salmisti. Ne çare ki, bütün dünyayi dizginine alacak kadar zaman bulamadan sir pençe-i ecel, onun vücudunu, âlemden almis idi.

Sultan selim’in vefati, tek oglu olan Manisa valisi Sehzâde Süleyman gelinceye kadar gizli tutuldu. Ancak yeni hükümdarin, Sevval’in onbirinci günü Istanbul tarafina gelip kadirga ile saraya indigi haber alindiktan sonra, Selim’in vefati ve yeni Pâdisah’in Istanbul’a geldigi ilan olundu.

Devlet erkâni, derhal Istanbul’a gelip yeni Pâdisah’i tebrik ettikten sonra Selim’in naasi, bütün ilgililer tarafindan Edirnekapi haricinde, baglar ucunda karsilanip, hazirlanmis bulunan tabuta konur. Fâtih Sultan Mehmed Câmii’nde cenaze namazi kilindiktan sonra, o tarihlerde, Mirza Sarayi denilen günümüzdeki Sultan Selim Câmii yanindaki mahalle defnolundu. Sultan Selim, vefatindan evvel ara sira gezintilerde bulunarak geldigi ve çok sevdigi bu mevkie câmi temellerini attirip ise baslattiysa da ömrü vefa etmediginden câmi ve türbesi, oglu Sultan Süleyman tarafindan tamamlattirildi.

Selim, Osmanli Devleti’nin hududlarini genisletmis, o zamana kadar sadece iki kit’a üzerinde bulunan devleti, Misir’in ilhakiyla üçüncü bir kit’aya da geçirmisti. Böylece o, üç kit’aya hâkim muazzam bir devlet kurmus oluyordu. Dogu Akdeniz, boydan boya Osmanli sahili hâline gelmisti. Dünyanin yol güzergâhlari, deniz ve kara ticaret yollari, Osmanli topraklarindan geçer hâle gelmisti. Bu durum, devletin ekonomik, sosyal ve askerî gücünün artmasina sebep olmus; tebea, bu büyük devletin nimetlerinden huzurlu bir sekilde faydalanir olmustu. Yavuz’un, bütün çaba ve gayretlerini sadece fütûhât askiyla izah etmeye kalkismak, pek dogru olmasa gerekir. Zira bu seferlerin, dinî, ictimaî, iktisadî, askerî ve jeopolitik noktadan bir zaruretin neticesi oldugu gâyet açiktir. Bu seferlerle ipek yolu, kalay yolu, baharat yolu, samur yolu ve kiymetli madenler yolu Osmanli ülkesinden geçmeye baslamis, devletin Avrupa seferlerinden dolayi gerekli gördügü vâridati bu sâyede epey artmisti. O, Süveys tersanesini kurdurmak suretiyle Kizildeniz donanmasini da artirmis, böylece Hindistan ticaret yolu üzerinde, Portekiz’le mücâdele baslamisti. Bu mücâdele sadece ticarî sahada degil, ayni zamanda siyasî ve askerî sahayi da kapsiyordu. Bütün bunlar, Yavuz’un ne kadar ileri görüslü ve her seyi planlayan biri oldugunu göstermektedir.

Sekiz buçuk sene gibi devlet hayatinda çok kisa sayilan bir sürede, ülkesinin hududlarini iki buçuk misline çikarmis olan Yavuz Sultan Selim’in, Hindistan, Orta Asya ve Türkistan’a yönelmeyi arzuladigi, Iran niyetiyle çikmak istedigi sefer hedefinin buralar oldugu rivâyet edilmektedir. Onun hilâfeti aldiktan sonra, bütün bir Islâm dünyasini birlestirip tek güç haline getirmek istedigi de söylenmektedir. Bu sâyede, Hiristiyan dünyasinin tehlikesini de bertaraf edebilecegi gibi Din-i Muhammedî’nin sesini her tarafa ulastirabilecekti. Yahya Kemal’in deyimi ile:

“Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi cihani, sân-i Muhammedî.”

Kisa zamanda dünya haritasini degistiren, bu büyük Sultan’in vefati, oglu Süleyman’in gelmesinden sonra Ordu-yi Hümâyûna bildirildi. Arkasinda zaferden zafere, dünyanin bir ucundan öbür ucuna gitmis olan asker, eski bir Türk an’anesine uyarak, üsküflerini (külahlarini) atip, çadirlarini yikarak aglamaya baslarlar. Harp meydanlarinin en tehlikeli anlarinda sarsilmayan bu gazi ve mücahidler ordusu, kendilerine istedikleri ve tahayyül edebildikleri sekilde sultanlik ve komutanlik yapan bu adamin göçüp gitmesiyle (ufûlüyle) sarsilmis bulunuyorlardi. Gerçekte bu sarsilma, sadece askerde degil, bütün bir tebeada da görülmüstü.

YAVUZ SULTAN SELIM’IN HIZMETI

Yavuz Sultan Selim, dedesi Fâtih zamanindaki Akkoyunlu tehlikesi gibi olmayan ve sadece Osmanli Devleti’ni degil, bütün bir Sünnî Islâm âlemini kökünden sarsabilecek olan ve Siî’lik üzerine kurulmus bulunan Sah Ismail tehlikesini zamaninda fark etmisti. Bu kadar büyük bir tehlikeyi ortadan kaldirmak için içeriden ve disaridan vurdugu kuvvetli darbe ile bu nazik ve nazik oldugu kadar da tehlikeli olan durumu bertaraf etmisti. Bu hareketiyle o, bir zamanlar Siî Fâtimî Devleti’ini ortadan kaldirip Islâm dünyasindaki ikilige son vermeyi düsünen Selçuklu Sultani Alparslan’a benzemektedir. Gerçekten o dönemde de Sünnî Abbasî Hilâfeti’ni ortadan kaldirmayi düsünen ve bu sebeple oralara çesitli isimlerle daî (propagandaci) gönderen Fâtimî Devleti’ne karsi, Sultan Alparslan harekete geçmis, bunun için, Haleb’e kadar gelmis ve fakat basgösteren Romen Diojen tehlikesi yüzünden buradan geri dönüp Malazgirt Savasi’na katilmak zorunda kalmisti.

Dogu Anadolu’yu idaresi altina alan Yavuz Sultan Selim, bu taraflarda emniyeti temin etmisti. Onun asil hedefi Siî akide üzerine kurulmus bulunan Safevî Devleti’ni ortadan kaldirmak ve Orta Asya’ya kadar gidip oralardaki Sünnîleri nüfuzu altina almakti. Böyle bir düsünceye sahip oldugu için, Sah Ismail’in, baris için gönderdigi elçilerle hiç bir sekilde anlasmayip isi askida birakiyordu. Fakat bu arzusunun gerçeklesmesine ömrü vefa etmemisti.

Dogu Anadolu’dan baska, Güney Anadolu’da da devletine ilhak ettigi yerler ve Ramazanogullarina ait Adana, Tarsus ve havalisi , Memlûk Devleti’nden aldigi el-Cezire, Suriye, Filistin , Misir ve Hicaz ile Osmanli ülkesine bir misli daha ilavelerde bulunmustur. Bundan baska, o asirlara göre en büyük Islâm Devleti olmasi hasebiyle halifeligi de almis olmasi, gerek kendisinin, gerekse kendisinden sonra gelecek olan bütün Osmanli hükümdarlarinin mevki ve nüfuzlarini yükseltmisti. Bu arada, Islâm’in zuhûr ettigi Hicaz Bölgesi’nin Osmanli idaresine girmesi ve Yavuz’un, bu bölgeye olan saygisini göstermesi bakimindan, mütevazi bir tabir olarak kullandigi “Hâdimu’l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvani, bütün bir Islâm dünyasinda bu devlete karsi bir saygi ve itibarin dogmasina sebep olmustu.

Yavuz Sultan Selim, Avrupa’daki durumu oldugu gibi muhafaza ederek asil tehlikenin Asya’dan gelecegini görmüstü. Bu sebeple, saltanati müddetince, bütün gayret ve enerjisini bu tehlikeyi ortadan kaldirmaya hasr etmisti. Böylece, kendisinden sonra gelecek olan oglunun, Avrupa ve Akdeniz’de daha emniyetli bir sekilde faaliyette bulunmasini saglamisti.

Yavuz Sultan Selim, bir bakima vatan ve iman borcu bildigi prensiplerinin tehlikeye düsmesine riza göstermezdi. Bunun için, bu prensipleri tehlikeye sokan kimselerin canlarina kiymayi veya onlari aninda cezalandirmaktan çekinmezdi. Hükümdar olarak verdigi ölüm kararlari için, insan olarak da gözyasi döküp kahirlanmaktan geri kalmamistir. Gerçekten o, devlet ve milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayan konularda çok daha rahat ve insanî kararlar veren bir hükümdardir. Nitekim Misir’in zaptindan sonra, muazzam bir servet terk ederek ölen bir tâcirin metrûkâtindan bir kismina el konulmasi, defterdarlikça uygun görülmüstü. Pâdisah’a gönderilen takrire Yavuz, kendi kalemiyle sunlari yazmisti: ” Müteveffaya rahmet, malina bereket, evlâdina afiyet, gammaza lanet.” Defterdarlik teklifinin, bu sekilde sert bir cevapla redd edilmis olmasi, onun muhtesem adaletini anlamayan, anlamadigi için de gerek prensipte, gerek tatbikatta sürçüp onun hakkinda su veya bu sekilde konusanlara çok siddetli bir ihtar idi. Ayverdi, onun verdigi kararlara güzel bir yorum getirerek söyle der:

“Dikkat edecek olursak, vazife ve mes’uliyet sinirlarini tayin etmis olmasina ragmen, verdigi idam kararlari onda bir ölüm soku yaratarak bâzan hüzün, bâzan gözyasi, bâzan siir ve çok defa da derin bir izdirap olarak ömrü boyunca arkasini kovalamistir. Fakat kütle selâmeti için kabullenilmis bu sahsî elemleri de yine ayni toplum adina metânetle sineye çekmesini bilmistir.”

YAVUZ SULTAN SELIM VE OSMANLILARDA HILÂFET

Islâm dünyasinda, Hz. Peygamberin vefatindan hemen sonra ortaya çikan halifelik, asirlarca Islâm cemaatinin dinî, fikrî, idarî, sosyal ve siyasî gelismesinde rol oynayan önemli bir müessese olmustur. Islâm tarihinde, siyasî bazi mezheblerin dogmasina sebep olan bu müessese, ayni zamanda Müslümanlarin bir bayrak altinda toplanmalarina ve daha isin basinda siyasî bir birlik kurmalarina da sebep olmustu. Bu bakimdan hilâfet, 3 Mart l924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafindan ilga edilinceye kadar devamli olarak bütün bir Islâm toplumunun gündeminde kalmaya devam etmistir.

Anlasildigi kadari ile hilâfet, Islâmiyete has bir idare seklidir. Bu, hem dünya, hem de ahiret (din) islerinin halk tarafindan uygulanip bir düzene sokulmasini saglayan bir idaredir. Halife ise bu idarenin basinda bulunan kimsedir. O, Hiristiyan dünyasinda oldugu gibi dinî bir reis olmamakla birlikte her türlü hareket ve davranisinin kaynagini dinden alir. Binaenaleyh onun idaresi, dinî emir ve yasaklarla sinirlandirilmistir. Bu bakimdan o, dünyanin diger hükümdar, sultan, sah, padisah, kral ve imparatorlarina benzemez. O, bütün bunlardan daha farkli bir özellik tasir. Bunun için, hilâfetle diger hükümdarliklar arasinda büyük bir fark vardir. Gerçekten hilâfet, ne kralliklara, ne sultanliklara, ne imparatorluklara, ne de tam anlamiyle cumhuriyetlere benzer. O, nev’-i sahsina münhasir bir özellige sahiptir. Bu bakimdan halifeleri de yukarida belirtilen müesseselerin basinda bulunan birer idareci olarak kabul etmek mümkün degildir.

Uzun tarihî geçmisi içinde, degisik merhaleler geçiren hilâfetin bütün bu merhalelerinden bahs etmek mümkün degildir. Bunun için biz, müessesenin Osmanlilara geçisi ve Osmanlilarin bu müesseseyi nasil kullandiklarina kisaca temas etmek istiyoruz.

Daha önce temas edildigi gibi degisik siyasî sebepler yüzünden, zaman zaman pek dostça olmayan iliskileri de bulunan Osmanlilar ile Memlûk-lerin bu münasebetleri, Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim ile Memlûk Sultani Kansu Gavri dönemlerinde büyük bir muharebe ile sonuçlanir. 25 Receb 922 (24 Agustos l5l6) günü Mercidabik denen yerde baslayan Meydan Muharebesi, Osmanlilarin kesin zaferi ile sonuslanmisti. Ölü olarak muharebe meydaninda bulunan Kansu Gavri’nin ordusu perisan olmustu.

Kansu Gavri’nin ölümünden sonra Kahire’de Memlûk Devleti’nin basina, Sultan Tomanbay getirilmisti. Memlûk idarecileri, Mercidabik Muharebesi’nden sonra Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim’in yaninda bulunan Abbasî Halifesi el-Mütevekkil yerine de el-Müstemsik’i halife olarak tayin ederler. Bu durumdan haberdar olan Osmanli hükümdari, Tomanbay’a iki elçi gönderir. Bunlar, Tomanbay’in, Sultan Selim’in hâkimiyetini tanimak sartiyle baris teklifinde bulunacaklardi. Fakat her iki elçi de Tomanbay’in arzusu hilâfina diger yöneticilerin baskisi ile öldürülür. Elçilerin öldürülmesi, harbi kaçinilmaz bir hâle getirmisti. Böylece, Osmanlilarin zaferi ile sonuçlanacak olan Ridâniye Savasi olmustu. Bu savastan sonra Misir da Suriye gibi bir Osmanli eyâleti haline getirildi. Yavuz Sultan Selim, burada kaldigi müddet içinde Islâm dünyasindan pek çok hükümdar ve idareci, hey’etler göndermek suretiyle bagliligini arzeder. Bunlar içinde en önemli olani Haremeyn Serifi Ebu’l-Berekât b. Muhammed’in, Sultan Selim’i tebrik için oglu Ebû Nümey’i göndermesidir.O, oglu vâsitasiyle Ka’be’nin anahtarlari ile mukaddes emânetlerden bazisini göndermisti. Böylece, Osmanli Memlûk savaslari neticesinde Arabistan, Haremeyn-i Serifeyn, Zebid, Aden, Yemen, Habesistan, Said, Nübye’den Magrib’e kadar, Umman Sahili’nden Firat ve Bagdad’a kadar olan memleketlerin emir ve sultanlari Sultan Selim’in emrine girmis oluyorlardi.

Hilâfetin, Misir’daki son durumu karisik bir hal almisti. Abbasî Halifesi el-Müstemsik billah 905 (l509) da bu makamdan çekilerek yerine oglu el – Mütevekkil getirilmisti. Kansu Gavri ile Mercidabik Savasi’na katilan halife, Sultan Selim’e teslim olmustu. Yavuz’la birlikte Kahire’ye gelen el-Mütevekkil, tekrar makamina getirildi. Daha sonra Sultan Selim ile birlikte Istanbul’a gelen el-Mütevekkil, Yavuz’un ölümünden sonra 927 (l52l)’de tekrar Kahire’ye dönecek ve orada vefat edecektir.

Osmanli sultanlarina hangi tarihte ve ne suretle halife denildigi kesin olarak bilinememektedir. Bununla beraber, “muhakkak olan bir nokta var ki o da Yavuz’un Misir fethi üzerine hilâfet makamini deruhte etmis olmasidir” Islâm dünyasi, Yavuz Sultan Selim’in, Siî Iran’i dize getirmesi, Memlûk Devleti’ni ortadan kaldirmasi, Hiristian Avrupa’ya karsi basari kazanmasi ve o dönemlerde Memlûk idaresinde olmakla birlikte Kizil Deniz’deki Portekiz donanmasinin tehdidi altinda bulunan Haremeyn’i bu tehlikeden kurtarmasi sebebiyle Osmanlilarin gücünün farkina varmisti. Burada suna da isaret etmek gerekir ki, Islâm dünyasi, Haremeyn ile hilâfet arasinda büyük bir bagin bulundugunu kabul ediyordu. Binaenaleyh, gerçek mânada halife olabilmek için, Haremeyn bölgesine hakim olmak gerekiyordu. Bu bölgeye hakim olamayana halife denilemezdi. Bu sebepledir ki, Yezid b. Muaviye ile Abdülmelik b. Mervan zamanlarinda Abdullah b. Zübeyr’in Mekke’de hilâfetini ilan etmesi, Abbasîler zamaninda da 3l8, 338 (m. 930, 950) yillarinda Haremeyn’in Karamita’nin eline düsmesi esnasinda meydana gelen olaylar, bu anlayisin o dönem müslümanlarinca da kabul edildigini göstermektedir.

Osmanlilarin, “halife” sifati üzerinde pek fazla durmadiklari anlasilmaktadir. Zira tarihî kayitlar, hem Misir’in ilhakindan önce, hem de sonra zaman zaman Osmanli hükümdarlarina halife ünvani ile hitab edildigini göstermektedirler. Bununla beraber, Misir’in ilhakindan sonra dahi Yavuz Sultan Selim için “Hadimu’l-Haremeyn”, “Sultan” ve “Hakan” gibi ünvanlar kullanildigi halde “Halife” tabiri pek kullanilmamistir. Öyle anlasiliyor ki, buna pek fazla gerek te bulunmuyordu. Zira Osmanli Padisahi, artik tek basina Islâm âleminin en güçlü hükümdari olarak idareyi eline almisti. Çagdas bir arastirici da hilâfetin Osmanlilara geçisi ile ilgili bilgileri verdikten sonra söyle der: ” Yavuz Sultan Selim’in, Misir’a yaptigi seferi sirasinda dinî ve siyasî ehemmiyeti haiz büyük bir hadise, Hilâfetin Osmanli hânedanina intikali cereyan etti. Yavuz Sultan Selim zamaninda Imparatorlugun kazandigi büyük söhret ve seref itibariyle, Osmanlilar hilâfetin asil ve hakli iddiacilari oldugunu isbat etmislerdi. Ayrica el-Mütevekkil’in vefatindan sonra halefleri halifelikten feragat ettiler. Böylece, bu boslugu doldurmak Osmanlilara düsmüstü. Fakat ne var ki, hilâfet ünvani o zamana kadar bütün özelliklerini kaybetmis ve sadece sözde kalmis bir ünvandan ibaretti. Osmanlilarin kudreti, böyle bos bir ünvana muhtac degildi. Bu sebepten onlarin, o zamanda bu mesele ile pek ugrasmadigi anlasiliyor. Fakat her seye ragmen hilâfet Islâm âleminde yine saygi ve hürmete deger bir mevkii idi. Osmanli Pâdisahlari da arada sirada bu durumdan istifade etmeye çalismislardir.” Gerçekten, Hiristiyan Dünyaya karsi tek basina koyabilen, Islâm âlemini düsmanlarindan koruyup ona karsi bir kalkan vazifesi gören bu devletin, böyle bir sifat ve ünvani kullanmaya ihtiyaci yoktu. Zira o, zaten fiilen bu ünvana hak kazanmisti. Binaenaleyh, Osmanlilardan baska bu sifatla Islâm dünyasinin bayraktarligini yapabilecek güçte kimse mevcud degildi. Bu sebepledir ki Yavuz’a halife diyenler sadece Osmanlilar degildi. Çünkü Ehl-i Sünnet akidesine bagli Sünnî Müslümanlar ve özellikle Iran ile Orta Asya’dakiler, Selim’in sahsinda Iran’da gerçek Müslümanligi ihya etmekle mükellef bir Islâm Halifeligi görüyorlardi. Bundan dolayidir ki, Çaldiran zaferinden sonra Tebriz’e girmis olan Yavuz Sultan Selim’e, Mâveraünnehr ulemasinin ayni fikirleri tasidigi haberi gelir. l5l6′da Muhammed Isfahanî ona “Hilâfet tahtnin Sultani” demekle de yetinmiyor ve “simdiki halde sen kendine has asil vasiflarla Allah’in ve Muhammed (s.a.v.)’in halifesisin” diyordu. Arablar ise, Halife Mütevekkil’in, kendi yetkilerini ve bu yetkilerden dogan hukukunu Yavuz’a terk edip etmedigini arastirmak lüzûmunu bile duymadan Yavuz’a “Halife” demeye basladilar. Gerçekten, Ibn Sünbül, Yavuz Sultan Selim için, dünyada Allah’in Halifesi, Mekke’li Kutbeddin ise “Halifeturrahmanlarin en iyi Halifesi” diyordu. Bütün bunlar, Yavuz’un, Misir’i almasiyle hilâfetin Osmanlilara geçtigini göstermektedirler. Osmanli hükümdarlarinin, halife ünvanini resmî bir kayit olarak ilk defa Silistre’nin güneyinde bulunan Küçük Kaynarca’da 8 Cemaziyelevvel ll88 (l7 Temmuz l774) tarihinde Ruslarla yapilan antlasmada kullandiklari görülmektedir. II. Katerina, Osmanli ülkesindeki Ortodoks Hiristiyanlarin himâye hakkini istedigi zaman, Osmanli murahhasi da muahedeye (antlasmaya) Halife ünvanina istinaden Sultanin tabiiyetinden çikan Türk ve Müslümanlar üzerinde, dinî hüküm ve nüfuzuna dair bir bend koydurdu. Antlasmanin, üçüncü maddesindeki fikra söyledir:

“Ve Cenâb-i Bârîden gayri kimesneye tabi olmamak üzere tâife-i merkume itiraf ve kabul velakin mezhebleri ehl-i Islâm’dan olup zât-i ma’delet simât-i sehriyaranem imâmu’l-mü’minîn ve halifetu’l-muvahhidîn olduguna binaen…”

Sultan II. Abdülhamid ( 1876 -1909 ), 31 Agustos 1876′da, V. Murad’in yerine Osmanli tahtina geçtigi zaman, Osmanli Devleti, Kuzey komsusu Rusya, Balkan ülkeleri ve diger Hiristiyan devletlerle iç açici bir münasebette degildi. Zira tahta geçisten bir sene sonra Rusya savas açmis, Sirbistan ve Karabag bagimsizliklarini kazanmis, Bulgaristan, Osmanlilara bagli görünmekle birlikte bagimsiz bir devlet durumuna gelmisti. Balkanlarda birkaç eyâlet, kan, ates, isyan ve huzursuzluk içindeydi. Tabir caizse bu dönem, azginlasmis Avrupa emperyalizminin Osmanli Devleti için kötü ve büyük emellerinin bulundugu bir dönemdir. Iste bu sebepledir ki Sultan II. Abdülhamid, Halife sifati ile haiz bulundugu mevkie ehemmiyet vermis ve saltanatinin baslangicinda ilan edilen “Kanun-i Esasî”de bu cihet açikça ortaya konularak: “Zât-i Hazret-i Padisahî hasbe’l-hilâfe din-i Islâm’in hâmisi” kaydi konulmustur. Sultan Abdülhamid, halife sifati ile Islâm birligini saglamak için Islâm dünyasinin muhtelif bölgelerine adamlar göndermisti. Avrupa devletlerinin, Islâm âlemine olan hücumlari, oralarda bulunan Müslümanlarin durumlari ve yegane müstakil Islâm devletinin Osmanli Devleti olmasi gibi sebeplerden Sultan Abdülhamid’in bu siyaseti, basarili olmus görünmektedir. Çünkü akli basinda olan bütün Müslümanlar, Avrupa emperyalizminin eline geçirdigi bölgelerde, yerli halka nasil muamele ettiklerini görüyorlardi. Bu da, onlarin, Islâm halifesi etrafinda toplanip kenetlenmelerine sebep oluyordu.

Sultan II. Abdülhamid’den sonra Osmanli Devleti’ndeki siyasî kriz, bunun arkasindan gelen Birinci Dünya Harbi ve nihayet Istiklâl Savasi’ndan sonraki olaylar, son Osmanli Sultani Vahdeddin (VI. Mehemd )’in vazifeden alinmasina ve saltanata son verilmesine sebep olmustu. Osmanli saltanatinin 1922 yilindaki ilgasindan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sultan Abdülaziz’in ogullarindan Veliahd Abdülmecid Efendi’yi halife ilan eder. Fakat bir müddet sonra, Meclis’teki bazi münakasalar (bk. Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabit Ceridesi, VII, 44 – 70.) ve özellikle Ismet Pasa (Inönü)’nin, hilâfetin kaldirilmasi, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin dahilî ve haricî siyaseti üzerine fena hiç bir tesiri görülmez demesi ve bu konuda çektigi nutuktan sonra kabul edilen kanun geregi, 3 Mart 1924 tarihinden itibaren hilâfet, tarihe mal olan bir müessese haline geldi. Konu ile ilgili kanun maddesi: “Halife hal’ edilmistir. Hilâfet, hükümet ve cumuriyet mâna ve mefhumunda esasen mündemic oldugundan makam-i hilâfet mülgadir” demektedir. Böylece, Islâm dünyasinin l0l., Osmanlilarin 29. halifesi olan Abdülmecid Efendi’nin hilâfeti, 1 yil, 3 ay 14 gün sürdükten sonra nihayete erdi.

3 Mart l924 tarihinde hilâfetin ortadan kaldirilmasindan sonra, Islâm dünyasinda bir bosluk dogmustu. Bu boslugun doldurulmasi ve imkân dahilinde ise yeni bir halifenin seçilme çalismalari yapilmisti. Bu sebeple kongreler tertiplenmisti. Fakat bütün bunlar, bir sonuca ulasamamisti. Zira kongrelerde ileri sürülen görüsler, herkes tarafindan ittifakla kabul edilemiyordu.

KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMI

Osmanli Devleti’nin onuncu pâdisahi olup, Yavuz Sultan Selim’in ogludur. Osmanli hânedanindaki resmî ve mesrû silsileye göre onuncu hükümdar ve bu isimdeki pâdisahlarin ilki sayilmaktadir. Osmanli kaynaklari ve umumî efkâri onu, kanun koyucu (vâzii) vasfidan dolayi genellikle “Kanunî Sultan Süleyman” diye isimlendirirken, bati kaynaklari ile batililar, büyük ve kudretli vasfindan dolayi kendisini “Muhtesem ve Büyük” (Magnificent, Magnifique, Der Practige, çogu zaman da sadece Grand Turc) gibi isimlerle anmislardir.

Batili bir tarihçi, onun dönemi ve sahsiyetinin büyüklügü hakkinda bilgi verirken su ifadeleri kullanir: “Kanunî, “Muhtesem” ve “Büyük” gibi ünvanlarla anilan Süleyman’in sultanlik çagi, Osmanli tarihinin en önemli devresidir. Devlet, kudret, yeni fetihler, medeniyetinin, kanun ve mimarlik anitlarinin en güzel varligini bu pâdisaha borçludur. Osmanlilarin sadece “Kanunî” ünvanini verdikleri, fakat Avrupa tarihçilerinin “Büyük” sifati ile adlandirdiklari Osmanli Pâdisahi sadece Sultan Süleyman’dir. Sultan Süleyman devri, bütün dünyada gelisen büyük olaylar dolayisiyle Yeni Çag tarihinin en dikkate deger safhalarindan birini teskil eder. XVI. yüzyilin baslarinda, Amerika’nin kesfinden sonra, Avrupa politikasinin denge sistemi kurulmus ve kuvvetlenmis; Hiristiyanlikta ortaya çikan Reform, insan esprisine bir yeni yol açmistir. Bundan daha hasmetli çalisma ve büyük sonuçlu zaman, insan tarihinde güç bulunur. Fransa’da I. François ve Ingiltere’de VIII. Henri’nin kurduklari hükümetler; Papa X. Leo’nun kültür, bilim ve sanayinin gelismesine ön ayak olmasi, Sarlken’nin yeni mezhebe karsi bas kaldirisi, Andreas Gritti’nin Venedik Doçu makamini isgal etmesi gibi tarihin önemli olaylarini bünyesinde toplayan bir asra az rastlanir. Iste Kanunî, söhret sahibi bütün bu hükümdarlarla hakkiyle rekabet edebilecek bir hükümdardir. Kanunî, Osmanli Pâdisahlari’nin onuncusudur. Bu rakam, ugurlu telakki edilmistir. Ayrica, Padisahin onuncu hicret asrinin basinda (H. 900 / M.l495 ) dogmus olmasi da mânali sayilmistir.”

Muazzam ve âdil bir devletin vatandasi olmakla övünen büyük bir halk kitlesi, tebeasi olmak ve devrinde yasamakla iftihar ettigi Sultan Selim’in vefatina ne kadar müteessir olduysa, meziyetlerini yakindan bildigi Sultan Süleyman’in cülûsuna da o derecede sevindi. Bu cülûs, Kur’an-i Kerim’in en-Neml Sûresi’nde Hz. Süleyman’in Belkis’a gönderdigi mektuptan bahs edilirken temas edilen: ” O, Süleyman’dandir. Rahman ve Rahim olan Allah’in adiyla (baslamakta) dir. “Bana bas kaldirmayin, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadir)” âyetleri bir fal-i hayr olarak kabul edildi. Gerçekten de Kanunî Sultan Süleyman, saltanati boyunca bu âyetlerin sirrina mazhar oldugundan onun döneminde Müslüman Türkler ile birlikte bütün bir Islâm dünyasi en bahtiyar yillarini yasadi.

Fiilen l3 sefer harbe katilan ve döneminde 300′den ziyade kalenin fethedildigi Kanunî ile birlikte dünyaya parmak isirtan Osmanli Devleti, fütûhatta olsun, idare, siyaset ve medeniyette olsun, yeryüzünün daha önce benzerini tanimadigi, belki bir daha da taniyip bilemeyecegi bir kemâli zirvelestirmis bulunuyordu. Asya’da Kafkas daglarindan, Acemistan içlerine, Yemen’e, Aden’e, uçsuz bucaksiz Arabistan çöllerine uzarken, Afrika’da Habes, Misir, Tunus, Fas ve Cezayir’i almis, Hind denizlerinde görünmüs, Akdenizde ise kasirga gibi eserek Venedik ve Ceneviz denizciliginin itibariyle beraber, büyük küçük bütün adalari çiçek devsirircesine koparip derleyerek vatanina ilhak etmisti.

Avrupa’da ise Egri ve Estergon kalelerine kadar Macaristan’i itaati altina almis, Erdel Kralligi, Eflâk, Bogdan Beylikleri, Kirim Hanligi ile Lehistan arasindaki genis stepleri ele geçirmis, Avusturya Devleti ve Venedik Cumhuriyeti muayyen vergiler ve peskesler ödemeye mecbur edilmis, Fransa, Italya, Lehistan dize gelmis, Ispanya yedigi bir kaç kuvvetli sille ile hizaya getirilmisti.

Kanunî Sultan Süleyman’in, l520′deki cülûsu esnasinda Osmanli Devleti, Türk tarihinde esine kolay kolay rastlanmayan bir kuvvet ve kudrete sahip bulunuyordu. Babasi Yavuz Sultan Selim’in, dogu ve güneye dogru iki büyük hamlesi, Osmanli Devleti’nin seklini temelden degistirip hakimiyetindeki topraklarini neredeyse iki misline çikarmisti. Bu arada Siîlik, adeta Anadolu’dan atilmis, Iran Safevî Devleti, öyle agir bir darbe yemisti ki, hâla ondan kurtulma çabasi içindeydi. Buna karsilik heybetli Memlûk Devleti artik yeryüzünde mevcud degildi. Bu devletin bütün topraklari ile birlikte Kudüs, Haremeyn, Sam ve Kahire gibi önemli merkezleri Osmanli hâkimiyetine girmisti. Müslüman Türkler, Afrika’nin büyük bir kismina el uzatmislardi. Bu gidisle de pek yakinda neredeyse bütün medenî Afrika’yi ele geçireceklerdi. Cezayir’in, Osmanlilara itaat etmesi ve Barbaros kardeslerin mücadeleleri, Osmanlilari, Bati Akdeniz’in en güçlü kuvveti haline getirmisti. Müslüman Türk nüfuzu, güneyde Mozambik’e kadar uzaniyordu. Tunus, olgun bir meyve gibi Osmanlilarin eline düsmeye hazirdi. Kisaca Osmanli Devleti, üç kita üzerinde hâkimiyetini tesis etmisti. Böylece bir “Cihan Devleti” haline gelmisti. Bu durum, siyasî, iktisadî ve askerî bakimdan kendisini rakipsiz bir hale getirmisti. Böylece, Dogu ve Bati’daki devletlerden hiç biri, bütün bu sahalarda kendisi ile rekabete girisip boy ölçüsecek durumda degildi.

Yavuz Sultan Selim’in takib ettigi Dogu ve Güney siyaseti vasitasiyle büyük bir gelisme ve ilerleme gösteren Osmanli Devleti, her bakimdan rakipsiz bir duruma geldiginden son derece zengin gelir kaynaklarina da sahip olmustu. Güçlü Osmanli deniz armadasinin temelleri de yine bu devirde atilmisti. Bütün bu müsait sartlar, Yavuz’un vefatindan sonra, onun yerine geçen oglu Süleyman devrinin, son derece parlak geçecegini müjdeler nitelikteydi. Nitekim tarihçi Âli, onu “amûd-i neseb-i saltanat” itibariyle ve on rakaminin sayi basi olmasindan dolayi ugurlu saydigi onuncu pâdisah olarak, bununla beraber Emir Süleyman ile Emîr Musa’nin da “Fetret Dönemi”nde bir müddet Osmanli tahtinda bulunmalarindan dolayi ayni zamanda on iki remzinin hikmetlerini sahsinda toplayan bir hükümdar telakki etmekte ve bu mes’ud tesadüfleri, onun büyüklügüne bir isaret gibi göstermektedir. Öyle anlasiliyor ki Âli, bu tesbitlerinde pek de yanilmisa benzememektedir. Zira, Kanunî’nin sâhane talihi, tahtiniYavuz gibi ender yetisen bir harp dehâsindan ve bir islahatçidan devr almis olmasiyla baslar. Öyle ki bir tarafta idare ve askerlik isleri, kili kirk yararcasina inzibat altina alinmis, diger taraftan Türk – Islâm birligine kasteden Siâ bozguna ugratilarak ülkede istikrar saglanmis, öbür tarafta ise Iran ve Misir seferleri yüzünden dolup tasan bir hazine sebebiyle malî ve iktisadî refah son haddini bulmustu. Ve nihayet, bu medeniyet cihazini el ve gönül birligi ile isleten kahraman ve celâdetli büyük adamlar, yeni Pâdisah’in mükemmel ve mücessem talii idiler. Nitekim, Ibrahim Pasalar, Rüstem Pasalar, Sokollular, Iskender Çelebiler, Kara Ahmedler, Turgut Reisler, Molla Cemâlîler, Ibn Kemaller, Ebu’s-Suûd Efendiler, Celâlzâdeler, Ramazanzâdeler, Bâkiler, Sinanlar… Bütün bu ve daha önceki idare, siyâset, askerlik, ilim ve irfan ordusu sâyesinde baslangiçta Edirne’de dünya tarihinin en büyük medeniyetini mihraklandiran Osmanli mucizesi, artik bu muazzam yapicilar kadrosunun müsterek sevki ve imani ile en sâhane ve muhtesem çizgilerini verip, arkasindan da Istanbul medeniyetini gerçeklestirmis bulunuyordu. Osmanlilar, Islâm’dan aldiklari ilhamla bütün tebeasi için “saadet ve mutlulugun kapisi” anlamina gelen Dersaadet, yani Istanbul’un temsil ettigi medeniyetlerini öyle emsalsiz bir hâle getirmislerdi ki, bir yazarimiz bunu asagidaki ifadelerle güzel ve o medeniyete yakisir bir ahenkle ifade etmektedir:

Osmanlilarca sadece “Kanunî” ünvani ile anilan Sultan Süleyman, yeni bir hukuk devleti anlayisinin da müjdecisi oldu. Nitekim babasi Yavuz Sultan Selim’in cihan çapindaki icraati sirasinda gerçeklestirdigi bazi uygulamalar, onun döneminde derhal uygulamadan kaldirildi. Kanunî Sultan Süleyman döneminde devlet görevlilerinden her birinin yetki ve sorumluluklari tesbit edilmisti. Bu bakimdan herkes kendi yetkisini rahatlikla kullanabiliyordu. Baska birisinin buna müdahele etmesi pek düsünülmezdi. Özellikle hukuk ve idare gibi halk ile devleti yakindan ligilendiren sahalarda bunu görmek mümkündü. Mesela sadrazamin otoritesi yüksek ve kesindi. Makaminda kaldigi müddetçe pâdisah, sadrazaminin islerine müdahele etmezdi. Nitekim, Kanunî’nin yetistirmesi olan Damad Ibrahim Pasa, Alman elçisine, pâdisahin hükümet islerine karismadigini, hatta kendisi hükümet baskani oldugundan, reyi olmaksizin pâdisahin emirlerinin icra edilmeyecegini açikça söylemekten çekinmemistir. Bu sözleri, kismen Ibrahim Pasa’nin gururu ile tefsir etsek dahi, devrin hukuk anlayisi ve devlet baskani ile hükümetin selâhiyet ayriliklari, meydana çikmaktadir.

Avrupa, Osmanli’nin bir hukuk devleti oldugunu biliyordu. Bunun içindir ki, Ingiltere Krali VIII. Henry, bu siralarda Osmanli Devleti’ne bir hey’et göndererek onlarin adlî sistemini tedkik ettirmisti. Bu hey’etin raporu müvacehesinde Ingiltere adliyesinde islahatlar yaptirmisti.

“Istanbul medeniyeti… Hangi yönden, hangi ucdan, hangi kenar ve kösesinden tutulacak olsa, sanki bir rüya gibi, bir murâkabe, bir tilsim, bir tefekkür, bir ask, bir vecd gibi insani kavrayan, ürperten, derinden derine hükmeden, tasarruf eyleyen bir sihirdi. Bir macera, bir kivam, bir terkip ve essiz bir sahlanisti.

Bu, nasil dengeli ve islenmis bir ruhun yarattigi dünya idi ki, madde ile yek-vücud olup ondan konusan imân, âdeta madde denen kesif varligi billurlastirmis, elle tutulan, gözle görülen her surette kendi söyleyici olmustu. Devletçilikte bu ruh, idârecilikte bu ruh, barista, savasta, cemiyette, ailede, alista veriste, hünerde ve san’atta hulasa, hayatta, ölümde seyreden, hükmeyleyen hep bu ruh idi.

Insafla kahramanligin, adâletle merhametin, merdlikle cengâverligin, takvâ ile ibâdetin ölçülü bir nizâm, barisik bir kaynasma, ahenkli bir is birligi hâlinde tozu dumana katarak zamanin ötesine geçtigini, olmazlari oldurdugunu, târih ilk ve belki de son defa görüyordu.”

KANUNî SULTAN SÜLEYMAN’IN CÜLUSU VE ILK ICRAATLARI

Yavuz Sultan Selim’in vefatindan sonra akd edilen divanda, Manisa Valisi olan Sehzâde Süleyman’a derhal haber gönderilmesine ve o gelinceye kadar da ölüm haberinin gizli tutulmasina karar verilmisti. Zira Yavuz Sultan Selim’in ölümünün duyulmasi halinde meydana gelecek fitneden korkuluyordu. Bu sebeple Sehzâde’ye yazilmis olan mektup derhal yola çikarilmis, bundan sonra da hiç bir sey olmamis gibi günlük islerin yürütülmesine devam edilmisti. Babasinin ölüm haberi Sehzâdeyi oldukça sarsmisti. Bununla beraber Süleyman “kazaya riza” göstermesini bilmis ve haberi aldiginin ertesi günü Manisa’dan Istanbul istikametine dogru yola çikmistir.

Sultan Selim’in, Süleyman adinda bir oglu ile alti kizi vardi. Sultan Süleyman Istanbul’a gelerek l7 Sevval 926 (30 Eylül l520)’da hilafet merkezinde saltanat tahtina oturup hükümdar oldugu zaman saltanatta kendisine rakib olacak kardesleri bulunmuyordu. Lütfi Pasa, Sehzâde Süleyman’in, Osmanli tahtina geçisinden bahs ederken su ifadeleri kullanir: ” Süleyman, cenk ve cidal olmadan geçip tahta oturdu. Selim, bu dünyanin zahmetini çekip dikenlerini temizleyip ortaligi gülistanlik bir hale getirdikten sonra göçüp gitti. Süleyman da zahmet çekmeden o bag, bostan ve gülistanin meyve ile güllerini zahmetsiz bir sekilde devsirdi.” Böylece Osmanli Devleti’nin en muhtesem çagi baslamis oluyordu. Onun, 30 Eylül l520 tarihinde Osmanli tahtina cülûsunun duyurulmasi için her tarafa ulaklarla hükümler gönderilmisti. Cülûsunun ertesi günü Selim’in cenazesi de Istanbul’a gelmis bulunuyordu. Fâtih Camii’nde cenaze namazi kilinarak Mirza Sarayi denilen yerde defn edildi. Daha sonra Sultan Süleyman, babasinin temellerini attirdigi ve fakat tamamlamasina imkan bulamadigi bu yerde, onun adina bir câmi ve imâret ile mezarin üzerine bir türbe yaptirdi.

Babasinin defin islerini bitiren Süleyman, bundan sonra vüzera, ümera, dergâh-i âli kullari, yeniçeriler vesair sipaha ihsanlarda bulunmus, her birinin dirliklerini artirmistir. Bu arada hemen her gün akd edilen divanlarla memleket islerinin yürütülmesine çalisilmisti. Divanda alinan kararlar mucibince liyakatli kimselerin mansiplari yükseltildigi gibi mahlûl bulunan mansiblara da yeni tayinler yapilmistir. Öbür taraftan, Yavuz Sultan Selim’in Iran ile olan ipek ticaretinin men’i hakkindaki kararina aykiri hareket etmis olan tüccarin zaptedilmis bulunan mallarinin tazmini cihetine gidilmis ve bunun için hazineden külliyetli miktarda mal çikarilarak herkesin hakki kendisine teslim edilmistir. Öbür taraftan, kaynaklarimizin verdigi bilgiye göre Yavuz Sultan Selim zamaninda, Misir’dan Istanbul’a gönderilen 600 kadar hânenin (Kemal Pasazade’ye göre 800) memleketlerine dönmelerine müsaade edilmistir. Böylece, daha tahta geçer geçmez, degisen sartlara göre yeni faaliyetlerde bulunan ve babasinin dönemine göre bazi degisiklikler yapan hükümdar, halkina karsi adâlet ve merhametle hükm edeceginin ip uçlarini vermis oluyordu. Nitekim bazi sayialar üzerine “Kanli” lakabi ile meshur Gelibolu Beyi olan Kaptan Cafer Bey’i kethüdasi vâsitasiyle teftis ettiren Kanunî, bu teftis sonunda Cafer Bey’in gerek bazi haksizliklari, gerekse halka karsi yapmis oldugu zalimâne muameleleri tesbit edildiginden ilk önce, halka karsi yapmis oldugu haksizliklari kendi “rizkindan” (malindan) ödemeye mecbur birakilmis, daha sonra da Kasim l520 (Zilhicce 926) tarihinde hayatina son verilmistir. Kemal Pasazâde, Kanunî’nin tebeasina karsi gösterdigi adâlet örnegi ile Cafer Bey hakkinda su bilgileri verir:

“Mimar- rûsen -ara-yi himmet-i âlî-sâni bin-yi sara-yi cihan ara-yi insaf u intisafa bünyad urub icra-yi ahkâm-i vâcibu’l-ihkâm-i adl u dâd ile kura vu bilâdi mamur (adaletle köy ve ülkeleri imar) ve esnaf-i benî Âdem’i pür – huzur ve etraf-i âlemi âbâd eyledi. Hima-yi himâyetinde olan vilayetlerden nur-i adl ile deycur-i cevri dûr idüb keff-i kifayetinde olan memleketlerden zalâm-i zulm-i eyyâmi ref’ itdi.”(yönetiminde bulunan yerlerde adalet nuru ile zulüm karanligini ve haksizligi kaldirip uzaklastirdi.

” Raiyyete ve leskere, nükere ve beylere ayn-i adl ile yeryüzünden nazar eyleyüp ümerayi ve fukarayi insaf u intisafda beraber gördi. Mirliva-yi Gelibolu olan Kapudan Cafer Aga’yi ki, seffâk-i bî – bakidi, zulm ile halkin mal ü menalin alub nâ – hak yere kan döker kattal ü fettak idi.”

Hammer de Kanunî’nin adaleti ile ilgili bu ilk icraati hakkinda su bilgileri vermektedir: ” Zulümleri yüzünden “Kanli” lakabi almis olan donanma kaptani Cafer Bey’in, tersane kethüdasi tarafindan su-i istimal (görevini kötüye kullanma)’i ortaya çikarildi. Bu haberler üzerine Pâdisah, Cafer Bey’i önce azl ettirir. Yapilan muhakeme sonunda suçu sabit görüldügü için de astirir. Bu sekildeki adâletli hareketleri ve yüceligi Pâdisaha büyük bir sevgi kazandirdi. Bütün Osmanli ülkesinde hududun son noktasina varincaya kadar Asya ve Avrupa’da bulunan eyâlet valilerine, Misir’da Hayri Bey’e, Mekke Serifi’ne ve Kirim Hani’na cülûstan birkaç gün sonra gönderilen ilannâmeler kadar yeni Pâdisahin güzel hareketleri de sür’atle her tarafa yayiliyordu.”

KANUNî DÖNEMINDEKI OLAYLAR

Osmanli Devleti’nde Kanunî dönemi, idare, kaza, askerlik, kültür ve san’at muhitini teskil eden, son derece degerli aktif unsurlarin is ve el birligi yapip bir araya geldikleri bir devirdir. Bununla beraber bu dönemin daha baslangicinda bazi proplemler çikmis ve saltanatinin ilk yillarinda Avrupa’ya yönelmek isteyen genç hükümdar, tahta cülûsundan hemen sonra, doguda beliren gailelerle ugrasmak zorunda kalmasi, Osmanli tarihi bakimindan fevkalade önemli olan bu dönemi bir manada kronolojik siraya göre takib etmek yerinde bir hareket olacaktir. l. Canberdi Gazalî Hadisesi :Memlûk Sultani Melik Esref Kayitbay’in azadli kölelerinden ve Sultan Gavri ile Sultan Tomanbay’in nüfuzlu beylerinden olan Canberdi Gazalî, Misir’in ilhaki esnasinda Hayir Bey vâsitasiyle af edilmis ve Yavuz Sultan Selim’in, Sam’dan Istanbul’a hareketi esnasinda Sam Beylerbeyligine tayin edilmisti. Yavuz’un ölümü ve yerine Süleyman’in geçmesi üzerine Melik Esref ünvaniyle hükümdarligini ilan ederek isyan etmis, adina hutbe okutup para bastirmisti. O, bununula da yetinmeyerek kendisi ile birlikte hareket etmeleri için Sah Ismail ile Misir Beylerbeyi Hayir Bey’e elçi ve mektup göndererek onlari da yanina çekmeye çalismisti. Zira ona göre çok uygun bir firsat dogmustu. Osmanli tahtina geçen bu genç ve tecrübesiz hükümdarin, kendilerine bir sey yapamayacagina inanmisti. Hatta ona göre devir “eyyam-i fetret ve hengâm-i firsat” devri idi.

Halbuki, böyle bir düsünceye kapilip isyan bayragini açmis olan Canberdi Gazalî, daha önce af edilmis ve kendisine itibar gösterilmisti. Sadece kendisinin degil, arkadaslarinin da rahat ve huzur içinde yasamasi temin edilmisti. Öyle anlasiliyor ki o, Selimin’in ölümünden önce dahi isyan için uygun bir firsat kolluyordu. Zira Yavuz Sultan Selim’in ölümünden önce o, çevreye dagilmak suretiyle hayatlarni kurtarmis olan silah arkadaslarini etrafina toplayarak, yönetimine verilmis bulunan Sam vilayeti dahilinde onlara mevkiler vermisti.

Canberdi Gazalî, Suriye ve Filistin’i ele geçirmek, sonra da Misir’i zapt edip hilâfeti elde etmek gibi büyük emeller pesinde kosuyordu. Bu sebeple Hayir Bey’den de istifadeyi düsünerek ona mektuplar göndermisti. Böyle bir tekliften telasa düsen Hayir Bey, bir taraftan onu oyalarken diger taraftan da deniz yoluyla devleti keyfiyetten haberdar ederek, Gazalî’nin kendisine yolladigi mektuplari Istanbul’a gönderir.

Bu arada, 20.000′e ulasan kuvvetleriyle harekete geçip Beyrut’u zaptetmis olan Gazalî, Cebel-i Lübnan’daki Dürzîleri de isyana tesvik etmisti. Daha sonra Haleb’i kusatip muhasara altina alan Canberdi Gazalî, büyük bir mukavemetle karsilasmisti. Hayir Bey, Gazalî üzerine asker sevki hususunda Istanbul’un fikrini sormus, merkezin verdigi çok isabetli bir cevapla buna lüzum olmadigi ve icab eden kuvvetlerin Anadolu’dan sevkedilecegi bildirilmisti. Nitekim üçüncü vezir Ferhad Pasa ile Anadolu, Karaman ve Sivas eyaletlerinin timarli sipahileriyle kapikulu efradindan dört bin yeniçeri gönderildigi gibi Dulkadiroglu Sehsuvarzâde Ali Bey de isyani bastirmak üzere yardima memur edilmisti. Ferhad Pasa kuvvetleri henüz yetismeden Sehsuvaroglu Ali Bey maiyyetindeki kuvvetlerle Haleb üzerine yürür. Ali Bey’in gelisini haber alan Gazalî, buradaki kusatmayi kaldirarak Sam’a çekilir. Bu arada, Ferhad Pasa’nin kuvvetleri ile birlesen Haleb Beylerbeyi Karaca Ahmed Pasa’nin birlikleri ile Sehsuvaroglu Ali Bey’in kuvvetleri, iki kol halinde Sam yakinlarina gelirler. 27 Ocak l52l’de Mastaba mevkiinde vuku bulan çarpismalar sonucunda Gazalî yenilerek yakalanir. Devletin, gerek kendisine, gerekse arkadaslarina sagladigi bütün imkânlari bir tarafa birakip halife olma sevdasina düsen Canberdi Gazalî’nin bu nankörlügü, ibret-i âlem olmak için basinin kesilip Istanbul’a gönderilmesi ile son bulur.

Canberdi Gazalî isyaninin sür’atle bastirilmasi, bu hadiseden istifade ve Gazalî ile birlikte hareket etmek isteyen Sah Ismail’in isini bozmustu. Gazalî’nin maglubiyetini duyan Sah Ismail, yaylak bahanesiyle Tebriz’den kalkarak Kazvin taraflarina gitmisti. Elindeki kuvveterle Kayseri dolaylarinda bir müddet Iran taraflarini tarassut eden Ferhad Pasa, vaziyetten emin oluncaya kadar o yörelerde kalmisti. Bu hâdiseden hemen sonra Sam Beylerbeyligi’ne Ayas Pasa, Kudüs, Gazze ve Safed sancaklarina da birer sancakbeyi tayin edilmisti. 2. Belgrad’in Fethi Canberdi Gazalî’nin isyani esnasinda Macaristan’a karsi yeni bir seferin açilmasina karar verilir. Çünkü stratejik önemi haiz olan Belgrad, Avrupa’ya karsi girisilecek seferler için bir üs olarak kullanilabilecek durumda idi. Nitekim, bu stratejisinden dolayi Fâtih de daha önce, burayi almak için tesebbüslerde bulunmustu. Ayrica askerî güçlerine güvenen Macarlar, yeni Pâdisahi tebrik için bir heyet göndermedikleri gibi cülûsu haber vermek, iki devlet arasindaki barisi yenilemek ve daha önce taahhüd edilen haraci (vergi) istemek üzere Macaristan’a gönderilen Osmanli elçisini de öldürmüslerdi. Onlar, elçiyi öldürmekleyetinmemis olacaklar ki, onun kulaklari ile burnunu da keserek cevap diye Süleyman’a göndermislerdi. Böylece, insanlik tarihi için yüz karasi olabilecek bir vahset örnegi de sergilemislerdi. Bütün bu olumsuz gelismeler üzerine harp kaçinilmaz hale gelmisti.Downey, böyle bir hareketin karsiliginda Kanunî’nin yaptigi hazirliklari, bu hazirliklar esnasindaki geçit resmini , genç hükümdarin bunlari seyr ederken duydugu memnuniyeti ve ordunun maneviyatinin ne kadar yüksek oldugunu canli birer levha gibi tasvir edip gözler önüne serer. Gerçekten Kanunî, kendisine ve devletine yapilan bu hakaretin cezasinin verilmesi gerektigine inandigi için harp hazirliklarina baslanilmasi için emirler göndermisti. Iran hududunun güvenligi saglanip savas karari alindiktan sonra babasi ve dedeleri II. Bâyezid ile II. Mehmed (Fâtih)’in türbelerini ziyaret ettikten sonra l8 Mayis l52l’de bizzat kendisinin basinda bulundugu Osmanli ordusu, Belgrad üzerine hareket eder. Yol boyunca yapilan müzakerelerde Osmanli kuvvetlerinin, Veziriazam Pîrî Mehmed Pasa’nin görüsü dogrultusunda, dogrudan Belgrad üzerine yürümesi ve Rumeli Beylerbeyi olan Ahmed Pasa’nin önceden hareketle Bögürdelen (Sabacz, Czabacz) hisarini almasi kararlastirilmisti.

Sabacz’i kusatma altina alan Ahmed Pasa, muhasarayi daraltip sikistirmakla birlikte, kaledeki garnizon, kendisini savunuyordu. Sonunda muhafizlar yok edildiler. Bu kusatma esnasinda Osmanlilardan da epeyce sehid verilir. Ahmed Pasa, büyük bir mücadele sonucu (2 Saban) 7 Temmuz’da Sabacz (Bögürdelen)i zapteder. Böylece Kanunî ilk fethini gerçeklestirmis oluyordu. Sultan Süleyman, ertesi gün Ahmed Pasa ile sancakbeylerini huzuruna kabul ettikten sonra kaleye gelir. Pâdisah, sehrin istihkâmlarinin arttirilmasini emr ettikten sonra askerinin Sirmi’ye geçmesi için Sava üzerine köprü yaptirir. Insaatin sürdügü dokuz gün içinde Sultan Süleyman, isçilerin gayretlerini artirmak için nehir kenarinda bir çardak altinda kalip insaatin tamamlanmasini bekler. Böyle manevî bir destek ve etki altinda kalan ordu ve saray agalari can ve basla çalisarak köprü yapim isini çabucak tamamlatmak hususunda elden geleni esirgemezler. Bu sirada daha baska kalelerin feth edildigi haberi gelir. Insaata baslandiginin onuncu günü köprü tamamlanmisti. Ancak nehir birden tastigindan köprü kismen harab olmussa da kisa bir süre içinde yeniden onarilmis ve asker buradan geçmisti.

Bu sirada Belgrad’in kusatilmasi ile ugrasan Pîrî Pasa ise buranin karsisindaki Zemin Kalesi (Zemun, Zemlin)’ni ele geçirmisti. Bu esnada Pîrî Pasa’yi çekemeyen Ahmed Pasa’nin tesiriyle Belgrad muhasarasinin kaldirilip Budin üzerine yürünmesi kararini alan Sultan Süleyman, daha sonra bu karardan vaz geçerek l Agustos’ta Zemin civarinda yüksek bir mevkie otag kurup, kusatmanin bir an evvel sonuçlandirilmasi emrini verir. Siddetle kusatilan Belgrad’in kale muhafizi dayanamayacagini anlayinca eman dileyerek 30 Agustos’ta kaleyi teslim eder. Kale halkindan bir kismi Macaristan’a giderken, aslen Sirpli olan bir kismi da evlad, aile ve mallariyla Istanbul’a nakl olunarak Yedikule civarinda iskan edilirler. Belgrad’dan getirilenlerin yerlestirildikleri mahalleye Belgrad Mahallesi denilmeye baslanir. Fetihten sonra 200 top ile tahkim edilen Belgrad Kalesi, Semendire ile birlikte muhafazasina 900 bin akça has ile Bosna Sancakbeyi Yahya Pasa oglu Bâli Bey muhafazasina tayin edilirken Bosna da Sultanzâde Hüsrev Bey’e verilir.

Belgrad seferi esnasinda Osmanli ordusunda filler de bulunuyordu ki, Lütfi Pasa bunlarin iki tane oldugunu belirtir. Kanunî’nin bu ilk seferine Edirne, Filibe ve Sofya medreseleri talebeleri de istirak etmislerdi. Belgrad, ele geçirildigi tarihten itibaren Avrupa seferlerinde Osmanli ordusunun en mühim üslerinden biri olmus ve “Dâru’l-cihâd” adini almistir.

Kanunî Sultan Süleyman, Belgrad’dan Istanbul’a dönerken l9 Ekim’de iki yasindaki oglu Murad’in, gelisinden iki gün önce de bir kizinin ölüm haberini almisti. Istanbul’a girdikten on gün sonra da dokuz yasindaki oglu Mahmud çiçek hastaligindan öldü (29 Ekim). Vezirler, Pâdisah’in çocuklarinin cenazelerine yaya olarak refakat ettiler. Bunlar, Yavuz Sultan Selim türbesinin yanina defn edildiler.3. Rodos’un Fethi Bilindigi gibi, Kanunî Sultan Süleyman’in Akdeniz’de Osmanli hakimiyetini kurmak için giristigi büyük mücadelede, Rodos seferi ilk, Malta seferi ise son dönemi ifade eder. Dünya tarihinin esine ender rastladigi ünlü Pâdisahin saltanatinin ikinci yilinda Rodos’u ve ona bagli bulunan adalari ele geçirmesi, Dogu Akdeniz’de Osmanli hâkimiyetinin yerlesmesini sagladigi gibi, mücadelenin bundan böyle Orta ve Bati Akdeniz’e intikal ettirilmesi imkanini da saglamisti.

1309′dan beri Saint Jean d’Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem denilen sövalye tarikatinin elinde bulunan Rodos adasi ile civarindaki adalar, eskiden beri Osmanlilarin ele geçirmek istedikleri önemli yerlerdi. Sultan Süleyman, Belgrad’i almayi basardiktan sonra Osmanli siyasetinin bu ikinci mes’elesini de halletmek istiyordu. Zira fethi zarurî kilan bazi sebepler vardi. Buranin fethi, Osmanli ülkesine yeni ilhak edilmis bulunan Misir, Suriye ve Dogu Akdeniz sahillerinin emniyeti bakimindan önemliydi. Bunun için de Rodos ve ona bagli olan diger adalarin Osmanlilarin elinde bulunmasi gerekiyordu. Nitekim bu zorunlugu takdir eden Yavuz Sultan Selim, saltanatinin son yillarinda, Sövalyeler üzerine yürümek için büyük çapta bir donanma hazirlamaya koyulmus, ancak bu tasavvurunu gerçeklestiremeden hayata gözlerini kapamisti. Hiristiyanligin, Osmanli hac, ticaret ve ulasim yolu üzerinde, bu emniyeti tehlikeye sokabilecek tehlikeli kalesi durumundaki Rodos’ta bulunan sövalyeler, Osmanli ticaret ve hac gemilerine saldirmakla kalmamislar, ayni zamanda Canberdi Gazali’ye de yardimda bulunmuslardi. Bundan baska onlar, Rodos’ta bulunan Cem Sultan’in oglu Murad’i da taht vârisi olarak ortaya sürmüslerdi. Ayrica kalelerinin saglamligina güvenmekte olan Rodos sövalyeleri, korsanlik faaliyetlerine devamla, bir taraftan Müslümanlarin yollarini kesip gemilerini aliyor, öbür taraftan da Osmanli sahillerinde ardi arasi kesilmeksizin bazi fesatliklarda bulunuyorlardi. Bundan baska bes alti bin civarinda Müslüman’i esir alip adalarinda onlara türlü iskenceler yaptiklari da biliniyordu.

Iste Kanunî, bu siyasî ve stratejik sebeplerden dolayi Rodos proplemini halletmek istiyordu. Böylece, bir bakima babasindan miras olarak devr aldigi bir siyaseti devam ettirmek ve babasinin yarida birakmak zorunda kaldigi önemli bir meseleyi halletmek niyetinde idi. Ayni zamanda o, Rodos’u feth etmek suretiyle dedesi Fâtih Sultan Mehmed’in gerçeklestiremedigi bir seyi de yapmis olacakti. Eserimizin, Fâtih’le ilgii bölümünde de görülecegi üzere o, birbirlerini kovalayan zaferleri arasinda sadece iki yerde istedigini ele geçirememisti. Bunlardan biri Belgrad, digeri de Rodos’tu. Tahta henüz geçmis olan genç Süleyman, saltanatinin ilk yilinda Belgrad’i zapt etmek suretiyle Fâtih’in düsüncesini gerçeklestirmis oluyordu. Onun, Belgrad’in hemen arkasindan Rodos üzerine yönelmesinde, nisbeti az da olsa ayni psikolojinin etkili oldugunu söylemek mümkün olsa gerekir.

Rodos’un fethi hususunda Divan-i Hümayûn’da yapilan müzakerelerde ekseriyet, Rodos seferine taraftar görünmüyordu. Zira bunlar, Sövalyelerin söhreti, adanin müstahkem olup uzun süre muhasaraya dayanabilmesi ve bir sefer vukuunda Avrupa’nin derhal buraya yardimda bulunabilecegini düsünüyorlardi. Bunlara göre sonu tehlikeli bir macera ile bitecek sefere girismek dogru degildi. Bu düsünceye karsilik Vezir-i A’zam Pirî Mehmed Pasa ile ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa ve denizci Kurdoglu Müslihiddin Reis, Rodos seferine taraftar olup Avrupa tarafindan endise edilmemesi gerektigini ileri sürüyorlardi. Bu arada casuslari vâsitasiyle Rodos hakkinda bilgi toplayan Kanunî, sefere karar verir. Bununla beraber sefere çikmadan önce, Hammer’in ifadesiyle ” Kur’an-i Kerim’in emrini yerine getirmek için Üstad-i A’zam’a bir mektup gönderir. Bu mektupta Üstad-i A’zam teslim olmasi isteniyor ve arzusu ile itaati kabul ettigi takdirde sövalyelerin hürriyetleri ile mallarina dokunulmayacagina dair, yerlerin ve göklerin yaraticisi olan Allah, O’nun elçisi olan Hz. Muhammed ve diger Peygamberler adina yemin ediyordu.” Fakat bu teklif, Üstad-i A’zam tarafindan red edilir.

Bu sirada Avrupa devletleri de birbirleri ile mücadele halinde bulunduklarindan, Rodos ile ilgilenebilecek durumda degillerdi. Rodos ile ilgilenebilecek tek devlet olan Venedikliler de yapilan ticaret antlasmasi ile pasif hale getirilmislerdi. Divan’da alinan sefer kararindan sonra hazirliklarina baslayan Osmanli ordusunun basina serdar olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa getirilir. Öte yandan bu seferi haber alan Rodos Üstad-i A’zami Philippe Villiers de l’Isle Adam, bazi tedbirler alarak kaleyi tahkim ettirmis, yiyecek depolatmis, sehrin önündeki limana zincir çektirmis, ayrica Papa ve Fransa’dan da yardim istemisti.

Osmanli donanmasi, 5 Haziran l522′de 300 gemi ile Çoban Mustafa Pasa komutasinda harekete geçer. Donanmada pek çok mühimmattan baska onbin deniz ve itfaiye neferi bulunuyordu. Sultan Süleyman da 2l Receb 928 (l6 Haziran l522) tarihinde Istanbul’dan hareketle Üsküdar’a geçmis, buradan Kapikulu askerleri ve sefere memur olan diger eyâletlerin timarli sipahileriyle birlikte karadan yola çikmisti. Bu sefere nadir bir istisna olmak üzere, Sadrazam Pîrî Mehmed Pasa’nin amcasi olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi (l503 – l525) de katilmistir.

Osmanli donanmasi, Rodos yakinlarindaki Gnido adasina varmisti. 24 Haziran’da Rodos önlerine gelen Osmanli donanmasi, Rodos kalesinin dört mil kadar dogusundaki bir limana demir atar. Kaleyi abluka altina alan ordu, Pâdisahin karadan gelmesini bekler. Nihayet Kütahya – Aydin yolu ile Marmaris’e, oradan da 28 Temmuz’da Rodos adasina geçen yüzbin kisilik ordu, surlar boyunca mevzilenir. Bu esnada Ingiliz, Fransiz, Italyan, Ispanyol, Alman ve Portekiz milletlerine mensub sövalyeerden mütesekkil Rodos müdafileri ise kalenin bes ana burcunu müdafaaya basamislardi.

Çarpismalar, l Agustos’ta Alman burcuna top atisi ile baslar. Kanunî, Kiziltepe denen yerde otagini kurdurarak kusatmayi buradan idare eder. Siddetle ve birbiri ardinca süre gelen Osmanli hücumlari, bes ay kadar devam eder. Bu arada zaman zaman kismî basarilar da kazanilmisti. Sonunda dayanamayacaklarini anlayan sövalyeler, kaleyi teslim edeceklerini Kanunî’ye bildirmek zorunda kalirlar. Yapilan müzakereler neticesi 21 Aralik 1522′de bir teslim antlasmasi imzalanir. Buna göre 2l3 yillik sonuncu Haçli Devleti de tarihe karisir. Buna göre Katolik Hiristiyanlarin Yakin Dogu’dan tamaman uzaklastirilmalari da saglanmis olur. Antlasma geregi sövalyelerin adadan çekilmelerine müsaade edildigi gibi, sehirdeki Hiristiyanlarin dinî âyin ve inançlarinda serbest olmalari, ada sakinlerine bes yil kadar vergi vermemeleri ve kendilerinden devsirme alinmamasi gibi imtiyazlar da bahsedilmistir. Bu arada tanassur etmis olan (Hiristiyanligi kabul eden) Sultan Cem’in oglu Murad da yakalanarak iki oglu ile birlikte ortadan kaldirilir. Sövalyelerin Rodos’u terkinden sonra Pâdisah, 20 Ocak 1523′te Câmie çevrilen Saint Jean Kilisesinde Cuma namazi kilmisti. Bu namazda imamligi, sefere istirak etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi yapmisti. Rodos, Midilli sancagina baglanarak Dizdarzâde Mehmed Bey’in idaresine verilmistir. Osmanlilar, ayrica bu sefer sonrasi Anadolu sahillernde Bodrum, Aydos, Tahtali kalelerini, Leros, Sömbeki, Kalimnos, Limonsa adalarini ele geçirmislerdir. Böylece Rodos kalesi ve adasiyle birlikte Oniki adanin tamami ve Bodrum da teslim olmustu. Bodrum’un fethi, Anadolu tarihi bakimindan da önemlidir. Zira burasi, Anadolu’da Hiristiyanlarin elinde bulunan tek toprak parçasi idi.

29 Aralikta Kanunî, Rodos sehrine girip kaleyi gezer. Bu günlerde Hiristiyanlik âleminde Noel kutlaniyordu Papa Ikinci Hadrianus, Roma’da Saint Pierre’de Noel âyinini icra ederken, kilisenin saçagindan bir tas düsüp Papanin ayagina dogru yuvarlanir. Kardinaller bu hâdiseyi muhasarasi aylardan beri devam eden Rodos’un düsmesine isaret saydilar.

Rodos’un fethi, Türk topçulugunun Avrupa topçulugu karsisindaki üstünlügünü gösterdigi gibi, o çagda alinmasi adeta mümkün görülmeyen ve Hiristiyanligin Islâm âlemine dogru bir kalesi sayilan adanin zapti, Avrupa’da büyük bir hayret ve teessür uyandirmistir. Bu arada Rodos’un fethini müteakib Rodos hapishanelerinde bulunan alti bin kadar Müslüman esir de kurtarilmistir.

Rodos’a derhal Türk göçmenleri yerlesmeye basladilar. Birçok câmi, imâret, mektep, medrese, çesme ve yol yapilip ada imar edilir. Rodos, bir sancak merkezi olur. Buraya devamli olarak bahriye sancakbeyleri (Tümamiral) vali tayin edildi. 2 Ocak günü aksam üzeri Kanunî Yesil Melek kadirgasina binip Rodos’tan ayrilir. Anadolu’da Marmaris’e geçer. 3 Ocak’ta da Marmaris’te idi. Aydin, Midilli, Karasi, Mentese ve Saruhan sancakbeylerine, Anadolu beylerbeyisi Kasim Pasa’nin nezaretinde Rodos’taki insaat , imar ve iskân isleri bitinceye kadar adada kalmalarini emr ettikten sonra Istanbul’a dogru yola çikan Kanunî 26 günde Istanbul’a varir. 29 Ocak l523′te yedi ay on iki gün süren bu ikinci sefer-i hümayûnunu bitirerek Istanbul’a gelmis olur. Bu arada Osmanli donanmasi da Istanbul’a döner.

Rodos’un fethi edilmesi ile ilgili olarak gönderilen zafernâmelere Venedik mukabelede bulundugu gibi Sah Ismail de cülûstan beri ilk defa olarak taziyet ve tebrik vecibesini yerine getirmis, Rodos fethinden dolayi da memnunlugunu bildiren bir mektup ile bir elçi göndermisti.

Rodos’un fethi ile Avrupa’da Kanunî’nin söhreti biraz daha artmis oluyordu. Belgrad ve Rodos’un, Hiristiyan dünyasinin bu iki kilit noktasi sayilan müstahkem kalelerinin Kanunî tarafindan düsürülmesi, Osmanlilarin ileride basaracaklari daha büyük fetihleri için bir isaret sayildi.

5. Ibrahim Pasa’nin Misir’daki IslâhatlariMisir’da, sosyal düzenin saglanmasina önem verdigi anlasilan Kanunî, burada, sarsilan devlet otoritesi ile düzenini yeniden tesis, Osmanli kanunlarni vaz’ ve bozulan idareyi islâh etmek istiyordu. Bu maksatla Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa’yi Misir’a gönderir. l Zilhicce 930 (30 Eylül l524)’da donanma ile ugurlanan Ibrahim Pasa’ya, bizzat Pâdisah, Marmara adalarina kadar refakat ederek orada kendisine pek dostane bir sekilde veda eder. Uhdesine Misir Beylerbeyligi de havale olunan Ibrahim Pasa’nin maiyetine Rumeli Defterdari Iskender Çelebi, Ulûfeciler Agasi Hayreddin Aga, Çavusbasi Sofuoglu Mehmed ile 30 nefer çavus, Divan kâtibi olarak Celâlzade Mustafa Çelebi ile bazi hazine kâtipleri ve 500 kadar yeniçeri memur edilip on kadirga ile yola çikmisti. Ibrahim Pasa, Sakiz Adasi’na ugrayarak orada Ceneviz idarecileri tarafindan selamlandiktan ve kendisine takdim edilen hediyeleri aldiktan sonra l0 Muharrem ( 7 Kasim )’da Rodos’a yanasir. Osmanli donanmasi Iskenderiye’ye yelken açtigi halde, sonbahar rüzgarlari yüzünden Anadolu sahiline düserek Rodos’tan hareketinden üç hafta sonra Marmaris körfezine girmek zorunda kalir. Yilin bu mevsiminde deniz yolculuguna güvenilemedigi için Ibrahim Pasa karadan gitmeye karar verir. Geçtigi bütün yollarda halka karsi iyi davranan, idarecileri kontrol eden ve onlarin tebeaya karsi daha müsamahali davranmasini saglayan Ibrahim Pasa, bu iyi niyeti ve tarafsizligi sebebiyle halkin duasini alir. Bu uzun ve yorucu yolculuktan sonra 2 Nisan l525′te Kahire’ye giren Ibrahim Pasa, eyâletin ahvalini teftis, islâh ve tanzim etmek üzere maiyetindeki idarecilerle, Misir’daki Memlûklü idarecilerden mürekkeb bir hey’et teskil edip Kal’atü’l-Cebel’de devamli divan akdine baslar. halkin çesitli sikâyetlerini dinler. Kayitbay zamanindaki kanunlari gözden geçirir. O, halkin içinde bulundugu ekonomik ve sosyal durumu ile hazineyi esas alarak kanunlar tasarlar. Fetihten beri sâdir olan fermanlar ve Misir idaresinin geçirdigi safhalari gözönüne alarak tasarladigi bu kanunlar, Misir’in eski kanununu ta’dilen mutedil ve mufassal bir kanunnâme sekline bürünür. Hazirlanan bu tasari, Istanbul’a gönderilir. Pâdisah tarafindan tasvibi alindiktan sonra kanun haline getirilen bu tasari, “düstûru’l – amel olmak üzere” Misir hazinesine teslim edilir.

Ibrahim Pasa’nin, Misir’da geçirdigi üç ayin her günü, bir baska adaletli ve lütufkâr icraatla dikkati üzerinde topluyordu. Sürekli olarak memleketin ihtiyaçlarina uygun kanunlar koyuyor ve eskilerini düzeltiyordu. Eski idarenin açtigi yaralari onarmaya çalisiyordu. Bu arada Beni Havare ve Beni Bakar adiyla anilan ve hainlikle itham olunan asiretlerin reislerini astirmakla cezalandirdi. Bu cezalar, digerleri için de bir manada ibret oldu. Böylece vahalara ve Habesistan’a kadar Asagi ve Yukari Misir’daki öbür Arap asiretleri seyhlerine, Pâdisah’a itaatla bagli kalacaklarina yemin etmeleri ihtar olundu. Sehirlerde tellâllar dolasarak idareden sikâyetçi olanlarin gördükleri zulümleri bildirmeleri ilan olundu. Memlûklü zamanindan beri borçlu oldukarindan dolayi haps edilen fakirlerin borçlari ödenerek saliverilmeleri saglanir. Egitim ve öksüzlerin yiyeceklerinin saglanmasi için özel yönetmelikler konularak bunlara maas baglanir. Ibrahim Pasa, kalede vali konaginin karsisinda, hükümet hazinesini muhafaza için iki kule yaptirir. Ibrahim Pasa, Beylerbeyi sifati ile Misir’da bulundugu sirada öteden beri Kahire’nin ugradigi gaileler sebebiyle yikilmis veya harab olmus câmi, medrese ve diger hayrat eserleri kendi hesabindan ve kendi masrafi ile tamir ettirmisti ki, Ömer Câmii bunlardan biridir. Vergi defterleri Sultan Kayitbay ve Kansu Gavri zamanlarindaki hallerine konuldu. Gerçekten o, tatbik edilen mevzu ve muhdes nizami, özellikle sikâyet konusu olan vergi hususunu, âmil, mübasir, urban seyhi ve sair a’yândan istisfar etmis (sorusturup ögrenmis), Memlûklü devrine ait eski defterleri buldurup Kayitbay devri nizami ile Gavri ve Hayirbey zamanindaki muamelati inceletip, bu sonuncularla, Hain Ahmed Pasa’nin ihdas ettigi haksizlik, zulüm ve bid’atleri ortadan kaldirmistir.

Pâdisah, Malî ve idarî islâhatlar için üç ay kadar Misir’da kalan Ibrahim Pasa’nin eyâlette yaptigi islâh ve düzenlemesine kani olunca istedigi kimseyi Beylerbeyi olarak tayin etmesi hususunda kendisine selâhiyet vermisti. O da, Defterdar Iskender Çelebi’nin tavsiyesine uyarak eyaleti, Sam Beylerbeyi olan Süleyman Pasa’ya verip Misir Beylerbeyligi’ne, Hamzavî’yi de defterdarliga tayin ederek 22 Saban 93l (l4 Haziran l525)’de Kahire’den ayrilir. Sam yolu ile Anadolu’ya hareket eder. Maras’tan Kayseri’ye gitmekte iken bazi Türkmen boylarinin agirliklarini vuracaklari haberini alir. Bunlarin ileri gelenlerini çagirtarak, Sehsuvaroglu Ali Bey’in, Ferhad Pasa’nin tesiriyle öldürülmesi sonucu Dulkadir ülkesinde timari hazineye aktarilan Türkmen sipahîlerinin timarlarini iade ettirir. Daha sonra da l525 senesi Eylül’u basinda Istanbul’a varip Pâdisahin huzuruna çikan Ibrahim Pasa, Misir’daki icraati hakkinda ona bilgi verir. Pâdisah, onun Misir’daki icraatindan memnun olarak kendisine ihsanlarda bulunur.

MACARISTAN SEFERLERI

Osmanlilarin Rumeli’ye ayak bastiklari günden itibaren bir buçuk asirdan daha fazla bir sürede karsilarinda ya hasma yardimci veya hasim olarak Macarlari gördükleri bilinmektedir. Bundan dolayi Türkler’in Macarlar’a, Macarlar’in da Türkler’e karsi olan düsmanliklari, Macaristan’in zaptina kadar devam etmistir. Belgrad ile birlikte bir kaç kalenin Osmanlilar’ca alinmis olmasi, Macarlar için büyük bir darbe olmustu. Gerçekten Belgrad’in zapti, Avrupa fetihlerine yol açan önemli bir âmil olmustu. Nitekim Belgrad’in alinmasindan sonra Macaristan, Hirvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya gibi yerler, daha rahat ve güvenli bir sekilde Osmanli akinlarina hedef oldular. Bu arada Gazi Hüsrev, Sinan ve Bâli Beyler’in akinlari Mohaç savasina kadar devam edecektir.

Macarlar’in, Eflâk islerine karismalari, Osmanlilar aleyhine Bogdan’la ittifak yapmalari, Sarlken’in bir Avrupa Imparatorlugu kurma tehlikesi ve Safevîler’le anlasma yapmasi gibi hadiseler üzerine Üngürüs seferine karar verilir.l. Mohaç Meydan Muharebesi Belgrad’in fethi, Osmanlilar’in tabii yayilma sahasi olarak gördükleri Orta Avrupa üzerine yürümek yolunda önemli bir adim olmustu. Bu arada hudud bölgelerinde de bazi karisikliklar çikmis, Tuna boylarinda Macarlar’la küçük çapli çarpismalar olmustu. Bununla beraber, Kanunî’nin sefere karar vermesi, Papalik, Macaristan ve Lehistan münasebetlerinin neticesi olarak ortaya çikan birçok âmile dayanmakta ise de, bu kararda Fransizlar’in da önemli sayilabilecek bir rol oynadiklari belirtilmektedir.

Kanunî Sultan Süleyman’in saltanat yillarinin basinda Fransa ile Almanya birbirlerine karsi hasim duruma geldikleri gibi birbirleriyle mücadeleye de baslamislardi. Fransa Krali I. François’nin, Alman imparatorluk seçiminde Sarlken (Charles Quint)’e rakip olarak adayligini koymus olmasi, iki devletin siddetli bir mücadeleye girmesine sebep olmustu. I. François’nin, l5l9′da imparator seçilen Habsburg hânedanina mensub Sarlken ile yaptigi mücadelede esir düsmesi üzerine, I. François’nin annesi ve saltanat nâibesi Angouleme düsesi Louise de Savoie, Kanunî Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek kendisinden yardim talebinde bulunmus, Pâdisah da Macaristan üzerine yürümek suretiyle fiilî bir yardimda bulunacagini va’d etmisti. Kanunî, Sarlken’in kurmak istedigi Avrupa Imparatorlugu’nu, Osmanlilar için büyük bir tehlike olarak görüyordu. Bu tehlike sadece Bati’dan degil, l524 Mayis’i sonlarinda vefat etmis olan Sah Ismail’in yerine geçen Tahmasb vesilesiyle Dogu’dan da kendini gösteriyordu. Zira Sarlken ile Tahmasb, Osmanlilarin aleyhindeki bir ittifak içinde idiler. Iran, Çaldiran’i bir türlü unutmamisti. Buna ragmen tek basina Osmalilar’la basa çikmalari da mümkün görünmüyordu. Bu sebeple Avrupa’nin en büyük gücü haline gelmis ve bütün bir Bati tarafindan desteklenen yeni Imparator Sarlken ile Osmanlilar aleyhine bir ittifak kurma gayretinde idi. Hem Iran’in hedeflerini, hem de Sarlken’in kendisine karsi meydana sürecegi büyük kuvvetin farkinda olan Kanunî, bu sebeple Fransa’yi himaye etmek istiyordu. Böylece Bati’yi siyaseten bölmeyi hedefliyordu.

Öyle anlasiliyor ki, bu siralarda Macaristan’in iç durumu da pek iyi degildi. Macar Krali’nin kötü yönetimi devam ettiginden, Erdel Beyi Zapolyai hem krala, hem de krallik üzerindeki Habsburg nüfuzuna karsi çikiyordu. Kötü bir yönetimin altinda âdeta ezilen Macar köylüleri, memnuniyetsizliklerini belirtmek gayesiyle Protestanlik hareketlerine katildiklari gibi, paralarini alamayan birçok Macar askeri de Osmanli Akinci Beyi Bali Bey’e siginiyordu. Kanunî’nin, gerek akinci, gerekse diger kaynaklardan istihbarat ettigi bu durum, onun sefer kararini çabuklastirmisti. Ayrica Macaristan’in ele geçirilmesi ile Osmanlilar, Habsburglarla aralarindaki engeli kaldirmis olacaklar ve böylece Viyana kapilarina varilmasi için büyük bir mania asilmis bulunacakti.

Macaristan seferinin hazirliklari tamamlandiginda Kanunî, bir yil önce vefat etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemali Efendi’nin yerine, Osmanli dünyasinda hukuk, edebiyat, dil ve tarih alanlarinda hakli bir söhrete sahip olan Kemal Pasazâde’yi tayin ederken, kendisinin bulunamayacagi sirada Pâyitaht (baskent) in idaresi için de Misir’in eski valisi olan Kasim Pasa’yi Kaymakam (Kaim-i makam) olarak görevlendirir.

Sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah, ll Receb 932 (23 Nisan l526)’de yüz bin kisilik bir ordu ile yeni dökülmüs ve Avrupa’nin hayalinden geçiremeyecegi derecede mükemmel 300 top ile birlikte Istanbul’dan hareket eder. Bu üçüncü “Sefer-i Hümâyunu”na çikmadan önce hükümdar, Eyyub Sultan, Ebu’l-Vefa ile babasi Yavuz, dedesi II. Bâyezid ve Fâtih’in türbelerini ziyaret ederek dua eder. Bütün bu mekânlarda, Allah’in kendisine yardim etmesini diler.

Gerçekten Islâmî anlayisa göre savasin gerçek mahiyeti, körü körüne bir kirma ve kirilma hâdisesi degildir. O, presipler adina yapilan bir cihaddir. Cihad için de her seyden evvel ordulara mânevî güç gerektir. Iste Kanunî de Mohaç Meydan Muharebesi’ne girismeden evvel gözlerinden yaslar akitip, yüzünü yerlere sürerek mânevî kuvvetlerden istimdad ediyordu. Öyle ki, önüne düstügü ordulari, gittiklere yerlere tevhidi de beraber tasiyacaklari için devleti dinin, dini de devletin yardimcisi ve tamamlayicisi görerek, ecdadi gibi maddî kuvvetlerinin ikmali kadar, mânevî kuvvetlerinin yardimini da ihmal etmiyordu.

23 Nisan’da Istanbul’dan hareket edip Halkali Pinar denen menzile varan ordunun, büyük bir düzen ve disiplin içinde bulundugu anlasilmaktadir. Zira Kanunî’nin emrine göre ekilmis tarlalara girmek, hayvan otlatmak ve toprak sahiplerinin hayvanlarini almak, ölüm cezasini gerektiriyordu. Pâdisahin emri hilafina hareket eden birkaç kisinin ya basi kesildi veya asildilar. Hammer’in ifadesine göre, Pâdisahin emrine uymayan bir kaç kadi bile cezanin siddetinden kurtulamadi. Pâdisahin, reâyâsinin menfaatlerini korumak ve onlara her ne sekilde olursa olsun bir zararin gelmemesi için gösterdigi bu çaba, onun tebeasini ne kadar düsündügünün bir isaretidir. Iyi bir Müslüman hükümdar olan Kanunî’nin anlayisina göre, kendisinin idare ettigi halkindan yine kendisi sorumludur. Gerek Kur’an-i Kerim, gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde bu konuda pek çok emir bulunmaktadir. Bütün bunlari bilen Pâdisah, elbetteki bu emirlere riayet etmekle kendini vazifeli biliyordu. Iste bunun içindir ki o, halkinin malina en ufak bir zararin gelmesini istemiyordu. Harp içinde dahi olsa, böyle bir zarara tahammül edemiyen hükümdar, aksine davranislarin, en büyük ceza olan idamla sonuçlanacagini ilan etmekten çekinmiyordu. Onun, kanunsuz davranislari affetmeyisi, orduda büyük bir disiplinin meydana gelmesine sebep olmustu. Gerçi bu disiplin sadece Kanunî döneminde degil, hem daha önce, hem de daha sonra vardir. Zira bütün Osmanli hükümdarlari, yönetme bakimindan kendilerini Allah’a karsi sorumlu tutuyorlardi. Bu sorumluluk anlayisi onlarda, baska dinden olan hükümdarlara benzemeyen hasletler meydana getirmisti. Bunun içindir ki Kanunî dönemi Osmanli dünyasinin sosyal hayati ile birlikte ordusundan da bahs eden ve Osmanli ülkesinde senelerce kalmis olan Avusturya elçisi Busbecq, kendi arzusu üzerine üç aya yakin bir süre karargaha yakin bir köyde kalarak Müslüman Türk ordusunu yakindan görmek ve takib etmek firsatini bulduktan sonra görgü ve müsahedelerine dayanarak asagida özetleyecegimiz su bilgileri verir.

“Yanimda bir iki arkadas oldugu halde kendimi belli etmeden her tarafta dolastim. Dikkatimi çeken ilk nokta, muhtelif teskilâtlara mensub askerlerin kendi karargahlarindan disariya çikmamalari oldu. Bizim karargahlarimizda meydana gelen olaylari bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat hakikat su ki, her tarafta tam bir sükût ve sükûnet hüküm sürüyordu. Asla kavga ve münakasaya rastlanmiyor, herhangi bir cebir ve siddet hareketi görülmüyordu. Sarhosluk, öfke veya hiddetten ileri gelen yüksek sesler bile yoktu. Bundan baska her taraf öylesine temizdi ki, ne süprüntü, ne gübre yiginlari, ne de göze ve buruna fena gelen bir seye tesadüf imkani vardi.” Busbecq, Müslüman – Türk dünyasina dis biledigi halde su ifadeleri kullanmaktan da kendini alamaz. ” Simdi benimle beraber geliniz ve sarikli baslardan meydana gelen bu büyük kalabaliga gözlerinizi çeviriniz. Türlü türlü, renk renk parlak esvablar (elbiseler)… Her tarafta altin, gümüs, lâal, ipek ve atlas piriltisi… Bu manzarayi dil ile anlatmak imkan disi bir is. Yalniz sunu söyleyelim ki, gözlerim simdiye kadar bundan güzel bir manzara görmemistir. Mâmafih, bütün bu servet ve ihtisam içinde yine de büyük bir sadelik ve iktisad göze çarpiyor. Herkesin elbisesi ve mevkii ne olursa olsun, ayni biçimde. lüzumsuz islemeler ve kenar süsleri yok. Halbuki bizde bu âdettir. Pek çok masrafa mal olur ve üç günde de bozulup gider.”

Elçi bunlari anlattiktan sonra, kumar ve sarhosluk bilmeyen askerin çalgi ve türkülerle eglendigine, çagirip söyledikleri havalarin da gazâ ve sehâdet (sehidlik) temlerini isleyen hamâset destanlari bulunduguna isaret ettikten sonra, ordunun, hayvanî gidalardan ziyade nebatî, basit ve sihhî gidalarla beslendigini, Ramazan ayini karsilamak için ise mutad yiyeceklerini daha da sadelestirdiklerini, fakat Ramazan arefesinde yalniz yiyip içmede degil, haram ve yasak zevklere karsi da, oldugundan daha çekingen davranarak oruca kendilerini hazirladiklarini söyler. O, Hiristiyanlarin perhize girmeden önce sanki bu imsakin acisini pesin olarak çikarmak ister gibi, kendilerini çilginca eglenceye, dans ve sarhosluga verdiklerini, senenin bu günlerinde memleketlerini ziyaret eden yabancilarin, Hiristiyanlarin çildirmis olduklarini söylemelerine sasilmamasi gerektigini uzun uzun anlatip, sonunda Türkler’de üstünlügün ve basarinin sirrina temas ederek: “Türkler’de seref ve makam, idarî mevkiler, sadece liyakat ve bilginin mükafatidir.Tenbel ve agir olanlar, hiç bir zaman yükselemezler. Iste Türkler’in, her neye tesebbüs ederlerse muvaffak olmalari, hâkim bir irk haline gelmeleri ve her gün devletlerinin hududlarini biraz daha genisletmelerinin hikmetini liyakat, kabiliyet ve çaliskanliga verdikleri bu ehemmiyette aramalidir.”

“Bizim askerî sistemimizle Türk sistemini karsilastirinca gelecegin bize neler hazirladigini düsünüp korkudan titriyorum. Karsilasan iki ordudan biri galip gelecek -ki bu herhalde Türk ordusu olacak- digeri ise mahv olacaktir. Çünkü Türk ordusu sirtini kuvvetli bir imparatorlugun genis kaynaklarina dayamis, zinde, tecrübeli ve sarslmamis bir kuvvet. Askerleri zafere alismis, zor sartlara dayanma kabiliyetine sahip, intizam ve disipline riayetkâr, uyanik ve kanaat ehlidirler. Bizimkilerde ise umumi bir fakirlige mukabil hususi israf, yipranmis kuvvet, mâneviyat bozuklugu, tahammül yoklugu ve idmansizlik var. Serkes askerler, aza kanaat etmeyen subaylar. Disiplin kavramiyla alay ederiz. Basibosluk, sarhosluk, serkeslik ve zevke düskünlük bizde alabildigine vardir. Bu durumda neticenin ne olacagi gün gibi asikârdir. Herhalde simdilik Iran lehimize bir durum yaratmakla beraber, Türkler Iran’la bir anlasmaya vardiklari zaman onlardan ve diger Sark devletlerinden de yardim görerek bütün güçleriyle bogazimiza sarilacaklardir. Bu büyük tehlikeye karsi ne kadar gevsek ve hazirliksiz oldugumuzu düsündükçe içim ürperiyor.”

Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq’in dedigi gibi, gerçekten de Osmanli medeniyeti âbidesi örülürken bu âbideyi yükselten her tas, mutlaka kendi mevziine ve kendi mevkiine konmus bulunuyordu. Son derece titiz bir inzibat fikri ile yapilan vazife ve selahiyet taksimi ise, devlet düzeninin aksamadan dönmesinde en büyük rolü oynamakta idi.

Devletin bu mevzuda en göze deger örnegi olan ordusu, Belgrad’in fetinden bes sene sonra Mohaç ovasina konarak Macaristan’in karsisina çiktigi zaman , ezici kuvveti, essiz intizami ve ibâdet derecesine varmis cengaverligi ile sanki bir ordu degil, efsanevî bir heybet ve azamet örnegi idi.

Daha önce, sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah’in, 23 Nisan l526′da yüz bin kisilik ordu ve 300 top ile birlikte Istanbul’dan hareket ettigine temas edilmisti. Yol boyunca orduya yeni yeni kuvvetler katilmis, Istanbul’dan hareket edildikten iki buçuk ay sonra Belgrad’a varilmisti. Ibrahim Pasa’nin basinda bulundugu öncü kuvvetler, Tuna Nehri üzerinde bulunan Petro Varadin (Petervaradin)’i karadan ve nehirden sikistirarak alir. Bundan baska, Bosna beyleri tarafindan Sirem mintikasindaki kaleler zapt edilir. Son derece muntazam yürüyen ve etrafa hiç bir hasar vermeyen asil kuvvetler de Ilok (Illok, Ulak) ve Ösek (Ösiyek, Eszek)’i almisti.

Osmanlilar’in, Macaristan üzerine yürüyecekleri haberini alan Macar Krali II. Layos (Lui) bir taraftan harbe hazirlanirken, diger taraftan da Avrupa kral ve prenslerine müracaat ederek yardim istemisti. Bu arada Macar meclisi, kiralin bizzat savasta hazir bulunmasina karar vermisti.

Ösek kalesinin alinmasindan sonra Tuna’yi takib için iki üç gün içinde gemiler üzerine kurulan köprüden Drava Nehri geçilecegi sirada Macarlar karsi koymak istedilerse de muvaffak olamazlar. Nihayet Macar ordusunun Mohaç ovasinda bulundugu da ögrenilmisti. Osmanli ordusu hem agir yürüyor, hem de harp tertibati aliyordu. Sag kolda Vezir-i A’zam ve Rumeli beylerbeyi Ibrahim Pasa, sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram Pasa, merkezde de Pâdisah, yeniçeri agasi ve kapikulu askerleri mutad olan yerlerini alacaklardi.

Macar Krali II. Layos, Osmanli kuvvetlerini Mohaç ovasinda beklemeye baslamisti. 26 Agustos’ta Mohaç’a gelen Osmanli ordusu muharebe düzeni alir. Osmanlilar, büyük hücuma baslanacagi gece, muhtesem bir mum donanmasi yaparak, yedi gögün yildizini bir yere toplamis sanilan büyük bir gazâ senligi tertib ettiler. Mes’alelerin meydana getirdigi aydinlik ile kizil bir sevk ve heyecan kiyameti yasayan ovada kösler vuruluyor, davullar, zurnalar çaliniyor, atlar kisniyor, sancaklar dalgalanip kiliçlar sakirdiyordu. Aylardan beri siddetle yagan ve araziyi yer yer bataklik haline getiren yagmur, hizini kesmekle birlikte çiselemeye devam ediyordu. Mohaç ovasinin bir tarafi zaten Türklerin “Karasu” dedikleri bataklika çevrilmisti. Kanunî, sabah namazini kildiktan sonra askere belig bir hitâbede bulunmustu. Bundan sonra Pâdisah, gözleri yasli oldugu halde ellerini göge dogru kaldirarak:

“Ilahî, kudret ve kuvvet senden, imdad ve himaye senden. Ümmet-i Muhammed’e yardim et. Müslümani yerindirme, kâfiri sevindirme ” diye dua eder. Bu güzel davranisi gören Osmanli saflarindaki bütün askerlerde cesaret ve din sevki artar. Birlesik bir duyguya kapilan süvariler, atlarinin üzerinden siçrayip yapraklarin agaçtan düstügü yere atladilar. Yüzlerini topraga sürüp secde ettiler ve Allah’tan kendilerine zafer nasib etmesini dilediler. Sonra yeni bir sevk ile atlarina bindiler.Ve Pâdisahlarinin ugrunda canlarini vereceklerine and içtiler.

Bu düzenin bir geregi olarak Pâdisah, cenk elbisesi, yani zirhli harp elbisesi giymis ve beyaz bir ata binmis olarak merkezdeki yerini almisti. Sabah namazi üzerinden saatler geçtigi halde iki taraf da taarruza geçmiyordu. Kanunî, düsmanin iyice yaklasmasini bekliyordu. Nihayet Kanunî’nin bekledigi an gelir. Ikindi vaktiine dogru, Osmanlilarin yerlerinden kimildamadigini gören Macarlar taarruza geçerler. Böylece savas, 29 Agustos l526 (20 Zilkade 932) Çarbamba günü ikindi zamani Macar hücumuyla baslamis olur. Osmanlilar’in son savas planina vâkif olmayan Macarlar, altmis bin kisilik zirhli süvarileriyle eski Osmanli plani zanniyle asil merkeze hücum ile isi halledeceklerini ümit etmislerdi. Buna karsilik Osmanlilar da planin geregi olarak Macarlar’i merkeze çekip çenbere almak suretiyle imha etmek istiyorlardi. Macar komutanlarindan Piyer Pereney ile Papas Pol Tomori, bütün kuvvetleriyle Vezir-i A’zam komutasindaki Rumeli askeri üzerine hücum ettiler. Osmanli kuvvetleri plan geregi olarak geri çekilip düsmani içeriye aldilar. Bunun üzerine yandan Anadolu kuvvetlerinin sikistirmasi ile Macar kuvvetleri daha içeri alinip toplarin önüne getiriliyordu. Bâli Bey kuvvetleri, sür’atle düsmanin arkasini çevirerek Macar süvarilerini ikiye ayirdilar. Bundan baska Macarlarin bizzat Kral Layos komutasindaki ikinci kolu, Anadolu kuvvetlerinin üzerine yüklendi. Bu kuvvetler de mukavemet edememis gibi hareket ettiginden bunlar da merkez üzerine yani Pâdisah’in bulundugu ordunun kalbine dogru hücum ettiler. Kendisini muvaffak olmus gören düsman iyice içeri girdi. Bu siralarda 35 (veya 32) Macar sövalyesi Kanunî’ye sokulmaya çalisiyordu. Bunlar, Pâdisah’i esir veya öldürmeye yemin etmislerdi. Bunlar, Marczali ismindeki birinin komutasinda bulunuyorlardi. Yeniçerilerin siddetle çarpistigi ve Pâdisahin etrafinda küçük bir maiyyet kuvvetinin kaldigi bir anda Marczali ile iki arkadasi, Kanunî ile bizzat karsi karsiya gelirler. Diger arkadaslari, Pâdisaha sokuluncaya kadar imha edilmislerdi. Kanunî, tek basina bu üç sövalye ile dögüsür. Bu esnada bir kaç ok yediyse de bu oklar, zirhi delip vücuduna nüfuz edemedi. Sonunda Kanunî, üç sövalyeyi de bizzat kendi kiliciyla öldürür.

Macar kuvvetleri içeriye alinip toplarin önüne getirildikten ve daha önce de belirtildigi gibi gerileri de “akinci” ve “deli” kuvvetleri tarafindan çevrildikten sonra 300 topa birden ates verilir. Macar ordusu bu atesin dehsetiyle neye ugradigini sasirir. Bu saskinlik üzerine panige kapilip darmadagin olurlar. Bu atesten sonra savasta komutan olan kral bir daha görünmez. Ordunun dönüsünden sonra bataklikta ölüsü bulunmustu. Osmanlilarin kilicindan kurtulan askerler de gece karanliginda bilmeyerek batakliga düsüp bogulmuslardi. Mohaç Muharebesi iki saat sürmüstü. Bu muharebede Osmanli ordusunun mevcudu 300 bin, Macarlarinki ise l50 binden fazla idi. Öyle anlasiliyor ki, sayi itibariyle Macar kuvvetleri Osmanli kuvvetlerinden pek az degildi. Nitekim, Mohaç olayini birçok kimseden dinleyip gerçegi ögrendigini anlatan tarihçi Peçevî, “Mohaç gazâsinda ikiyüz bin kâfir katl ve esir olundu denilse belki noksani var, mubalagasi yoktur” derken, iki tarafin kuvvetlerinin denk oldugunu belirtmek ister. Keza Lütfi pasa da Macar askerlerinin sayi ve durumunu su ifadelerle dile getirir: “Ve 200 bin atli ve otuz bin piyade tüfenk endâz her nereye ki atalar, hata etmezlerdi.” Bu ifadelerden anlasildigina göre Macar Krali’nin kuvvetleri 230 bin civarinda idi. Lütfi Pasa, Macar askerlerinin sayilarini verdigi gibi savasin, Osmanli planina uygun bir sekilde nasil cereyan ettigini de anlatir. Ona göre Kral Layos, askerini üç kola ayirmis, bizzat kendisi merkezden Pâdisah üzerine yürümüsse de, yeniçerilerin önünde bulunan ve zincirlerle birbirlerine bagli olan toplara karsi, geçmek üzere bir gedik bulamamistir. Bununla beraber Rumeli kolunu geri çekilmeye mecbur etmisler, sonra plana göre Anadolu kolu da geri çekilerek Macarlar’in çenbere alinmasi saglanmistir. Böylece Osmanlilar, Allah Taala’nin: âyet-i kerimesi’nin isaret ettigi gibi galip gelmislerdi. Macar Kralinin komutasi altinda Macarlar’dan baska Alman, Leh, Çek, Italyan ve Ispanyollar’dan meydana gelen büyük bir ordu bulunmakta idi.

Mohaç zaferinin ertesi günü akincilar, düsman ülkelerinin içlerine dogru akinlara gönderilmisti. Macar ordusu ise tamamen imha olunmustu. Böylece Osmanlilarin önünde bir engel kalmamisti. Mohaç ovasindaki üç günlük istirahattan sonra Osmanli ordusu Macaristan’in baskenti olan Budin üzerine yürür. l0 Eylül l526′da sehir teslim olur. Ordu sehre gelmeden önce Hiristiyan olan yerli halkin bir kismi kaçmisti. Bu yüzden, buradaki Yahudiler çogunlugu meydana getiriyorlardi. Bunlarin reisi olan Salamon oglu Yasef, Budin kalesinin anahtarlarini Sultan Süleyman’a teslim etmisti. Böylece sehir, herhangi bir mukavemetle karsilasilmadan Osmanli hükümdarina teslim edilmis olur. Pâdisah, sehir halkinin can ve malina karsi yapilacak bir tecavüzü en büyük cezalarla tecziye edecegini bildirir. Pâdisah, burada on dört gün kadar kalip Kurban Bayramini burada geçirir. Osmanli ordusunun Budin’den Istanbul’a dönüsü esnasinda Segedin ve Baç (Bacs) sehirleri de ele geçirilir. Ayrica Beçne mevkiinde direnis gösteren Macar kuvvetleri de bozguna ugratilarak dagitilir. Öyle ki, asil orduyla vurusacak hiç bir düsman kuvveti kalmamisti. Mohaç’tan sonra Macarlarin elinde, Erdel voyvodasi, yani Transilvanya genel valisi Zapolyai’nin 30 bin kisilik askerinden baska hiç bir kuvvet kalmamisti.

Yaka yakaya ve bogaz bogaza cenk edilen Mohaç Meydan Muharebesi, Kral Layos ile beraber bütün bir Macar ordusunun imhasina mal olmus ve müstakil (bagimsiz) Macar Devleti’nin hayatina son vermisti. Bundan sonra tarih, Osmanli himayesinde bir Macaristan taniyacakti.

Osmanlilar tarafindan Macar tahtina Zapolyai Janos’un seçilmesi, Alman Imparatoru Sarlken’in kardesi ve ölen Macar Kirali’nin hem enistesi hem de kayinbiraderi olan Avusturya Arsidük’ü Ferdinand’i harekete geçirir. Macar Kiralligi üzerinde hak iddia eden Ferdinand’a, Istoni Belgrad’da bulunan Macar kirallik tacinin giydirilmesi ile Macaristan’da iki krallik ortaya çikmis oluyordu. Buna göre Macaristan’in bati ve kuzey batisi Ferdinand’in idaresinde, Orta Macaristan ile Erdel ise Zapolyai’nin hâkimiyetin-de bulunuyordu. 2. Ikinci Macaristan Seferi ve Viyana KusatmasiOsmanlilar sayesinde Macar krali seçilen Zapolyai, Osmanlilar’in kendisine hazirladigi bu imkani geregi gibi degerlendiremez. O, Osmanlilar’a yaklasmak söyle dursun, l527 baharinda toplanan Regensburg Imparatorluk meclisinde Osmanlilar’a karsi yardim dahi istemisti. Öbür yandan Macar beylerinin çogunlugu tarafindan kralliga seçilmis bulunan Ferdinand’in, Osmanli ordusunun geri dönmesini firsat bilip büyük bir ordu ile Budin üzerine yürüyüp onun kuvvetlerini Tokaj’da maglup etmesi üzerine kayinpederi olan Lehistan Krali’nin yanina siginmak zorunda kalan Zapolyai, Osmanlilar’dan tekrar yardim istemeye mecbur olur. Bu yardim için de Istanbul’a bir elçi gönderir. Gerçi Zapolyai böyle bir yardim talebinde bulunmasa dahi Osmanlilar’in bu duruma müsaade edecegi düsünülemezdi. Bununla beraber onun yardim talebi, Osmanlilar’in daha sür’atli bir sekilde harekete geçmesine sebep olmustu. Böylece durum, Zapolyai’nin müdafaasi seklini almisti. 29 Subat l528 tarihli antlasmaya göre Osmanli Devleti, Zapolyai’yi tâbi bir hükümdar olarak tanimaktaydi. Öbür taraftan, Osmanli Devleti’nin kendisini burada birakmayacagini anlayan Ferdinand da elçi göndererek vergi vermek sartiyla Macar Krali olarak taninmasini teklif ettiyse de bu teklif kabul edilmeyerek Budin’in Zapolyai’ye iade edilmesi istenir. Böylece, 29 Mayis l528′de Istanbul’a gelen bu ilk Avusturya elçilik heyeti, herhangi bir sonuç alamadan geri dönmek zorunda kalir.

Kanunî, Vezir-i a’zam Ibrahim Pasa’ya II. Macaristan seferinin serdarligini tevcih ederek büyük yetkiler vermisti. Aslinda Macaristan’in yönetimi için asker ve kaynak kullanmak yerine, simdilik Zapolyai’nin idaresinde yari bagimli bir Macar Devleti’ni Habsburglar’a karsi tampon bir devlet olarak birakmayi tercih eden Kanunî Sultan Süleyman, l0 Mayis l529′da iki yüz bin kisilik bir ordu ile sefere çikar. Macar topraklarina girildigi sirada, Zapolyai, Istanbul’a gelen elçisi Lasczky ve Macar asilzâdeleri itaatlerini arzedip huzura kabul olunurlar. Lütfi Pasa, Zapolyai’nin Kanunî tarafindan nasil karsilandigini ve tercüman vâsitasiye ikisi arasinda geçen konusmalari da verir. Buna göre Zapolyai, diger kullari gibi kendisinin de Pâdisah’in kulu olmak istedigini bildirerek söyle der: ” Ey Pâdisah-i âlem penah, Müslümanlardan ve kâfirlerden (gayr-i müslim) kullarinin nihayeti yoktur. Ben dahi ol kullarinin silkine münselik olmaga geldim (onlarin meslegine, yani senin tebean olmaya geldim). Ve hem Pâdisahtan bir muradim vardir, emr olunursa hizmet-i seriflerine diyelim.” Tercümanin anlattigi bu sözleri begenen Kanunî: “Muradin desin, elimizden geldikçe bitirmesine sa’y edelim (çalisalim) der. 3 Eylül’de Budin önlerine gelen ordu, kusatma hazirliklarina basladigi sirada, sehirdekiler teslim olurlar. Böylece sehir, yarim günlük bir mukavemetten sonra tekrar ele geçirilmis olur. 7 Eylül’de sehre giren Kanunî, senelik belli bir vergi karsiliginda burayi Zapolyai’ye vererek merasimle ona Macar Kralligi tacini giydirir. Hammer’in ifadesine göre onu, merasimle krallik tahtina oturtan ne pâdisah, ne vezir-i a’zam, ne diger vezirler, ne beylerbeyiler, ne de yeniçeri agalarindan biri degil, “aganin ikincisi demek olan Sekban basi marifetiyle” olmustur. Bununla beraber, Kanunî, Zapolyai’yi ayakta karsilamis, elini öptürmüs, altin tahtinin karsisina iki altin sandalye koydurmus, birine Ibrahim Pasa’yi, digerine de Zapolyai’yi oturtmustur. Böyle bir uygulama, Osmanli protokolona göre Macar Kralligi’nin durumunu göstermektedir. Gerçekten, Küçük Bali Bey’in, Ferdinand için kaçirilirken ele geçirdigi tac, Yeniçeri Sekbanbasisi tarafindan Zapolyai’nin basina konmustu. Günümüzün ifadesiyle bir Yeniçeri generalinin, Osmanli protokolunda ancak sancakbeyi (Tümgeneral) derecesinde olan bir sahsin Macaristan Krali’na tac giydirmesi, Türk tarihinin unutulmaz hadiselerinden biri olarak kalacaktir.

Bu siralarda Macar krallik taci, Ferdinand’in casuslari tarafindan çalinip Viyana’ya kaçiriliyordu. Bunu haber alan Osmanli istihbarati, derhal harekete geçer. Bosna eyaletinin Izvornik sancakbeyi Küçük Bali Bey, 20 Agustos’ta Viyana yolunda tarihî taci ele geçirip 4 Eylül’de Kanunî’ye gönderir. Kanunî ise taci Zapolyai’ye gönderir. Bu meshur tac, Macarlar tarafindan kutsal sayiliyordu. Bu sebeple onlar, bu taci giymeyen hükümdara mesru krallari nazari ile bakmiyorlardi. Ferdinand da Macaristan Krali olma iddiasinda oldugu için bu tarihî taci ele geçirmek istiyordu. “Korona” denilen bu tarihî tac, üst üste geçmis iki tactan mütesekkildir. Asil taci l000 yilinda Papa, sonradan aziz mertebesine çikarilan ve Arpadlar’dan ilk defa Samanligi birakip Hiristiyanligin Katolik Mezhebi’ne giren Büyük Istvan’a göndermisti. Sonradan Bizans Imparatoru olan VII. Mikhail Dukas’in, Malazgirt Savasi’indan iki yil sonra (l073), gönderdigi altin çelenk, iste bu Papa’nin yolladigi tacin üzerine geçirilmek suretiyle tarihî Korona son seklini almistir.

7 Eylül’de Budin’e giren Kanunî, burada alti gün kadar kaldiktan sonra, Ferdinand ile karsilasmak niyetiyle Viyana’ya dogru harekete geçme karari alir. Yoluna devam eden ordu, Avusturya – Macar sinirindaki Ovar kasabasini ele geçirdikten sonra Viyana önlerinde toplanmaya baslar. Bu arada Ferdinand’in Viyana’da olmadigi anlasilir. Zira o, kuvvet toplamak için Avusturya içlerine dogru çekilmisti.

Çok iyi tahkim edilmis olan Viyana sehrinin muhasarasi ise 27 Eylül’de baslar. Fakat Osmanli ordusu muhasara için gerekli büyük toplar ile malzeme getirmedigi için hazirliksiz sayilirdi. Filhakika, Belgrad, Mohaç ve Budin’de birakilan agir toplar olmaksizin, orta ve hafif toplarla kalede istenilen büyüklükte gedikler açilamadi. Almanlar, kaleyi büyük bir fedakârlikla savnuyorlardi. Surlarin önünde iki taraf da agir zayiatlar veriyordu. Surlar altindan lagim açma tesebbüsleri de basarili olamiyordu. Yine de araliksiz süren çalismalar sonucunda surlarda yeni gedikler açilip buralardan hücumlarda bulunuldu ise de, havalarin sogumaya baslamasi, kisin yaklasmasi ve erzak sikintisinin had safhaya ulasmasi, askerin gücü ile dayanikliligini etkiliyordu. Kanunî, l7 günlük muhasarayi kâfi görmüs olmali ki, bu kadar kisa bir müddet içinde böyle müstahkem bir mevkiin düsürülmesi, kusatan ordu ne kadar kuvvetli olursa olsun imkânsizdi. l4 Ekim l529′da yapilan umumi hücum da basariya ulasmayinca, muhasaranin kaldirilmasina karar verilir. Halbuki bu son hücum sirasinda birçok gedik açilmis ve müdafilerin dayanma güçleri de tükenmek üzere idi. Lütfi Pasa ile Peçevî’nin ifadelerine göre kisin vakitsiz gelip kar ve yagmurun yagmasi üzerine “Pâdisah-i Islâm emriyle leskere (askere) zarar ve ziyan müretteb olmasin diye “bir adami on bunun gibi hisara vermezen” deyip ândan dis varosu yaktirip ve yiktirip ve etraflarini yagma ve talan ettikten sonra Muharremu’l-Haram’in yirmi ikisinde Beçten (Viyana) göçüp Budim’e gelüb”. Benzer ifadeleri yabanci kaynaklarda da gördügümüz için, bu konuda Kanunî’nin ne denli hakli oldugunu ve yerinde bir karar aldigini anlamak mümkün olmaktadir. Kis ve soguklarin erken bastirmasi üzerine Osmanli hakani, kusatmayi kaldirma karari alir ki, bu kararda kendi askerini düsünme payi büyüktür. Kusatmaya son verme kararinin alinmasi üzerine l5 Ekim’de orta büyüklükte toplar, gemilere bindirilerek Tuna üzerinden Belgrad’a dogru yola çikarilir.

Gerçekten, bölgede kar yagisi basladigindan siddetli kis soguklari bir felaket getirebilirdi. Bu arada Sarlken (Charles Quint) bütün Avrupa’dan topladigi kuvvetleri Linz’e yigiyordu. Bununla beraber Viyana ancak iki hafta daha dayanabilirdi. Ancak kale feth edilse bile sonra ne olacakti ? Kanunî çekilir çekilmez, Linz’deki Alman ordusu gelip sehri muhasara edecekti. Bu muhasaraya dayanabilmek için Viyana’da çok büyük bir askerî güç birakmak icab ediyordu. Sehirde, Türk topçu atesinden yikilmadik bir yer kalmamisti. Böylece Charles Quint, imparatorluk taht sehrinin tahribi ile cezalandirilmisti. Kanunî, bu kadarini kâfi gördü. Bu seferde l4 bin kadar Osmanli askeri ya sehid olmus veya yaralanmisti. Buna karsilik Almanya ise tamamen perisan olmustu. Bu seferden sonra Istanbul’a dogru yola çikan Pâdisah, Ordu-yu Hümayûn ile l6 Aralik’ta Istanbul’a gelir. Böylece bu sefer-i hümayûn 7 ay, 7 gün devam etmisti. Bu sefer sayesinde Macaristan’daki Osmanli hakimiyeti saglamlasmis, Avusturya ve Kuzey Macaristan tahrib edildigi için karsi saldiri ihtimali ortadan kalkmisti. 3. Üçüncü Macaristan Seferi (Alaman Seferi) Kanunî, Istanbul’a döndükten sonra, Macaristan’da yeniden bazi olaylar cereyan etti. Ferdinand, Budin’i tazyike baslar. Bununla beraber Istanbul’a bir elçilik heyeti göndermekten geri kalmayarak Macaristan’in kendisine verilmesini ister. Bu arada Budin, Ferdinand kuvvetleri tarafindan kusatilmis olmakla birlikte alinamaz. Peçevî’nin (veya Peçuylu) ifadesine göre basta Ferdinand olmak üzere bölgedeki diger bazi kral, kont ve dük gibi ünvanlari tasiyan kimseler, bizzat Kanunî Sultan Süleyman’in emri üzerine Macaristan tahtina getirilmis olan Yanos’u (Jan Zapolyai’)yi tanimak istemiyorlardi. Onu kralliktan düsürmek için çesitli bahaneler ariyorlardi. Kanunî, Budin’in kusatildigindan haberdar olunca krala verdigi söz üzerine sefere çikmaya karar verir. Böylece Osmanli hükümdari l9 Ramazan 938 (25 Nisan l532)’da sefere çikar. Bu arada o, Alman Imparatoru Sarlken ile de hesaplasmak istiyordu. l00 bin kisiyi asan bir kuvvetle sefere çikan Kanunî, Nis’e vardigi zaman Ferdinand’in elçileri ordugâha gelerek önceki tekliflerini tekrarladilar. Buna göre Macaristan Ferdinand’a verildigi takdirde her sene 25.000 – l00.000 duka kadar vergi verecegini kabul ediyordu. Böyle bir teklifi reddeden Kanunî, Ferdinand’in topraklarinda ilerlemeye devam eder.

Bu bölgedeki pek çok kasaba, Yahya Pasa oglu Bali Bey ile onun oglu Mehmed Bey ve Bosna Beyi Hüsrev Bey tarafindan zapt edilir. Osmanli ordusu zorlu bir muharebeden sonra Köseg (Guns, Köszeg)’i ele geçirir. Bu sirada Ferdinand’in elçileri bir daha gelirler. Bunlara, Ferdinand’i harbe davet eden mektuplar verilir. Ancak Ferdinand ile Sarlken, Osmanlilarla bir meydan muharebesi yapmaktan çekindikleri için oyalama ve yipratma taktigi kullaniyorlardi. Fakat onlarin bu taktikleri pek fazla ise yaramamis olmali ki Osmanli ordusu ileri harekâta devamla bazi sehirleri zapteder. Bu arada Gratz gibi bazi sehirlerin etrafi yakilip yikilmakla yetinildi. Osmanli ordulari, Macaristan’da Ferdinand’a ait topraklar üzerinde bir müddet ilerleyip, birçok sehir ve kasabayi ele geçirmisti. Kanunî’nin bütün çabalarina ragmen Sarlken ile Ferdinand ortaya çikamiyorlardi. Mevsimin geçmis olmasindan dolayi güney yolu ile geri dönüldü. Bununla beraber bu sefer sonunda Ferdinand, Pâdisah’in arzularina uygun bir antlasma istemeye mecbur olmustu.

Bu sefer esnasinda yine sulh veya mütareke talebiyle gelen Alman elçilerine, Charles – Quint’e hitab eden hakaretâmiz bir mektup verilerek teklifleri reddedilip geri gönderilirler. Bu mektubunda Kanunî, bu kadar zamandir erlik ve imparatorluk dâvasi ettigi halde kaç kere üzerine geldigini, mülkünü diledigi gibi tasarruf ettigini, buna ragmen ne kendisinden, ne de kardesinden nâm ve nisan göremedigini, Hak Teâlâ’nin takdiri ne ise yerine gelmesi için Beç sahrasinda meselelerini halletmelerini, kendisinin tabiiyeti altinda bulunan reâyâ fukarasina yazik oldugunu, aksi halde avretler gibi ig ve çikrik alip pâdisahlik tâci giymemesini bildiriyordu.

Alman veya Alaman seferi denilen bu seferde ordu mevcudu ikiyüz binden fazla olup “Çekaloz” denilen ve kaz yumurtasi seklinde gülle atan 300 kadar küçük top da vardi. Akinci ve deli kuvvetleri 80 bin kadardi. Bu sefer yedi ay kadar sürmüstü. Pâdisah, l532 senesi Kasim ( 939 Rebiülahir ) ayi sonlarina dogru Istanbul’a gelmisti. Bu son seferin basarili bir sekilde sonuçlanmasi üzerine bes gün üst üste senlik yapildi. Istanbul, Üsküdar, Eyyub ve Galata bes gece kandiller ile donatildi. Bu arada pazarlar, dükkanlar, bezazistan ve çarsilar geceleri dahi açik tutuldu. Halk, hemen her gün birbirlerine ziyafetler çekerek eglendi.

Bu arada, daha önce II. Bâyezid döneminde feth edilmis olan Mora yarimadasindaki Koron kalesi, Osmanli hükümdarinin Alman seferiyle Sarlken’i aradigi sirada ona intisab etmis olan Andrea Doria komutasindaki filo tarafindan bir hile ile alinmisti. Kalenin alinmasindan sonra Iç kaleye Frenkler, dis kaleye de yerli Rumlar yerlestirilmislerdi. Bu durumda, burasi birlikte müdafaa edilecekti. Koron’dan sonra Patras ve Inebahti da ele geçirilmisti. Alman seferi sonunda Istanbul’a gelen Avusturya elçisi Cornelius, bu yerleri koz olarak öne sürecek ve sayet Macaristan kralligi Ferdinand’a verilirse Koron kalesi ile Afrika sahilinde Barbaros’a ait olan Arcel adasinin iade olunacagini bildirmisti. Bu teklife Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa’nin cevabi ” Biz, harple almayi tercih ederiz” olmustu. Nitekim, Semendire Sancakbeyi olan Bâli Beyzâde Mehmed Bey’in Mora Sancakbeyligine atanmasi ile 940 Ramazan (l534 Mart) tarihinde burasi yeniden ele geçirilmistir. Peçevî, Mehmed Bey’in Koron kalesini ele geçirisini su ifadelerle günümüze ulastirir: ” Kalenin içinde, biri Frenk, ikincisi o bölgenin âsi Rumlari, digeri de inatçi Arnavutlar olmak üzere üç kisim kâfir vardi. Sancakbeyi, her birine ayri ayri va’dlerde bulunup kolaylik göstermek suretiyle (istimâlet) aralarina anlasmazlik soktu. Böylece, bir kismi, köyleri talan etmek üzere disari çikan kâfirleri kirar. Bundan sonra kâfirler iki gruba ayrilirlar. Dis kaleyi ellerinde tutan Rum ve Arnavutlar, burayi Mehmed Bey’e teslim ederler. Iç kaledeki Frnekler de canlarina emân verilmek sartiyla savas yapilmadan teslim olurlar.”4. Osmanli – Avusturya Barisi ve Sonuçlari Osmanli seferleri karsisinda bunalan ve kardesi Sarlken’in yardimi sayesinde ayakta kalabilen Ferdinand’in, Macaristan Krali olabilmek için giristigi bütün tesebbüsler, hep bosa gidiyordu. Osmanli Devleti’nin Jan Zapolyai’yi tutmasi, onun bu emeline ulasmasina engel oluyordu. Bati Avrupa’da görülecek bir takim isleri bulunan Alman Imparatoru’nun tavsiyesi üzerine Ferdinand, Osmanlilarla anlasmaktan baska çare bulamamisti. Bu sebeple o, Istanbul’a elçi göndermisti. Ferdinand’in müracaati, Osmanlilarin da isine gelmisti. Zira Macaristan üzerine yapilan seferler büyük masraflara sebep oldugu gibi sadece bu tarafla ugrasilmasi, memleketin dogu hududlarinin ihmal edilmesine sebep oluyordu. Bu durum, doguda bazi olaylarin çikmasina da sebep oluyordu. Nitekim Sah Ismail’in l524 yilinda meydana gelen vefati üzerine yerine geçen oglu Tahmasb Han, Dogu Aanadolu’da yikici bazi faaliyetlerde bulundugundan iki devlet arasinda bazi hâdiseler cereyan etmisti. Bu sebeple Osmanli Devleti Ferdinand ile bir barisa sicak bakiyordu.

l4 Ocak l533′te Pâdisah tarafindan kabul edilen Avusturya elçilik heyetinden, kesin bir baris için Ferdinand’in itaat alâmeti olarak Estergon kalesinin anahtarlari istenmistir. Kanunî, ancak bundan sonra barisa riza gösterebilecegini ima etmisti. Bundan baska 5 veya 7 senelik bir sulha hazir oldugunu da bildiren Kanunî, Estergon (Esztergom Gran) kalesine karsilik Macaristan’daki bazi kaleleri de verebilecegini belirtmisti. Öyle anlasiliyor ki, iki taraf arasinda geçen görüsmeler, epey çekismeli olmaktaydi. Nitekim Kanunî’nin bu sartlarini bildiren mektubu ile Avusturya elçisinin yanina katilan bir Osmanli elçisi, l Subat l533′te Ferdinand’a gönderilmisti. Hammer’in ifadesine göre Viyana sehrinin gördügü bu ilk Osmanli elçisi, büyük bir tantana (merasim) ile kabul edildi. Ferdinand, elçiyi sirmali kumasla süslenmis bir taht üzerinde oturmus oldugu ve basinda kiymetli bir tac bulundugu halde kabul etti. Mütareke sartlari, Bohemya’lilari epey korkuttu. Fakat Ferdinand, Gran anahtarlarinin istenilmesinin sadece bir baglilik isareti oldugunu belirtmeye çalisti. 29 Mayis’ta Estergon (Gran )’un anahtarlari ile Ferdinand’in iki mektubunu getirecek olan elçi Cornelius, Osmanli elçisi ile Istanbul’a hareket eder. Böylece çavus (Osmanli elçisi) elverisli bir cevapla geri gönderilmis oluyordu. Istanbul’da yapilan görüsmeler ise 22 Haziran l533′te antlasma ile sonuçlanmisti. Bu antlasmaya göre Ferdinand, Macaristan üzerindeki veraset iddialarindan vaz geçecekti. Sadece Macaristan’da fiilen hakim oldugu topraklar kendisine ait sayilacakti. Elindeki bu topraklar için de her yil 30.000 altin verecekti. Ayrica protokol geregi Ferdinand, Osmanli Vezir-i A’zami Ibrahim Pasa ile müsavi (esit, denk) sayilacakti. Kaynaklar, elçilerin Pâdisah’in huzurunda yaptiklari konusma hakkinda dikkat çeken bilgiler vermektedirler. Buna göre Pâdisah’in huzuruna kabul edilen elçiler, Ibrahim Pasa’nin kendilerine verdigi tâlimat dairesinde konusarak, Sultan’a “Oglun Kral Ferdinand, senin mâlik oldugun seyleri kendi mali ve kendisinin sahip oldugu memleketleri senin mülkün addeder, çünkü o, senin oglundur” dediler. Buna karsilik Pâdisah, oglu Ferdinand’in dostlarinin dostu ve düsmanlarinin düsmani olacagini bildirir. Bu antlasmadan sonra Ferdinand ile Zapolyai’nin hâkim olduklari yerler, bir sinir hatti ile Osmanli temsilcileri nezâretinde belirlenecekti.

Bu antlasma geregince biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti’nin himayesi altinda Jan Zapolyai’ye, digeri de vergi vermek sartiyla Ferdinand’a ait iki Macaristan ortaya çikiyordu. Bu antlasma, Macaristan meselesini bir müddet için halletmis ve Osmanlilarin dogu proplemi ile ilgilenmelerine firsat vermisti.

Görüldügü gibi Osmanli kilicindan gözü yilan Ferdinand, Macar tahti üzerindeki hakkini da kayb ederek baris istemek zorunda kalinca, Orta macaristan’da kendisine birakilan bir kalenin idaresine razi olarak protokol geregince Pâdisah’a “Pederim”, Vezir-i A’zam’a da “Birâderim” diye hitab etmek zorunda kalir. Fakat yillarca sonra Zapolya’nin ölümüyle taht vârisi küçük Sigismund’u tanimak istemeyerek tekrar ayaklanacak ve ana Kraliçe Isabella’nin yine Osmanlilari yardima çagirmasiyle, Macaristan’in durumu yeniden gözden geçirilerek Budin tamamen Osmanli idaresine geçecektir.

Jan Zapolyai’nin l540 yilindaki ölümü üzerine Macaristan isleri yeniden karismaya baslar. Zapolyai’nin esi kocasinin ölümünden önce bir erkek çocuk dünyaya getirmisti. Kraliçe Isabella (veya Elizabet), Istanbul’a bir elçilik heyeti göndererek oglu Sigismund’un Macar Krali olmasi istirhaminda bulunmustu. Bu istirham üzerine Osmanli Devleti, kendisine teminat vermisti. Fakat, Zapolyai’nin öldügünü duyan Ferdinand ile Sarlken’in kuvvetleri, Budin’i muhasara ederler. Bununla beraber herhangi bir basari elde edemezler. Bu durum karsisinda Macaristan’a yeni bir sefer yapilma mecburiyeti dogar.

Osmanli hükümdari, l54l senesinin Ilkbahar’indaki hareketinden evvel, Budin’in Ferdinand’in eline geçmemesi için derhal Rumeli Beylerbeyi, arkasindan da üçüncü vezir Sokullu Mehmed Pasa’yi 3 bin yeniçeri ve süvari kuvvetleriyle gönderir. Bundan sonra da bizzat kendisi sefere çikar. Budin’i kurtarmaya giden kuvvetler, bir aydan fazla ugrastiklari halde düsmani tarda (kovmaya) muvaffak olamamislardi. Bu arada Budin’i almaktan ümidini kesen ve asil ordunun yaklasmakta oldugunu duyan Ferdinand kuvvetleri, bir gece gizlice kaçmak istedilerse de muvaffak olamayarak tamamina yakin bir kismi imha edillir. Ordugâhlari da Türklerin eline geçer. Baskomutanlari olan Rokendorf yakalanarak Komaran mevkiinde öldürülür. Pâdisah’in komutasindaki ordu Budin’e yaklastigi sirada böyle basarili bir haber alinir.

Bu savas esnasinda Avusturyalilar, ordugahlarinin etrafina hendekler kazip manialar koyduklari ve “Istabur – Tabur” adi verilen istihkâmlari yapmislardi. Macarlarca bu tahkimata verilen “Tabur” adi, tarihlerimizde “Istabur” seklinde ifade edildiginden, Kanunî’nin bu dördüncü Macaristan seferine “Istabur seferi” adi verilmistir.

Budin’e gelindikten sonra küçük kral, Pâdisah’in sehir disindaki karargâhina getirilir. Daha önce verilen karar geregi piyade kuvvetleri Budin’e girerler. Kraliçeye küçük Kral Sigismund büyüyünceye kadar Budin’in Türk idaresinde kalacagi söylenir. Sigismund, altin ve lâciverd damgali ahidnâme ile kendisine nâib olan annesiyle birlikte Zapolyai’nin eski beylik mahalli olan Erdel (Transilvanya )’e gönderilir.

Bu ugulama ile daha önce Zapolyai’nin idaresinde bulunan Macaristan dogrudan dogruya Osmanli topraklarina ilhak olunup on iki sancaklik Budin Beylerbeyligi tesekkül ettirilmis oldu. Bu Beylerbeylige de Bagdad Valisi olup aslen Macar olan Süleyman Pasa tayin olunur. Bundan sonra Macaristan’da derhal arazi tahriri yaptirilmistir. Böylece Macaristan, Osmanlilara, Ferdinand’a ve bir de Erdel’de Sigismund’a ait olmak üzere üç kisma bölünmüs olur.

Böylece, bir buçuk asir Türk hâkmiyetinde kalacak olan Macar topraklarinin yönetimi hususunda son derece akillica hareket eden Osmanlilar, Budin’e tayin edilecek Pasalari devamli olarak birinci derecede degerli kimseler arasindan seçiyorlardi. Onlar, bu insanlarin hem muktedir bir serdar, hem siyasî kuvveti olan bir diplomat, hem de ahlâkça son derece mazbut, mert, dürüst ve faziletli kimseler olmasina bilhassa dikkat ediyorlardi.

Artik Osmanli idaresinde gelisme imkâni bulan bir Macar medeniyeti ve bu medeniyet ile yaris ve baris halinde olan bir Müslüman Türk dünyasi, ayni cografya üstünde yasiyorlardi. Bir taraftan Macarlar’dan devr alinan kültür ve medeniyet mirasi diyebilecegimiz eserler muhafaza edilirken, bir taraftan da sehrin bir Müslüman Türk ülkesi haline gelmesi için garet sarfedilmistir. Bu gayret hareketi, sür’atle inkisaf etmistir. Böyece Budin, yüz yila varmadan saraylar, câmiler, mescidler, medreseler, sebiller, türbeler, tekkeler, imâretler, köprüler, hanlar, çarsilar, pazarlar, ziyâret ve mesirelerle tipik bir Müslüman Türk beldesi oluvermisti. Öyle ki, Macar topraklarindan fiskirircasina bu kültür ve medeniyet müesseselerinin yalniz isimleri üzerinde durup düsünmek bile idarî, askerî, ictimaî, hukukî ve kültürel mânada sâbit olmus Türk kasesini göstermeye kâfidir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, Budin’i önemli bir merkez olarak kabul ediyorlardi. Bilhassa Ila-yi kelimetullah için burayi hem maddî görüntü olarak hem de mânevî bakimdan bir Islâm sehri haline getirmeyi önemli ve vazgeçilmez bir hedef olarak görüyorlardi. Bu sebepledir ki, l54l’de Osmanli Devleti’ne ilhak olunan Macaristan topraklari, vaktiyle pâyitahtlik etmis sehirler gibi (Bagdad, Misir), devletin en mühim beldelerinden biri sayilan Budin merkez olmak üzere, yeni bir eyâlet teskil edilmis ve bütün diger eyâletler gibi bir beylerbeyinin idaresi altina konulmustur. Bu sebeple Budin beylerbeyi olan pasanin protokol bakimindan önemli bir yeri bulunmakta idi. Koçulu kayiga binmek, rikâbta peyk ve solak yürütmek ve bazi tevcihatlarda bulunabilmek selâhiyetine sahip olmak ilk akla gelenler olarak belirtilebilir. Nitekim Budin Beylerbeyligi uhdesinde kalmak üzere 1574 yilinda vezir olan Sokullu Mustafa Pasa’ya gönderilen hükümde kendisinin, eskiden oldugu gibi mahlûl timar tevcihi, hisar müstahfizlari ve kethüda yeri tayini haklarina sahib oldugu açik bir ifade ile belirtilmistir.(BOA. MD. nr. 26, s. 97.) Budin beylerbeyileri, meydana gelecek önemli hudud muharebelerinde toplanan kuvvetlere komutan olarak tayin edilir. Bu arada civar eyâletlerin komsu devletle olan ihtilaflari, diger mahallî makamlar tarafindan bir çözüme baglanamazsa o zaman Budin beylerbeyinin hakemligine müracaat olunurdu. Bundan baska, Budin’deki Pasa Sancagi haslarinin miktari, buradaki cebelîler ile diger görevlilerin sayisi da bize Osmanlilar tarafindan bu eyâlete ne denli önemin verildigini göstermektedir.

Bütün bu gelismelerden sonra Kanunî’nin Macaristan fütûhati ile ilgili siyasetine baktigimiz zaman, onun bir tek hedefinin oldugunu görürüz. O da ilâ-yi kelimetullah için buralara gitmek ve bu vasita ile Islâmiyeti daha uzaklara götürmektir. Gerçi özellikle günümüzde, zaman zaman, Kanu-nî’nin Macaristan ve Bati seferlerine sarf ettigi kudreti, emek, gayret ve masrafi tenkid edilerek bu gücün, Iran ile Türkistan taraflarina, baska bir ifade ile Türk ve Müslümanlarla meskûn sahalara harcanmasi ve bu sayede bunlarin önemli bir kisminin tek bir bayrak altinda toplanmasina çalismasi daha iyi olmazmiydi? denilmektedir. Muhtemelen Mustafa Nuri Pasa da ayni sorulara muhatab olmus olmali ki, bu konuda çok güzel ve detayli bilgiler vermektedir. M. Tayyib Gökbilgin de kaynak belirtmeden büyük ölçüde bu görüsleri aynen kullanarak bu tenkidlere söyle cevap verir:

a) O dönem, günümüzden oldukça uzaktir. Binaenaleyh o devrin zihniyeti ile deger ölçülerini tamamen ve dogru bir sekilde kavramak mümkün olmayabilir. Bunun içindir ki, tarih ilmi ile ugrasanlar, ilgilendikleri dönemin olaylarini incelerken mümkün mertebe o günün sartlarini, anlayislarini, fikir ve düsünce akimlarini hesaba katmak zorundadirlar. Ancak bu sâyede dogruya yakin bir sonuca ulasabilirler.

b) Gerek Arap, gerekse diger Müslüman devletlerden zapt edilen topraklari, uzun zaman idaresi altinda tutmayi basaran Osmanli Devleti, bir mânada bu basarisini muazzam bir disiplin altinda yetistirdigi askerî gücüne borçludur. Halbuki bu ordunun kaynak ve çekirdegini “devsirme” dedigimiz sistemle gayr-i müslim tebeanin çocuklari teskil ediyordu. Devlet, Avrupa seferlerinde kayb ettigi nüfusun çok daha fazlasini bu yolla almak ve onlari müslümanlastirmak suretiyle kendi nüfusuna katarak kazançli çikiyordu. Bu sistem sâyesinde hem Kur’an’a muhalefet edilmiyor, hem de savaslarda ölen veya yaralanmak suretiyle savasamayacak duruma gelen kendi asil Müslüman nüfusunu korumus oluyordu. Böylece Osmanli Devleti, Islâm’in intisarini (yayilmasini) saglamis oluyordu. Halbuki elde edilen Müslüman ülkelerin çocuklari için böyle bir sey söz konusu olamazdi. Bu bakimdan Osmanli, Bati Hiristiyan dünyasi ile savasmakla dinî mânada daha kârli çikmis oluyordu.

c) Cihâdin faziletlerini de burada zikr etmek gerekir. Müslüman olmayan bir devletle cihâd yapmanin, diger yerlerdeki gibi olmayip çok hayirli ve sevapli bir mücadele olmasi. Gerçekten, ilâ-yi kelimetullah için yapilan bir mücadele, baska bir ifade ile Islâm’in sesini, bundan haberdar olmayan yerlere ulastirmanin ne kadar hayirli bir is oldugu gerek Kur’an-i Kerim’de, gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde açikça belirtilmistir. Bu sebeple Müslümanlar, cihâdla ilgili müjdelere nail olmak için devamli olarak Müslüman olmayanlarla mücadeleye önem vermislerdir.

d) Ganimet elde etme arzusu. Fethedilen memleketlerin maddî imkânlarindan istifade etmenin de bu konuda etkisi düsünülebilir. Bu düsünce bir bakima dogrudur. Çünkü savasmak isteyen bir devlet veya ordunun paraya ihtiyaci olacaktir. Bu da nisbeten zengin yerlerden elde edilebilir. Orta Avrupa ve Macaristan için sefer yolu hem kisa, hem de ulasilmasi bakimindan kolaydir. Bütün bunlara ilaveten sunlari da söylemek mümkündür:

XVI ve hatta daha sonraki asirlarda günümüzde oldugu gibi milliyet mefhumundan söz edilemez. Bu bakimdan Türklük diye bir sey de pek düsünülmüyordu. Binaenaleyh Türkmenistan’daki Türklerle bir birligin saglanmak istenmesi, milliyet bakimindan degil, onlarin da Müslüman ve özellikle Sünnî olmalarindan dolayi olabilirdi.

O zamanki Safevîler Iran’inda Siî Mezhebi hâkimdi. Etnik bakimindan bunlarin büyük bir ekseriyeti Türk ve Türkmen kabilelerinden (Kaçarlar, Afsarlar, Türkmenler vs.) olmakla beraber, mezheblerinin farkli (Siî) olmasi onlari, Osmanli Türklerinden derin bir uçurum ile ayiriyordu. Nitekim hem Sah Ismail, hem de oglu Sah Tahmasb Türk idiler. Bununla beraber Iranlilik adina, Siî Mezhebi savunuculari olarak Sünnî Osmanlilarla kiyasiya mücadele ediyorlardi. Binaenaleyh bir birlik söz konusu olamazdi. Safevîler, Keyhüsrev’lerin, Dârâ’larin tahtinda âdeta eski Iranliligi temsil ediyorlardi.-

Bütün bu ifadelerden anlasildigina göre Kanunî Sultan Süleyman, Islâm birligine zarari dokunacak ve onu tehlikeye sokacak bir harekette bulunmadiklari müddetçe, Müslüman devletlerle ugrasmayi pek istemiyordu. Zira böyle bir ugrasma, ayni dine mensub insanlari birbirlerine düsürecek, bu da Islâm ümmetinin zayiflamasina sebep olacakti. Keza böyle bir savasta cihâd da söz konusu olmayacakti. Zira cihâd, gayr-i müslim devletlere karsi yapilan bir mücadele idi. Bu sebeple Kanunî, Müslüman Dogu ile ugrasmak yerine, Hiristiyan Bati ile ugrasmayi yeglemisti. Bununla beraber Islâm birligini tehhlikeye düsürecek veya kendi topraklarinda Sünnî Islâm akidesi yerine, Siî akideyi yerlestirmeye çalisanlara karsi harekete geçmekten de çekinmemistir. Nitekim Siî Mezebi akidesini yerlestirmeye çalisan Safevî Iran’la yapilan muharebeler ve bu muharebelerin basariya ulasip zaferle sonuçlanmasi için bas vurulan çareler bunu göstermektedir.5. l543 Macaristan SeferiBudin’den dönen ve kisi Edirne’de geçiren Kanunî, Istanbul’a geldiginde Ferdinand’in elçileri gelerek eski isteklerini tekrarladilar. Buna göre Avusturya elçisi, Macaristan’in terk edilip kendilerine verilme karsiliginda senede l00.000 duka altin vergi vermeyi taahud ediyordu. Fakat Osmanli Pâdisahi Kanunî böyle bir teklife sicak bakmadigindan elçi, 9 Ekim l542′de geri dönmüstü. Bu arada Ferdinand, degisik milletlerden mütesekkil ve takriben 80.000 kisilik bir ordu topamis bulunuyordu. Ferdinand’in bu büyük hareketini Fransiz elçisi vasitasiyle haber alan Osmanlilar, Budin’e yardim göndermek için derhal hazirliklara baslarlar. Tuna’yi takiben Peste önlerine gelen bu büyük ordu, 8.000 kisilik bir kuvvet tarafindan müdafaa edilen kaleyi muhasara altina alir. Osmanli kuvvetlerine göre sayica kat kat üstün olan bu ordu, yedi günlük bir kusatmadan sonra Kanuni’nin büyük bir ordu ile gelmekte oldugu haberini alinca bozguna ugrayip geri çekilmek zorunda kalir.

Peste muhasarasinin duyulmasi üzerine gerekli hazirliklarini tamamlayan Kanunî Sultan Süleyman, yaninda oglu Sehzâde Bâyezid oldugu halde 18 Muharrem 950 (23 Nisan 1543)’de Istanbul’dan Macaristan üzerine hareket eder. Bu sirada önden gönderilen Osmanli kuvvetleri ile hudud beyleri, Pojega civarindaki bazi kaleleri , Nana ve Valpo gibi önemli iki kaleyi zaptettikten sonra Siklos’u kusatirlar. Bu siralarda Ösek’e gelmis bulunan Kanunî, Siklos’un kusatilmasina yardima gider. Böylece kale 8 Temmuz l543′te alinir. Bu arada Pecs (Peçuy) sehri de teslim olmustu. Bundan sonra Kanunî Budin’e gelir. Gerekli malzemelerin yetismesi üzerine daha önce Osmanlilar tarafindan feth edilen ve bilahere tekrar Avusturyalilar tarafindan zaptedilen Estergon üzerine varilir. Kusatma altindaki kalenin müdafileri teslim teklifini kabul etmediklerinden siddetli bir muharebe baslar. Dayanamayacaklarini anlayan kaledekiler, bir heyet göndererek l0 Agustos l543′te teslim olurlar. Estergon’un fethi ile sonuçlanan bu seferde Ferdinand’in elinden eski Macar kirallarinin merkezi olan Gran (Estergon) ve Budin’in güney – batisinda Macar kirallarinin kabirlerinin bulundugu Istoni Belgrad (Stulvaysenburg) ile Drava nehri üzerindeki Valpo, Siklos ve Tata gibi yerler alinir. Böylece bu harekât sonucunda Budin’in emniyeti için civardaki kalelerin zapti ve eyalete ilhaki gerçeklesmis olur. Kanunî, Istanbul’a dönüs sirasinda Saruhan sancakbeyi olan oglu Mehmed’in Manisa’da vefat ettigi haberini alarak büyük bir üzüntü ile sarsilir. Bu yüzden mateme bürünür. Istanbul’a gedikten sonra da oglunun nâsinin Manisa’dan Istanbul’a getirilmesini emrederek l8 Saban’da Bâyezid Camii’nde bütün Istanbul halki ile birlikte cenaze namazini eda eder. Yine Pâdisah’in emir ve arzusu üzerine cenaze, Sehzade Camii yanindaki hazireye defn olunur. Kanunî’nin zafer sevincini yasayamamasinin sebebi olan Sehzâde’nin ölümü ile ilgili belge, onun ölümünü su ifadelerle nakleder: “Sehzâde-i saidu’l-baht Sultan Mehmed, Estergon Belgrad ve nice kal’alar fethi için müjdegâneye gelen aga ki, sene 950 ve Saban’in gurresinde (ilk günü) vaki olan Çarsamba günü gelüp donanma oldugu gün hasta olup alti gün sahibfiras (yatakta yatip) yedinci sülesa (Sali) gecesi fevt olup azim matem olup mah-i mezburun (belirtilen ay) dokuzuncu Çarsambasi günü Lala Pasa, Defterdar Ibrahim Çelebi ve nice agalar Islambol’a maiyyetin alip gittiler. “

Bütün çabalarina ragmen Osmanlilarla basa çikamayacaklarini anlayan ve her seferde ellerindeki mühim sehir ve kalelerin bir kismini kayb eden Ferdinand ile Sarlken, baslangiçta bir mütareke, daha sonra da bes yillik bir baris antlasmasi yaparlar. Haziran l547′de bes yil için imzalanan bu muahede (antlasma), bir mütareke mahiyetinde kalir. Zira meydana çikan Erdel hâdisesi, harbin yeniden baslamasina sebep olur.

Daha önce de temas edildigi gibi Erdel Kiraliçesi yani eski Macar Kirali Jan Zapolyai’nin zevcesi Izabella, Osmanlilarin himayesinde idi. Kiraliçenin maiyetindeki müsavirlerden birisi Ferdinand taraftari olup Erdel’in buna verilmesine çalisiyordu. Bu duruma vâkif olan Osmanli Devleti, Ferdinand’i tehdid ettiyse de Ferdinand buna aldiris etmez. Zira bu siralarda Osmanli ordusunun Iran seferinde oldugunu bildiginden kendisine bir sey yapamayacagindan emindi.

Kanunî, Avusturya kuvvetlerinin Erdel’e girdigine kani olunca Avusturya elçisinden durumu sordurtarak onu haps ettirdigi gibi Rumeli Beylerbeyi Sokullu Mehmed Pasa’yi Erdel üzerine yürümekle görevlendirmisti.

10 Temmuz l55l’de Sofya’dan areket eden Sokullu, bir müddet sonra 7 Eylül’de Slankamen’den ayrilarak Beçe önlerine gelip burayi ele geçirir. Ayrica, Beçkerek ve Çanad’dan baska oniki kaleyi daha zaptederek Osmanli hâkimiyetine katar. Lipva’yi da kolaylikla ele geçirdikten sonra Timisvar’i kusatir. Fakat iklim sartlarinin müsait olmamasi üzerine Belgrad’a döner.

Sokullu Mehmed Pasa’nin çekilmesi üzerine Avusturya ordusu Erdel’e girerek lipva’yi geri aldigi gibi Segedin’i de muhasara eder. Bu sirada Segedin sancakbeyi olan Mihal oglu Hizir Bey’in iç kaleye kapanip, Budin Beylerbeyi olan Hadim Ali Pasa’yi keyfiyetten haberdar etmesi üzerine Segedin önlerine gelen Ali Pasa, Avusturya ordusunu imha etmisti.

Iki taraf arasindaki savas 970 ( 1562 ) yilina kadar sürer. Bu tarihte Ferdinand, Busbecq adindaki elçisini anlasmak üzere Istanbul’a gönderir. Yine bu sirada Sarlken’in çekilmesinden dolayi Ferdinand bes seneden beri Alman Imparatoru bulunuyordu. Böylece en son olarak Ferdinand, Erdel (Transilvanya)’den vaz geçmis ve eskisi gibi elinde bulunan Macaristan için 30.000 duka altini kabul ile sekiz senelik bir muahede imzalamisti(l562).6. Bogdan SeferiBogdan, II. Bâyezid döneminden beri Osmanlilar’a bagli bir voyvodalik haline getirilmisti. Bogdan voyvodaligi, Kili ve Akkirman kaleleri alindiktan sonra siki bir sekilde devletin nüfuzu altina girmislerdi. Bunlar, yarim asirdan daha fazla bir süre devleti ugrastiracak hareketlerde bulunmamislardi. Her ne kadar voyvodalik zaman zaman vergisini vermekte ihmal göstermisse de buna Iran, Misir ve Macaristan seferleri münasebetiyle göz yumulmus ve sadece ikaz ile iktifa edilmisti.

Kanunî, Macaristan seferi sirasinda Voyvoda Petru Rares’e bir berat göndererek, burayi onun idaresine birakmisti. Voyvodalik, her yil Osmanli Devleti’ne 4000 duka altin, 40 kisrak ve 20 tay göndermekle yükümlü tutulmustu. Bunun içindir ki Voyvoda Petru Rares, Viyana seferi esnasinda orduya elçisini göndererek sadakatini te’yid ile bu seferinden avdette de vergisi olan 4000 duka altin ile 40 kisrak ve 20 taydan ibaret olan vergisini bizzat takdim etmisti. Hammer, Rares’in Osmanlilar’a getirdigi vergiler konusu ile onun, Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan muameleyi su ifadelerle nakletmektedir: “Sultan Süleyman, Viyana’dan dönüsünde kararlistirilan hediyeleri bizzat Rares’ten alarak karsiliginda bir samur kürk (vezirlere mahsus elbise), iki tug (sancakbeyi alâmeti), bir kuka (yeniçeri ortabasilarinin serpusu) hediye eder.”

Petru Rares, Kanunî’nin teveccühüne mazhar olmakla birlikte hariçten yapilan tesirlerle gizlice Osmanli Devleti’nin aleyhine çalismaya baslamisti. Nitekim gizlice Ferdinand ile muhabere ve müzakerelere baslamis bulunan Petru Rares, o siralarda karisikliklar içinde bulunan Erdel’e tecavüz ettigi gibi, Zapolyai’ye karsi Ferdinand ile gizlice temasa geçmisti. Bundan baska göndermekle yükümlü oldugu vergileri de göndermemeye baslamisti. Keza, Osmanli Devleti’nin o taraflardaki mutemed adami olup Osmanlilar’a bagli bir hükümet kurmak üzere Erdel’e gönderilmis bulunan Venedikli Gritti’yi de öldürtmüstü.

Iste Rares’in bu neviden faaliyeteri ve Lehlilerle iyi geçinmeyip onlar tarafindan voyvodanin azledilmesi hususunda vaki olan müracaatlar sonrasi Kanunî l538 Mayis’inda Bogdan üzerine yürümeyi kararlastirir. Ancak bu kararini gizli tutar. Barbaros’un donanma ile denize açildigi (7 Temmuz)’nin ertesi günü Istanbul’dan hareket eden Osmanli ordusu, Edirne’ye ulasip oradan hareket ettigi zaman Kanunî “Seferimiz Bogdan üzerinedir” diyecektir. Ordu, Sultançayiri denen mevkide iken Rares’ten gelen bir elçi, emre itaat edilecegini bildirmis, ancak Kanunî, ona verdigi mektupta, Rares’in hirçirlik ve azginliga son vermesi ve gelip itaat arzetmesi halinde ona karsi merhametli davranacagini bildirmisti. Bununla beraber alinan haberlerden Rares’in samimi olmadigi anlasilmis oldugundan sefere devam edilmistir. Osmanli ordusunun harekâti karsisinda dehsete düsen Rares, Transilvanya içlerine dogru kaçmaktan baska bir çare bulamamisti. Osmanli ordusu ise Yas sehrini yakip yiktigi gibi l6 Eylül l538′de Voyvodanin merkezi olan Suceva sehrini de alir. Bu sehrin fevkalade müstahkem bir kalesi olmasina ragmen sehir halki, mukavemet edemiyecegini anladigindan, kale anahtarilarini getirip Osmanli kuvvetlerine teslim eder. Bunun üzerine Kanunî, sehirde umumi af ilan ederek beylerin kendi aralarindan bir voyvoda seçmelerini ister. Seçilen voyvoda ise Kanunî tarafindan intihab olunur ki bu, muhtemelen Petru Rares’in kardesi olan Stefan Lacusta’dir. Kanunî, bu yeni voyvodaya bir de berat verir.

Bu seferin sonunda Osmanlilar, Prut ile Diniester nehirleri arasinda kalan yerleri ellerine geçirmislerdi. Elde edilen bu yerler, bir sancak haline getirilmisti. Bundan baska yiktirilan Kili kalesi yeniden insa edilmis, Akkirman ise müstahkem bir hâle getirilmisti. Yine bu esnada Bender sehri de ele geçirilmisti. Bogdan meselesinin hallinden sonra Osmanli ordusu geri dönmüs, sefere katilmis bulunan Kirim Hani Sahib Giray’a da geri dönme izni verilmisti. Osmanli ordusunun dönüsünden sonra, beylerin seçtigi ve Kanunî’nin göreve getirdigi yeni voyvoda ile yeni idareciler, vaziyete hâkim olamazlar. Bunun üzerine Kanunî Sultan Süleyman, Rares’i Istanbul’a davet ederek ikinci defa voyvodaligi ona verir.

ANADOLU’DAKI IÇ ISYANLAR

Kanunî döneminin önemli iç olaylarindan biri de Bozok bölgesinde ortaya çikan Siî karekterli iç isyanlardir. Bu isyanlardan biri, Kanunî’nin, Mohaç seferine çikip Budin’e dogru ilerlemekte oldugu bir sirada patlak vermisti. Genel olarak bu isyanlar, Safevîlerin, II. Bâyezid ile Yavuz Sultan Selim devirlerinden beri Anadolu’daki tahrikleri sonucunda Siî temayüllü Türkmen gruplarinin çikardiklari isyanlarin devami mahiyetinde idiler. Yavuz Sultan Selim devrinde siddet ve güçlükle teskin edilebilen Safevî propagandasi, Sah Ismail’in oglu Tahmasb’in tahta geçmesi ile yeniden hiz kazanir. Oldukça genis cephelerde cereyan eden bu isyanin baslica kiskirticisi ve müsebbibi, Safevîlerin mezheb organizasyonuna bagli olarak yürüttükleri, sistemli propaganda ile gizli ve isyankâr faaliyetleri idi. Bunlar tek merkezden idare ediliyor ve her tarafta, hemen hemen her zaman görülebilecek mahallî bazi haksizlik ve uygulamalar büyütülerek , türlü sekillerle muayyen zümreler tahrik ediliyordu. Bir çok yerde birden patlak veren ve bir plan dahilinde oldugu, müsterek hareketlerinden anlasilan bu isyan tesebbüslerinin Safevîler tarafindan idare edildigini gösterecek pek çok sebep vardir. Osmanli Devleti’nin, Budin’deki harple mesgul olmasi, Iran’i harekete sevketmisti. Böylece Iran, Sarlken ile Ferdinand’a yardim etmis oluyordu. Isyan hareketini büyüten islerin basinda, yapilan Iran propagandasi ile birlikte timar ve tahrir sebebiyle gayr-i memnun bir sinifin ortaya çikmasiydi. Nitekim Bozok sancagi tahriri esnasinda tahrir memurlarinin yaptiklari haksizlik, kisa zamanda bölgede bir ayaklanmaninin baslamasina sebep olmustur.

Bu ayaklanma, Süglün Koca ve oglu Sah Veli ile Safevî halifesi (ajani) Zünnûn adli kimselerin birlesmek suretiyle etraflarina Bozok Türkmenlerini toplayarak harekete geçmeleri ile baslamisti. Onlar, bölgede bulunan Müslihiddin adindaki kadi, onun katibi Mehmed ve Hersekzâde Ahmed Pasa’nin oglu olan Sancakbeyi Mustafa Bey’i öldürürler. Beyleri Sehsuvar oglu Ali Bey’in ölümünden dolayi kirgin olan Dulkadir Türkmenleri’nin katilmasiyle isyan daha da büyümüs, Kayseri civarinda Karaman Beylerbeyi Hurrem Pasa’yi yenen âsiler, Tokat taraflarina hâkim olmuslardi. Nihayet Höyüklü mevkiinde sikistirilan âsilerle yapilan mücadelede (26 Eylül l526) âsilerin ele basilari öldürülmüstü. Bununla beraber dagilan âsi guruhu yeniden toparlanarak ani bir saldiri ile Rum (Sivas) Beylerbeyi olan Hüseyin Pasa’yi agir yaralayip, ölümüne sebep olurar. Fakat güçsüz âsiler, Diyarbekir Beylerbeyisi Hüsrev Pasa’nin kuvvetleri karsisinda dagilmaktan baska çare bulamazlar.

1527′de Adana taraflarinda çikan isyan ise Adana Beyi Pîrî Bey tarafindan bastirilmistir. Ancak bu iki isyanin hemen akabinde, Karaman’dan Maras’a kadar uzanan bölgede büyük bir isyan daha çikar. Bu isyan hareketinin liderligini, Haci Bektas Veli sülalesinden oldugunu iddia eden ve Haci Bektas Zâviyesi Post-nisini Kalender Çelebi yapmaktaydi. Sah ünvani da verilen Kalender’in, mevkii sebebiyle kisa zamanda yaninda 30 bin kisi toplanmisti. Bunlar, Siîligin iyice nüfuz ettigi, siki kayitlar yerine nisbeten serbest yasamaya alismis, devletin birtakim mükellefiyetlerinden gayr-i memnun konar göçer Türkmen gruplari idi. Kalender’in isyani haberi, Mohaç’tan dönmekte olan Kanunî’ye ulasinca derhal tedbir alinmasi için emirler göndermis, Istanbul’a vardiginda da Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa’yi isyani bastirmakla görevlendirmisti. Ibrahim Pasa, üç bin yeniçeri ve iki bin sipahiden mürekkeb bir kuvvetle tenkil için sevk olunmustu.

Anadolu Beylerbeyi Behram Pasa ve Karaman Beylerbeyi Mahmud Pasa’nin eyâlet askerleri ile Cincife mevkiinde âsilere maglub olmalari üzerine Ibrahim Pasa, birtakim ön tedbirler alma geregini duyar. Bu cümleden olarak o, daha isin basinda, Kalender’in önünde maglub olan askeri, henüz harbe girmemis olan kendi kuvvetleri ile temas ettirmez. Bundan sonra sadece Kapikulu askerlerini yaninda tutar. Yenilgi haberini Dulkadir Eyâleti’nde alan Ibrahim Pasa, sür’atle Elbistan’a gider. Pasa, bu isyan kuvvetlerinin üzerine yürüyüp bosu bosuna Müslüman kani dökmektense, siyasî tedbirlerle hareketin sebebini ortadan kaldirmak yolunu tutarak adâlet uygulamaya baslar. Zulüm ve gadrleri görülen ümerâyi cezalandirir. Haksiz olarak zaptedildigi görülen timarlari sahiplerine iade edip, bunlarin merkezî hükümetin rizasi olmadan yapildigini göstermeye çalisir. Kalender Sah’in etrafindaki kimseleri, kaçak olarak giden casuslari vâsitasiyle bundan haberdar edip, dehâlet edeceklerin affedilerek eski vazifelerine iade edileceklerini ilan ettirir. Gelenlere iltifat göstererek âsinin etrafindaki Türkmen asiretlerini kendi tarafina çeker. Sadrazamin bu sekildeki âdil davranisi, Kalender Sah’in etrafindaki kuvvetlerin derhal çözülmelerine sebep olur. Böylece o, Dulkadir Türkmenleri’ni kazanarak onlarin, Kalender’in yanindan ayrilmasini saglar. Bunun sonucu olarak kuvvetleri büyük ölçüde azalan âsiler üzerine çok itimad ettigi adamlarinin komutasinda küçük birer müfreze göndererek 22 Ramazan 933 (2l Haziran l527)’de Bas Sariz (veya Bassaz mevkii) Yaylagi’ndaki Kalender’i Iran’a kaçmadan yakalatip basini kestirir.

Ibrahim Pasa, bu isyanin bastirilmasindan sonra Istanbul’a döner. Bu isyan hâdiseleri merkezî hükümeti ciddi tedbirler almaya sevkeder. Bunun için her tarafa tahkik heyetleri gönderilir. Bu heyetler sâyesinde halkin sikâyet ettigi konular düzeltilir. Böylece gayr-i memnunluk zorla degil, hüsn-i tedbirle giderildi ki, bu, Osmanli idaresinin karekteristik vasiflarindan birini teskil eder. Herhalde asirlarca Devlet’in varligini devam ettirmesini saglayan prensiplerin mahiyeti bu neviden davranislar sayesinde mümkün olmustur.

Yukarida zikredilen isyanlardan iki sene sonra yani H. 935 (M.l529)’de Adana civarinda basina 5 bin kisi toplayan Seydi ve sonradan ona iltihak eden Inciryemez adli Kizilbas âsilerinin çikardiklari isyan da, Ramazan ogullarindan Adana Beyi Pîrî Bey tarafindan siddetle bastirilarak ele basilari ele geçirilip öldürülmüslerdi.

Anadolu’da cereyan eden bu isyanlar sirasinda Istanbul’da Molla Kabiz adinda birisi, câmilerde, Hz. Isa’nin Hz. Muhammed’den daha üstün oldugu seklindeki görüslerini, âyet ile hadisleri kendine göre te’vil ederek halka yaymaya baslamisti.

Çagdas tarihçi ve devlet adami Celâlzâde Mustafa’nin “erbab-i ilimden” oldugunu söyledigi Molla Kabiz, Kanunî devrinin ilk yillarinda bir zindiklik yoluna sapmis görünmektedir. Celâlzâde’nin ifadesine göre, Molla Kabiz’in itikadina fesad gelmis, dalalet yoluna saparak harabatî bir hayat yasamaya baslamistir. Hâdiseyi sadece dinî münakasa degil, ayni zamanda milli bir emniyet meselesi olarak gören Osmanli hükümeti, fikir ve görüsleri, Seyhülislâm Kemal Pasazâde tarafindan ilmî delillerle bu fikirleri çürütülmesine ragmen, yine de iddiasindan vaz geçmeyen Molla Kabiz’i ölüm cezasina çarptiracaktir.

Dönemin fikir, düsünce ve anlayisini ortaya koymasi; gerek devlet adamlarinin, gerekse hükümdarin benzer olaylara bakisi açisindan önemli bir hâdise olan Molla Kabiz olayina ana hatlariyla temas etmek gerekir.

Biraz önce belirtildigi gibi Hz. Peygamber aleyhinde konusan Molla Kabiz, 8 Safer 934 günü bazi kimseler tarafindan Divan-i Humayûn’a getirilir. Çünkü o, “daire-i ser’ ve edebten hurucuna ulemadan bazi sahib-i gayret kimesneler tahammül etmeyüp bi’l-fiil Server-i kâinat üzerine (s.a.s.) Hz. Isa’yi tafdil edüp mezkuru Divan-i Humayûna getirirler.” Divan’da bulunan pasalar, bu meselenin bir “ser’-i serif” isi oldugunu düsünerek olayi Divan üyesi olarak orada hazir bulunan kadiaskerlere havale ederler. Bu sirada Fenarîzâde Muhyiddin Çelebi Rumeli, Kadirî Çelebi de Anadolu kadiaskeri bulunmakta idiler. Dâvasini açiklamasi istenilen Molla Kabiz, inandigi seyleri oldugu gibi anlatinca, her iki kadiasker de gazaba gelerek katlini emrederler.

Gerek Kabiz’in, gerekse kadiaskerlerin buradaki davranislari ilgi çekici bir mâhiyet arzediyor. Kabiz, iddiasini ortaya koyduktan sonra bunu destekleyen bazi âyet ve hadisleri nakledip bunlarin açiklamalarini yapiyordu. Bu yolla delillerini ortaya koyduktan sonra, israrla dâvasinin dogru oldugunu söylüyordu. Halbuki, Molla Kabiz’in açiklamalari ile ilgili bazi ser’î meselelerin kadiaskerlerin hatirinda bulunmadigi anlasiliyordu. Bu sebeple her ikisinin de ser’î icaplara göre cevap vermekten âciz bulunduklari görülüyordu. Bundan dolayi itidal yolunu terk edip gurur ve gafletin istilasina ugramislardi. Böylece bu iki kadiaskerin, isgal etmekte olduklari mevkilerin tam mânasiyle ehli olmadiklari meydana çikiyordu. Celâlzâde’nin ifadesine göre Molla Kabiz’in iddialarina makul cevaplar veremeyen bu iki kadiasker, derhal katlini isterler. Buna karsilik Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa “…bu sahsin müddeasi, ser’-i serife muhalif olup hata ise ol hatayi gösterüb…” bu konudaki süpheleri gidermek gerekir, “ser’ ile cevabini verin…” kizmak ve gazaba gelmek suretiyle edeb hududlarini asan bir durum meydana getirmek ilim ve akil erbabina lâyik degildir” seklinde konustugu halde onlar Molla Kabiz’i inandigi fikirlerden döndürecek bir sey söyleyememislerdi. Böylece Molla Kabiz’in kadiaskerler karsisindaki ilmî üstünlügünü dikkate alan pasalar, Divan’i tatil edip Molla Kabiz’i da serbest birakirlar.

Ancak bu durumu, pasalarin oturdugu “tasra divanhâne üzerinde” kafes arkasindan takib etmekte olan devrin hükümdari Kanunî Sultan Süleyman, vezirler huzuruna girer girmez, onlara hitab ile “…bir mülhid, Divânimiza gelüp Peygamberimiz iki cihan fahrina tafdil-i Hz. Isa eyleyüp müddeasi isbatinda ekavil-i bâtili tezyil eyleye, süphesi zâil olmayup ve cevabi verilmeyüb, niçin hakkindan gelinmedi…?” demistir. Bunun üzerine tekrar Divân’a getirtilen Molla Kabiz’in iddialarini çürütmek üzere dönemin mümtaz bir simasi olan Seyhülislâm Kemal Pasazâde ile Istanbul kadisi Mevlâna Sa’deddin Divâna dâvet edilirler. Müfti’l-müslimîn olan Kemal Pasazâde Hazretleri büyük bir “hilm” ve “edeb” üzre Kabiz’in iddiasini sorup ögrenir. Kabiz, okudugu bâzi âyet ve hadislere dayanarak eski iddiasini tekrarlar. Bunun üzerine Seyhülislâm onun okudugu âyet ve hadislerin mânalarini açiklayip gerçegi ortaya koyar. Celâlzâde Mustafa burada su ifadeleri kullanir: ” Tamam itikadini beyan ve ayân edicek kaide-i ilmiye üzre kendisinin su-i fehm ve idrakini gösterüp süphelerini tamam izâle eylediler. Böylece hak (gerçek) zâhir ve bâhir oldu. Bu açiklamalar karsisinda Molla Kabiz, dili tutulurcasina susmak zorunda kalir. Kaynagimizin dili ile “Kabiz’a sukût âriz olup tekellüm ve nutka mecali kalmayup melzûm ve mebhût oldu.” Kabiz susunca Kemal Pasazâde ayni yumusaklikla ona hitab ederek “…iste hak ne idügü zâhir olup malum oldu, dahi sözün varmidir…” bâtil inancindan vazgeçerek “hakki kabul edermisin?” dedi. Molla Kabiz iddiasinda israr ederek bu teklifi kabul etmez. Bundan sonra Müftü (Seyhülislâm) Istanbul Kadisi’na dönerek “fetva emri tamam oldu. Ser’ ile lâzim geleni siz hükm idün…” teklifinde bulunur. Istanbul Kadisi da, Kabiz’a hitab ile Ehl-i sünnet mezhebi üzerine, temiz inanç yoluna dönüp dönmedigini tekrar sorar. Fakat Kabiz inancinda israr etmekte idi. Bunun üzerine katline hüküm verilir.

IRAN SEFERLERI

Yavuz Sultan Selim’in vefati üzerine yeni umutlara kapilan Sah Ismail, Anadolu’daki propaganda faaliyetlerini artirdigi gibi Kanunî’nin tahta çikisini da tebrik etmemisti. Bununla beraber Osmanlilar’in Avrupa’daki basarilari ve kendisinin Iran’daki mesguliyeti, onu zahirî bir dostuk gösterisine itmisti. Sah Ismail’in ölümü ve çocuk yastaki (onbir yasinda) I. Sah Tahmasb’in tahta geçmesi, Iran’da karisikliklara sebebiyet vermis, bu arada Gilan hükümdari ve Iran’daki Sünnî ulema Osmanlilar’dan yardim istemisti. Kanunî’nin niyeti ise Türkistan’a varincaya kadar bütün Türk illerini bir bayrak altinda toplamak ve Kizilbas-Safevî tehlikesinin kökünü kazimakti. Bu maksatla daha Mohaç seferine çikmadan önce Dogu’ya bir sefer yapmayi düsünmüstü. Nitekim o, Gilân Hâkimi’ne mektup yollarken, Sah Tahmasb’a da bir “Tehdidnâme” göndererek söyle diyordu:

“Niçin dergâh-i cihanpenâh ve bargah-i felek istibahimiza adam gönderub arz-i ubûdiyet ve can sipari ve izhar-i rikkiyet ve hâksarî etmedin? Bu noksan akilla tamam gururun ve daire-i dalaletten adem-i udûlun (sapiklik yolundan dönmeyisin) olmagin “insaalluhu’l-eazz ve’l-ekrem” benim dahi an karîb diyar-i sarka teveccüh-i humayûn ve azimet-i meymunuma mûcib ve bais oldu. Otag-i gerdûn nitak, arazi-i Tebriz ve Azerbaycan ve belki Memâlik-i Iran ve turan vesair vilâyet-i Semerkand ü Horasan sahralarinda kurulmak mukarrer oldu.”

Avusturyalilar’la yapilan antlasma üzerine Bati’dan nisbeten emin olan Kanunî , Dogu ile ciddi bir sekilde ilgilenmeye karar verir. Nihayet meydana gelen iki önemli hâdise, Iran’a harbin açilmasina sebep olur.

Bunlardan birisi , Bagdad’i ele geçiren Zülfikar Bey’in, Osmanlilar’a müracaatla sehrin anahtarlarini Istanbul’a göndermesi idi. Bu siralarda Osmanlilar, Viyana kusatmasi ile mesgul olduklarindan Tahmasb, yeniden Bagdad’i ele geçirmisti. Bölgede cereyan eden bu hâdiseler, çagdas bir arastirmada teferruatli bir sekilde anlatilir. Bununla beraber biz, fazla teferruata girmeden olaylari kisaca vermek istiyoruz. Öyle anlasiliyor ki, Kanunî’nin çikacagi I. Dogu seferinden önce, Bagdad ile Bitlis’te meydana gelen hâdiseler, ilk firsatta böyle bir seferin yapilmasini gerektiriyordu. Türkmen Musullu oymagina mensub Nohud Ali Sultan’in oglu olan Zülfikar Han, 934 ( l528 ) yilinda Kelhur Hâkimi idi. Bu sirada Bagdad Beylerbeyisi olan amcasi Ibrahim Hân’in, yaninda asker bulundurmadan yaylaga çikmasini firsat bilerek l0 Ramazan 934 ( 29 Mayis l528 ) günü bir baskinla onu öldüren Zülfikar Han, 40 gün kusattigi Bagdad sehrini öldürdügü amcasinin ogullarinin elinden alarak kendisini Bagdad Beylerbeyi ilan etmisti. Tebriz’in böyle bir oldu bittiyi tanimayacagini ve kendisini cezalandiracagini kestiren bu Türkmen Beyi, Sünnî sehir halki ile de anlasarak Bagdad’in anahtarlarini Kanunî’ye gönderdigi gibi onun adina Bagdad darphânesinde sikke kestirip hutbe okutmustu. Böylece buranin Osmanlilar’a bagliligini ilana baslamisti. Pâdisah, meshur Viyana seferi ile ugrastigindan, Irak’a yardimci gönderemedi. Sonradan Sah Tahmasb, bir ordu ile gelerek Bagdad’i günlerce kusatmis ve sonunda 3 Sevval 935 (l0 Haziran l529) günü, yine Muslu boyundan Ali Bey’in, Zülfikar Han ile kardesi Ahmed Bey’i uyurken öldürmesi ile, Bagdad kalesini ele geçirir. Böylece, Irak merkezinin kendiliginden Osmanlilar’a tabi olusuna Istanbul’dan zamaninda yardim gelememesi, Pâdisahi manevî bir borç altina sokmus oldu.

Iran’a karsi harbin açilmasina sebep olan ikinci hâdise ise Iran beylerinden Ulama Han’in Osmanlilar’a, Osmanli ümerâsindan olan Bitlis Hâkimi Seref Han’in ise Safevîler’e siginmalaridir. Esasen, Osmanlilar’in Teke (Antalya) Türkmenlerinden olan ve l5ll “Sah – Kulu isyani”na katildiktan sonra Sah Ismail’in yanina kaçarak Safevîler’e iltica edip mansib alan Ulama Han, Azerbaycan Beylerbeyi olarak önemli bir siyasî mevkie sahipti. Bu sirada, Sah Ismail’in basveziri bulunan ve kendisi gibi Tekeli boyundan olan Çuha Sultan’in, Isafahan’in Kendiman yaylaginda Samlu Hüseyin Han tarafindan öldürülmesini firsat bilerek kendisini vezir tayin ettirmek istemisti. Bu maksatla Sah’in yanina gitmek isterken, rakipleri onu âsi göstererek gözden düsürdüler. Samlu ve öteki Türkmen beylerinden ve bu arada Tekelülerin ezilmesinden ürken Ulama Han, kendi eyâletindeki sancaklardan Van’a gelerek, buradan, Osmanlilar’in hizmetine girecegini, Diyarbekir Beylerbeyisi araciligi ile Istanbul’a bildirir. Istanbul’dan gelen buyrukta, Bitlis Ocakli Beyi (IV.) Seref Bey’in “Ulama’nin aile fertleriyle birlikte Pâdisah dergâhina gönderilmesi “ne gayret etmesi bildirilmisti. Bitlis Hâkimi Seref Han vâsitasiyle Istanbul’a gelen Ulama, kendisine delâlet eden Seref Han aleyhine birtakim sözler sarfederek, onun Sah’a meyli oldugunu söylemisti. Köszeg muhasarasindan önce huzura kabul edilen Ulama Han’a, ocaklik statüsü kaldirilarak beylerbeyilik haline getirilen Bitlis tevcih olunmustu. Böyle bir haberi alan Seref Han, Sünnî olmasina ragmen Bitlis’in Iran topragi oldugunu ilan etmis ve Sah Tahmasb’dan Osmanlilar’a karsi yardim istemistir. O, Osmanlilar’in, birçok Anadolu hânedanina yaptiklari gibi, kendisini de atalarindan kalma topraklarindan mahrum edeceklerini saniyordu. Bunun üzerine Dulkadir ve Diyarbekir vilâyetleri askeri ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil – Yakup Pasa yardimiyla Bitlis’i kusatan Ulama, Safevî ordusunun yardima geldigini duyunca Diyarbekir’e çekilmistir. Bu arada Ahlat’ta Sah’a büyük bir ziyafet çeken Seref Bey, ona agir armaganlar sunarak, kendisi de murassa kiliç kemeri ve altin sirmali kaftanla taltif edilir. Tahmasb, 20 Safer 939 (2l Eylül l532)’da ona bir ferman vererek kendisine “Eyâlet penâh” diye hitab eder.

Bu davranisi ile Tahmasb, Osmanlilar’a bagli bir uç beyligini kendi himayesine almis oluyordu. Bu hâdise, Iran’a savas açilmasina sebep olmustu. Bu, bir Osmanli toprak parçasinin baska bir devlete geçmesi demekti ki, böyle bir sey, Osmanli siyasetinin kabul edemeyicegi bir keyfiyetti. Iste bunun üzerinedir ki, Iran’a karsi bir sefer açmak elzem hâle gelmisti. Almanya’ya bas egdirilmis olmasi, böyle bir sefere imkân veriyordu. Çünkü Iran gibi bir devletin üzerine bizzat hükümdarin gitmesi icâb ediyordu.

Yukarida belirtilen bu iki önemli hâdise karsisinda Surhser (Kizilbas) Iran’a sefer açmayi düsünen Kanunî, daha l525 Temmuz’unda Sah Tahmasb’a gönderdigi “tehdidnâmesi”nde böyle bir fikri tasidigini ima ediyor, ancak Bati’daki isleri yüzünden buna imkân bulamiyordu. O, Iran beliyesini ortadan kaldirip, Sünnî Türkistan’la birleserek, kendisini arkadan vuran ve Avrupa’daki, yani diyar-i küfürdeki Islâmî ve insanî hamlesini yavaslatan köstegi kaldirmak arzusunda idi. Gerek dedesi, gerekse babasinin zamaninda meydana gelen ve Anadolu’yu isyanlarla karistiran Siîlige karsi onun düsünce ve tutumunu gösteren bir gazelini burada zikretmek istiyoruz. Bu gazel, Sultan II. Mahmud’un kizi Âdile Sultan tarafindan h.l308 (m. l890) yilinda Istanbul’da bastirilmis ve dört tertip Türkçe divanindan birisi olan 236 sahifelik”Divan-i Muhibbî”, s. l20′de bulunmaktadir.

“Allah, Allah diyelüm, Sancak-i Sâhî çekelüm,

Yürüyüp her yanadan Sark’a sipahî çekelüm,

Iki yerden kusanalum yine gayret kusagin,

Bulasup toz ile topraga, bu râhi çekelüm.

Pâyimal eyleyelüm Kisveri’ni Surhser’ün,

Gözüne, sürme deyü dûd-i siyahi çekelüm.

Bize farz olmus iken : olmamiz Islâm’a zahîr,

Nice bir oturalum, bunca günahi çekelüm,

Umarum rehber ola bize Ebûbekr ü Ömer,

Ey Muhibbî, yürüyüp Sark’a sipahî çekelüm.

l. Irakayn SeferiSinir bölgelerinde cereyan eden bu hâdiseler üzerine zaten Iran’a sefer açmaya kararli olan Kanunî, hem Osmanli Pâdisah’i hem de Islâm Halifesi adina hutbe okunan ve kale anahtarlari da gönderilmis bulunan Bagdad’i “Kizilbas zulmünden” kurtarmak ve Irak’i almak üzere harp hazirliklarini baslatmisti. Bu maksatla 2 Rebiülahir 940 (2l Ekim l533) tarihinde Vezir-i A’zam Damad Ibrahim Pasa’yi önden gönderir. Ibrahim Pasa, Kasim ayi sonlarina dogru Konya’ya varmak üzereyken Ulama Han (Pasa)’nin Bitlis’e girdigi ve IV. Seref Han’in basinin kesildigi haberi gelir. Zira bu sirada Ulama Han ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil Yakup Pasa birlikte, Seref Han’in Hizan’i kusattigi sirada ikinci defa onun üstüne yürüyerek maglub etmislerdi. Bunun üzerine Seref Han’in oglu III. Semseddin, basina topladigi kuvvetlerle mukabele ettiyse de karsi duramayacagini anladigindan Ibrahim Pasa’ya müracaat eder. Bunun üzerine Ibrahim Pasa, Bitlis’i yeniden ocaklik hâline getirip Seref Han’in oglu III. Semseddin’e verir. Böyle siyasî bir manevrada bulunmakla Ibrahim Pasa, yerinde bir hareket sergilemis oluyordu. Zira bu bölgede Seref Hanlar’in nüfuzu büyüktü. Nitekim bu zat, Osmanlilar’in Bitlis Valisi olarak l574′e kadar 4l yil idarede bulunmustu.

27 Aralik l533′te Haleb’e gelen Ibrahim Pasa, burada kislamisti. Kisin Van taraflarinda bulunan Ulama Han “istimâlet” tarikiyla Ahlat, Adilcevaz, Ercis ve Van’i Osmanlilar’a itaat ettirmisti. Bütün bu faaliyetleri haber alan Sah Tahmasb da harb hazirliklarina baslar. Bu esnada öncelikle Bagdad’a yürüyüp orayi ele geçirmek isteyen Ibrahim Pasa, daha sonra Ulama’nin tesiriyle Tebriz üzerine yürümeyi kararlastirir. Bunun için Birecik üzerinden Firat geçilerek l4 Mayis l534′te Diyarbekir’e varilir. Burada bir müddet kalinarak yeni siyasî tesebbüslere girisilir. Böyle bir niyetle Van önlerine gelen Ibrahim Pasa, Bingöl üzerinden Tebriz’e hareket eder. Sadrazam’in ordusu Sa’dabad civarinda konakladigi zaman, Tebriz halkinin ileri gelenleri, Safevî pâyitahtinin bagliligini arzederler. Böylece Ibrahim Pasa, l Muharrem 94l (l3 Temmuz l534)’te savasmaksizin Tebriz’i ele geçirir. Pasa, burada müstahkem bir ordugâh insa ettirerek buraya l000 kisilik bir kuvvet koyar. Sehre bir kadi tayin eder. Böylece her türlü yagma ve kanunsuz hareketleri yasaklayip önlemis olur. O, kimseyi incitmemeye ve halki memnun etmeye son derece dikkat ediyordu. Ibrahim Pasa’nin bu sekildeki hareketi kisa zamanda meyvesini verip tesirini gösterecekti. Bununla beraber daha önce Sah Tahmasb’in muhtemel bir harekâtina karsi Ibrahim Pasa tarafindan acele yetismesi arzulanan Kanunî, ll Zilhicce 940 (23 Haziran l534)’te Üsküdar’dan hareketle Iran sinirlarina dogru yola çikar. Ibrahim Pasa’nin bu istegine Sah Tahmasb’in muhtemel bir harekâtinin sebep olabilecegi endisesi ile birlikte asker arasinda meydana gelen huzursuzluk ta vardi. Nitekim Peçevî’nin ifadesine göre düsman topraklarina girildigi zaman “asker içine gûna gûn fisiltilar düsüp Sah’a Sah gerek imis, mahall-i zarûrette askere penâh gerek imis, Sah gelürse mukabelesine kim gelür ve asker-i Islâm’in hali ne olur deyü bir havf ve hasyet (korku) târi oldu. Tedbir sahibi vezir bu hâle vâkif oldugu gibi bilâ te’hir musta’cel ulaklar ile ahvali tekrar cânib-i Pâdisahî’ye yazar” Iznik, Kütahya, Aksehir ve Konya’dan geçilir. Pâdisah, Konya’da bulundugu sirada Van ile birlikte elde edilen diger sehirlerin anahtarlari gelir. Ordusunun zaferlerine çok sevinen Pâdisah, Allah’a hamd ve senâ ile büyük sair ve mutasavvif Mevlana Celâleddin-i Rûmî’nin türbesini ziyâret edip bir semâ âyininde bulunur. Burada Kur’an-i Kerim tilâveti ve Mesnevî’den parçalar okunduktan sonra, dervislerin kudûm ve ney sesleri arasinda semâa baslamalari onu pek memnun etmisti.

Sultan Süleyman, 27 Eylül’de Tebriz’e girerken hemen hemen bütün sehir halki tarafindan tezahüratla karsilanmisti. Ertesi gün Pâdisah’la seraskerinin ordulari Ucan’da birlestiler. 29 Eylül’de Pâdisah tarafindan büyük bir divan toplanarak bunda seraskere, beylerbeyilerine, agalara, Defterdar Iskender Çelebi’ye, Nisanci Seydi Bey’e ve Reisü’l-Küttâb Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye tesrif hil’atleri giydirildi. Ordunun degisik siniflari da durumlarina göre ihsanlara kavustular.

Ordu, Sultaniye’ye dogru yoluna devam eder. Buraya gelindigi zaman, Sah Tahmasb’in memleketinin içlerine dogru geri çekildigi ögrenilir. Bu esnada, daha önce Sah tarafinda bulunan bazi beylerin Osmanli bayragi altina kostuklari görülür. Dulkadir Hânedanindan Mehmed Bey, Sahruh Bey’in oglu ve Iran’in bes taninmis sahsiyeti burada zikredilebilir.

Gerçekten, Sah Tahmasb, Osmanli ordusunun önüne çikmaktan çekindigi için yipratma taktiklerini kullaniyordu. Bu maksatla Osmanli ordusunun geçecegi yerleri tahrib ettiriyordu. Irak-i Acem’e giren Osmanli ordusu da halki göçürülmüs, issiz ve harab bir arazide çok güç sartlar altinda Sultaniye’ye gelebilmisti. Havalarin sogumasi, kar yagisinin baslamasi ve erzak darliginin basgöstermesi yüzünden ordunun Bagdad’a yürümesi karari alinmisti. Zira bu tabiat sartlarina göre güneye inmek ve orada kislamak gerekiyordu. Bu sebeple Hemedan’a teveccüh edildi. Binbir zorlukla yapilan bu yürüyüs, dünya tarihinde esine ender rastlanan bir vak’aydi. Zira birçok yük hayvani yolda telef olmus, toplar ise yagmurdan büyük zarar görmüslerdi. Bu arada yollarda birçok esya kayip ve zayi’ oldu. Bazi toplar da nakledilme imkansizligi sebebiyle yolda birakilip topraga gömüldü.

Bu isler, serasker kethüdasi olarak, Basdefterdâr Iskender Çelebi’yi alakadar ediyordu. Basdefterdârla Serasker olan Ibrahim Pasa arasinda bir anlasmazlik vardi. Bu intizamsizliga ve yollardaki telefata çok kizan Pâdisah’a, isin sorumlusu olarak Iskender Çelebi gösterildi. Bunun üzerine Basdefterdar azledilerek uhdesindeki zeâmetler geri alinir.

Bununla beraber birçok güçlükler yenilerek ordu Bagdad önlerine varir. Bagdad önlerine varildiginda kale muhafizi Tekelü Mehmed Han’in maiyetindeki askeri alip sehri terk ettigi görülür. Aslen Tekeli olan Mehmed Han, Siraz’a kaçtigi için Bagdad, mukavemetsiz olarak 2l Camaziyelevvel 94l (28 Kasim l534) teslim olur. Bundan iki gün sonra da Pâdisah sehre girerek dört ay kadar burada kalir. Böylece Bagdad, Osmanli ülkesine ilhak edilmis olur. Kanunî Sültan Süleyman, bütün bu basarilarindan dolayi Ibrahim Pasa’yi ihsanlara bogar. Diger devlet erkânina da derecelerine göre terakkiler verir. Celâlzâde ise nisancilik mevkiine terfi ettirilir.

Böylece Bati’da “Dâru’l-cihad” adi ile anilan Belgrad’a karsilik, Dogu’da da “Dâru’s-selâm” denilen Bagdad, Osmanli ülkesine katilmis olur. Birçok evliya türbesini koynunda bulundurdugu için “Burc-i evliyâ”, Abbasî halifelerinin baskenti oldugundan “Dâru’l-hilâfe”, kapilari dis kapilarla örtülü oldugundan da “Zevrâ” isimleriyle aniliyordu.

Kanunî, Bagdad’da bulundugu müddet içinde birçok mübarek yeri ziyâret ile insa ve tamir ettirmisti. Bu arada, Imam A’zam Ebû Hanife Numan b. Sâbit’in, Gulat-i Siâ tarafindan yagmalanan kabrini buldurup ziyâret ederek burayi temizletir ve üzerine çini ile müzeyyen türbe ve câmi yapilmasini emreder. Sonra Imam Musa Kâzim’in ve diger Islâm büyüklerinin türbelerini de ziyâret eder.Böylece hem Sünnî, hem de Siîleri memnun eder. Bundan baska, Seyh Abdülkadir Geylanî’nin kabri üzerinde bir türbe yaptirdigi gibi, yanina da bir imâret yaptirir.

Asil hedefinin Kanunî degil, Ulama oldugunu söyleyen Sah Tahmasb, bu arada Tebriz üzerine hareket ile Ulama’yi takibe baslamis ve onun Van kalesine kapanmasi üzerine de burayi muhasara etmisti. Bu hâdiseeri haber alan Kanunî, 3l Mart l535′te Bagdad’dan ayrilarak 30 Haziran’da Tebriz’e varir. O sirada Tahmasb’in Sultaniye’de oldugu haberinin alinmasi üzerine Derguzin’e kadar gelen Kanunî Sultan Süleyman, Tahmasb’in izine rastlamayinca ordu tekrar Tebriz’e döner. Kanunî daha sonra Tebriz’den Ahlat’a, oradan da Diyarbekir’e gelir. Osmanli ordusunun çekilmesiyle yeniden harekete geçen Tahmasb, bosaltilan yerleri alarak tekrar Ulama’nin üzerine yürür. Van’i ele geçiren Tahmasb, oradan Tebriz’e döner. Osmanli ordusu ise 8 Ocak l536′da Istanbul’a ulasir.

Irak-i Arab ve Irak-i Acem’e girilmesi sebebiyle “Irakayn Seferi” olarak anilan bu harekâtin, Osmanlilar bakimindan gözle görülür faydasi, Bagdad ve çevresinde, hâkimiyetlerinin kurulmus olunmasidir. Bu sefer sonucu, Osmanlilarin karsisina çikamayan Safevîler’in tamamen ortadan kaldirilamayacagi anlasildigindan, bundan sonraki Osmanli seferlerinin asil gâyesi, Safevîleri belirli bir sinir bölgesinin disinda tutmak olmustu. Askerî nokta-i nazardan ve Ceziretu’l-Arab’in elde bulunmasi için elzemdi. Böylece Osmanli Halifeleri, Haremeyn-i Serifeyn, Sam ve Bagdad’a sâhip olmakla Emevî ve Abbasî hilâfetlerinin taht sehirlerini de memleketlerine katmis oluyorlardi.

Bu sefer sonrasinda büyük bir san ve söhret kazanmis olan Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa, l5 Mart l536′da idam edilecektir. Irakayn seferi sirasinda yaptigi hatalar, gurura kapilip kendisine verilen yetkileri sinirsiz bir sekilde kullanmasi ve Defterdar Iskender Çelebi’nin öldürülmesinde rol oynamasi gibi sebepler, Kanunî’nin bu çok sevdigi vezirini devletin selâmeti için gözden çikarmasina yol açmisti.

Pâdisah, Bagdad’da bulundugu dört ay içinde bütün bölgenin kadastrosu mâhiyetinde tahririni yaptirarak, timar ve zeâmet sistemini buraya da tesmil ettirir. Bu arada kadilar nasb ettirerek adâlet ve dogruluk prensibine bagli bir adlî sistem gelistirir. Bu arada Basra Emîri Râsid itaatini arzettiginden buraya dokunulmadi. Keza o, dinî âbide ve türbeleri ziyâret edip Kerbelâ ve Necef’e dahi giderek buralari da ziyaret eder.2. Ikinci Iran SeferiKanunî’nin, Irakayn seferinden sonra on iki yil gibi uzun bir süre Avrupa ve Akdeniz hâkimiyeti ile mesguliyeti, Sah Tahmasb’in Gürcistan ve Sünnî Sirvan’a hakim olmasina sebep olmustu. Bu bosluk ona Özbekleri geri püskürtme imkâni da saglamisti. Bu arada, Azerbeycan ve Irak-i Acem’de güçlü bir sekilde Siîlik tesis edilmisti. Sah Tahmasb, bununla da yetinmeyerek Anadolu’ya ajanlar (halife, daî) göndermek suretiyle Türkmen asiretlerini Erdebil ocagina bagli tutmaya çalismisti. Bununla beraber Safevî hanedan üyeleri arasindaki tefrika ve Safevîler’in dayandigi Türkmen gruplarinin birbirleriyle olan irtibatsizliklari, Iran’i içten içe sarsmaktaydi. Nitekim Sah’in kardesi Elkas Mirza, Safevîler’in Sirvan hâkimi iken bagimsizlik davâsina kalkistigi için kardesi tarafindan takibata ugramisti. Elkas Mirza, bu takibattan kurtulmak için önce Derbend ve Kipçak taraflarina kaçacak, daha sonra Azak ve Kefe’ye geçerek oradan bir gemi ile Istanbul’a gelip Osmanli Pâdisahina siginacaktir.

Münasebetlerin, Iran’la ii olmamasindan dolayi Elkas Mirza iyi karsilandigi gibi kendisine fevkalade ikramda da bulunulur. Zaten Elkas gelir gelmez Pâdisah’i Sark seferi için tahrik ediyordu. Gerek bunun tesviki, gerekse Sah’in eline geçen yerlerin tekrar alinmasi bakimindan böyle bir sefer gerekliydi. Bu esnada Avusturyalilar ile bir antlasma imzalandigindan Iran üzerine bir sefer açilmasina karar verilir. Böylece Tahmasb’in Sünnîler’e tasallutu, Rüstem Pasa’nin Gürcistan üstüne gidilmesi yolundaki telkini ve Özbeklerin yardim istemeleri sebebiyle kaçinilmaz hâle gelen Dogu seferi, Elkas Mirza’nin da ilticasiyle kesinlesmis bulunuyordu. Bu seferin gerçeklesmesi için l547 – l548 kisi hazirliklarla geçirildi. Bu esnada Bosna valisi olan Ulama Han (Pasa), Iran halkinin durumnu iyi bildigi için Erzurum Beylerlebligine getirilerek Elkas’a lala tayin edilir. Elkas, maiyetindeki kuvvetlerle 2l Mart l548′de, Pâdisah ise 29 Mart’ta Istanbul’dan hareket eder. Bu gelismelerden haberdar olan ve kardesi Elkas’in, Osmanlilar tarafindan tahta geçirileceginden korkan Tahmasb da ordusunu toplamaya baslamisti. Öyle anlasiliyor ki, Tebriz’den Senb-i Gazan’a gelerek burada bir ay konaklayan ve bütün ordusunu eli altinda toplayan Sah’in, âdeti oldugu üzere Osmanlilar’in karsisina çikmak gibi bir niyeti yoktu. O, Osmanli ordusu ugraginda (menzil) ve çevresindeki bütün yiyecek ve yemlikleri, hatta içme sularini yok etmek, Anadolu içlerine Kizilbas ajanlarini göndererek oradaki mezhebdaslarini ayaklandirmak suretiyle karisikliklar çikarmak siyasetini güdüyordu. Böylece Osmanlilar, kuvvetlerinin bir kismini kendi tebealari ile ugrasmak üzere geride birakmak zorunda kalacaklardi. Bununla beraber olaylar, Sah’in arzuladigi sekilde gelisme göstermiyorlardi. Zira, Osmanli Pâdisahi’nin Erzurum’a ulastigi siralarda, propaganda için Anadolu’ya gönderilmis olan dört Safevî casusu, ellerindeki mektuplarla birlikte yakalanmislardi.

Önce Van’i Safevîler’in elinden kurtarmak isteyen Kanunî Sultan Süleyman, Ulama ve Pîrî Pasalar’i burayi zapta memur ettikten sonra kendisi Tebriz üzerine hareket eder. Pâdisah’in komutasindaki Osmanli ordusu üçüncü defa olarak tebriz’e girer. l5 Agustos’ta Van’a gelen Pâdisah, dokuz günlük bir çarpismadan sonra (24 Agustos l548)’de Van’i Iranlilarin elinden tekrar almaya muvaffak olur. Defterdar Sari Ilyas Çelebi’yi Van Beylerbeyligine tayin eden hükümdar, geri dönmek üzere harekete geçer.

Sah Tahmasb, Van’in kaybedildigini ve Osmanlilar’in, kisi geçirmek üzere Diyarbekir’e gittigini ögrenince Ercis, Ahlat ve Âdilcevaz taraflarina tahripkâr akinlarda bulunur. Bu arada Kars kalesini tamir ve insa ile görevli isçileri koruyan Pasin mirlivasi muhafizlarini kiliçtan geçirip öldürtür. Kaleyi de yerle bir eder. Bu arada Tercan ve Erzincan taraflarina sarkan Sah, Erzincan’i atese vermekten de çekinmez. Bu haberler, Diyarbekir’de bulunan Kanunî’ye ulasinca, vezir Ahmed Pasa’yi büyük bir kuvvetle Sah’in üzerine gönderir. Bu arada, kendi arzusu üzerine Elkas Mirza’yi da Kâsan, Kum ve Isfahan taraflarini vurup yagmalamak üzere gönderir. Kuvvetlerinin mühim bir kismi imha edilen Sah Tahmasb, sür’atle geri çekilerek Karabag’a gider. Kanunî ise Haleb’e gelip kisi orada geçirir.

Sah Tahmasb’in, yeniden harekete geçmesi üzerine Kanunî l549′da ordu ile tekrar Diyarbekir’e gelir. Bu arada iki devlet arasinda bulunan Gürcistan’in bazan Osmanlilara, bazan da Iranlilar’a yanasmak suretiyle iki yüzlü hareketleri ve Osmanilarin, Avrupa ile Akdeniz’deki mesguliyetleri esnasindaki tecavüzleri sebebiyle bu isin saglam bir sonuca baglanmasi gerekiyordu. Zira Gürcüler, Livane (Artvin) sancagina girip Ispir’e kadar dayanmislardi. Bu sebeple Pâdisah, Diyarbekir’de kalip III. Vezir Ahmed Pasa basbuglugunda Erzurum, Karaman, Dulkadir (Maras) ve Rum (Sivas) Beylerbeyileri ile Sancakbeyleri ve bir miktar tüfekçi yeniçeri kendi Kethüdalariyla, ayrica Pâdisah’in otagina hizmet eden Garipler bölügü de Agalari ile bu seferle görevlendirilirler. Gürcü Atabegi II. Keyhüsrev’in merkez ittihaz ettigi Tortum üzerine yürüyen Ahmed Pasa, l8 Saban 956 ( ll Eylül l549 )’da burayi kusatir. Kalede mahsur bulunan Corci Aga teslim teklifini reddettigi için savasa girisilir. Toplarla dövülen kale surlari yikildigi için burasi 20 Saban’da feth olunur. Ahmed Pasa, burayi zapt ettigi gibi bütün Tortum Çayi boyunu da ele geçirir. Fethedilen bu yerler, dört sancak itibar edilmislerdi. Bu arada Kanunî, Adana – Konya yolu ile 2l Aralik l549′da Istanbul’a döner.

Iran’a yapilan bu ikinci sefer sonucunda Hakkari’yi de içine alan Van eyâleti kuruldugu gibi, Atabeglerin yurdu da dört sancak haline getirilmisti. Sirvan ülkesi ise, Osmanlilar’in yardimi ile bir müddet için bagimsizligini kazanmisti.3. Nahcivan Seferi Osmanli ordulari çekildikten sonra Sah Tahmasb, l550 yili baslarinda Sirvan’i yeniden ele geçirmisti. Ayni yilin Mayis’inda Özbek hükümdari Abdüllatif Han ile Sehzâde Barak Han’in Amuderya’yi geçip Horasan’a akin etmeleri üzerine Tahmasb, Kazvin’den Sultaniye yaylaklarina vararak hazirliklara baslamisti. Bu arada Ubeyd Han oglu Abdülaziz Han’in ölüm haberini alan Özbek Hanlari, onun ülkesi Buhara’yi ele geçirmek üzere geri dönmüslerdi. Bu yüzden Özbekler’den yana ferahlayan Sah, Tebriz’e ve oradan kislamak üzere Karabag’a gelir. 958 (M. l55l) yazinda Sirvansahlardan Hasan Bey’in oglu Dervis Mehmed Han’in ülkesi olan Seki’yi de istila eder.Bu siralarda Erzurum Beylerbeyligine getirilen eski Van Beylerbeyi Iskender Pasa, Gürcü Atabeylerinin elinde kalan son yerlere akinlar düzenleyerek l55l Mayis’inda Ardanuç’u almis ve burayi bir sancak merkezi haline getirmistir. Iskender Pasa, Ardanuç’ta Akkoyunlulardan kalma eski bir câmiin kalintilarini onarttirarak, buraya bir boyahane ile 6l dükkâni vakfeylemistir. Böylece sancak merkezi haline getirilen bu kasabanin kisa zamanda Islâmlasmasini da saglamisti. Iskender Pasa’nin Ardanuç’u fethettigini duyan II. Keyhüsrev, Sah Tahmasb’dan yardim isteyince o da Iskender Pasa üzerine yürür. Bununla beraber kisin yaklasmasi üzerine bir sonuç alamadan Karabag’a döner. Tahmasb, daha sonra ordusunu dört kola ayirarak Osmanli topraklarini isgale baslar. Erzurum’da Iskender Pasa’yi sikistiran Tahmasb, Ahlat ve Van civarini yakip yikar. Bu arada Ahlat’i ele geçiren Sah, burada büyük bir katliam yaptirir. Ercis ve Bargiri (Muradiye) de zapteden Safevîler, l553 baharina kadar Dogu Anadolu’da tahrip ve öldürme faaliyetlerine devam ederler. Bu hâdiseler Kanunî’yi, Erdel harekâtini durdurup, yeniden dogu seferine çikma zorunda birakir. Bu sebeple derhal sefer hazirliklarina baslayan Kanunî, Rumeli askerini Sokollu Mehmed Pasa komutasinda Anadolu’ya gönderir. Vezir-i A’zam Rüstem Pasa da yeniçeri ve bölük halkiyla Istanbul’dan hareket eder.

Rüstem Pasa, Ankara’ya geldiginde Kanunî’nin büyük oglu ve tahtin en kuvvetli adayi olan Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa hakkinda bazi haberler gönderme ihtiyacini duyar. O siralarda 38 yasinda bulunan Sehzâde Mustafa, Kanunî’nin büyük oglu olmasi hasebiyle taht vârisi olabilecek durumdaydi. Halbuki ogullarindan birinin veliahd olarak tahta geçmesini arzu eden Hurrem Sultan, ona karsi pek iyi düsünmüyordu. Bu yüzden Sehzâde Mustafa gözden ve tevccühten uzak tutuluyordu. Ilim ve marifette de kudretli olan Sehzâde Mustafa diger sehzâdeler tarafindan da kiskanilmakta idi. Buna karsilik asker de kendisini çok seviyordu. Sehzâde Mustafa da, artik babasinin yaslandigini, sefere iktidarinin bulunmadigini, bu sebeple Rüstem Pasa’yi Dogu seferi ile görevlendirdigini, bunun da kendisine düsman oldugunu, sâyet bunu yok ederse kendisine taht yolunun açilacagi gibi telkinlere kapilarak saltanat davasina sürüklenmisti. Rüstem Pasa ise sevmedigi ve muhalif oldugu Mustafa hakkinda Kanunî’ye mektuplar göndermisti. Bunun üzerine Rüstem Pasa’yi geri çagirtan Kanunî, bizzat sefere çikmaya karar verir.

l2 bin civarindaki yeniçeri, l8 Ramazan 960 (28 Agustos l553) ‘ta Istanbul’dan Üsküdar’a geçen Kanunî’yi, büyük bir merasimle karsilar. Kanunî, yaninda oglu Cihangir bulundugu halde 22 Eylül’de Bolvadin’e gelir. O, kendisine âsi rakip olacak diye tanitilan büyük oglu Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa’yi da sefere katilmak üzere yanina çagirtir. 26 Sevval 960 (5 Ekim l553) günü Konya Ereglisi civarinda babasina yetisen Mustafa, sairlerin tarih ibâresinde belirttikleri “mekr-i Rüstem” ( = 960 yili) yüzünden o gün Pâdisah’in emriyle çadirinda bogdurularak cenazesi Bursa’ya gönderilir. Rüstem Pasa da sadaretten azledilerek yerine Kara lakapli II. Vezir Ahmed Pasa getirilir. Hurrem Sultan ve Rüstem Pasa’nin isbirligi ve hileleri ile 6 Ekimde meydana gelen bu elim hâdise, halk arasinda büyük bir infiale sebep olmustu. Bunun için Kanunî, sefer arifesinde nahos bir olaya sebebiyet vermemek için Rüstem Pasa’yi azletmek zorunda kalmisti.

Sehzâdenin ölümü, kendisini candan seven Anadolu halkini yaraladigi gibi, nimetleriyle perverde olan yüzlerce bilgin, sair, san’atkâr ve seyh de bu beklenmedik ölüme agliyorlardi. Bu arada Kanunî’nin süt kardesi olan Mehmed Çelebi, olaydan iki sene sonra Pâdisah Iran seferinden Istanbul’a dönünce, Sehzâde Mustafa’ya kiydigi için yüzüne karsi agir sözler söylemisti. Sehzâde’nin, iftiraya kurban gittigi kanaati, devletin tamaminda ve hatta bütün dünyada hâkim olmustu. Burada suna dikkat çekmeliyiz ki, Nahcivan seferinden önceki 2. Iran sefer-i hümayûnunda Kanunî ile Sehzâde, karsilikli görüsüp dertlesmislerdi. Bu mülakatta Kanunî, oglunun yüzüne karsi hakkindaki ithamlari siralamis, fakat Sehzâde’nin cevaplari karsisinda kendisine hak vermisti. Ama bu sefer, yani ölümünden önce meydana gelecek olan son karsilasmada Sehzâde, daha babasiyle görüsme imkâni bulamadan öldürülmüstü. Gerçi Sehzâde Mustafa, aleyhindeki havanin agirligini biliyordu. Hatta ikinci vezir Ahmed ile üçüncü vezir Haydar Pasalar, bir bahane uydurup Amasya’dan gelmemesi için kendisine haber göndermislerdi. Fakat Sehzâde böyle bir yolu tutmaya tenezzül etmedi. Zira babasi ile yüz yüze geldiklerinde onu ikna edecegine kani idi.

Halk ve asker tarafindan sevilen Sehzâde Mustafa’nin katli, halkin üzüntüsüne sebep olmustu. Bu bakimdan birçok sair Rüstem Pasa, Hurrem Sultan ve hatta Kanunî’yi yeren siirler kaleme almislardir. Bu mersiyelerden en çok bilinen ve yaygin olani sancakbeyi rütbesinde bir asker olan büyük mesnevi sairi Taslicali Yahya Bey’indir. Yahya Bey, 7 bend ve 42 beyit tutan ve klasik Türk siirinin mersiye vâdisindeki saheserlerinden biri olan bu çok cesurca yazilmis olan manzumesinde Rüstem Pasa’ya siddetle çatmaktadir. Esasen “Mekr-i Rüstem = Rüstem’in hilesi” terkibi de Sehzâde’nin katline tarih (H. 960 = M. l553) olarak düsürülmüstü. Bu eserinde Yahya Bey, bütün ordunun hislerine tercüman olarak Rüstem Pasa’nin idamini açiktan açiga istemisti. Büyük tarihçi Âlî (Gelibolulu Mustafa Âlî) Yahya Bey’e: “Gazab-i pâdisahîden havf etmedin (korkmadin mi) mi ki, böyle nazma cür’et ettin?” diye sorunca o da: “Sehzâde’nin firaki beni mecnun ve mecbur etmis idi” der. Yahya Bey, Türk fikir hürriyetinin âbidelerinden olan bu eserinde Pâdisahi da tenkid etmekle beraber “nizâm-i âlem”i muhafaza etmek için hükümdarin aleyhinde daha fazla ileri gitmemistir. Bununla beraber Rüstem Pasa, gerek kendisine, gerekse Kanunî’ye çatildigi için sikâyette bulunarak Yahya Bey’in cezalandirilmasini istemisti. Fakat Kanunî “Bu makulelere kulak tutma ve intikam kasdin etme” diyerek kendisini dahi tenkid etmis olan Yahya Bey’i, himaye etmis ve makul tenkid hürriyetine saygisini göstermistir. Bundan baska, birçok sair, halkin bu konudaki hislerine tercüman olacak sekilde siirler kaleme almislardir.

8 Kasim’da Haleb’e ulasan Kanunî, burada ikinci bir aci ile sarsilir. Bu aci, agabeyinin öldürülmesinden müteessir olan Cihangir’in hastaliginin iyice ilerlemesinden sonra 20 Zilhicce (27 Kasim)’da vefat etmesiydi. Peçevî’nin ifadesine göre Cihangir, sehzâdelerin en küçügü oldugundan dolayi Pâdisah tarafindan çok seviliyordu. Doktorlarin bütün gayret ve çabalari, Sehzâdenin hastaligina ve sonunda da ölümüne mani olamadi. Cenaze Namazi Haleb’de kilindiktan sonra na’si Istanbul’a gönderilir. Kanunî, iki oglunun verdigi aciyi hafifletmek ve biraz olsun avunabilmek için, Haleb, Sam ve Kudüs’te bozulan düzeni yeniden tanzim edip yerine getirmek ve vakiflari gelistirmekle ugrasir.

Kisi Haleb’de geçiren Kanunî, 6 Cemaziyelevvel 96l (9 Nisan l554) günü Haleb’ten çikip sehrin önündeki Gökmeydan’da ordugaha geçen Kapikulu çerisi ile ilerleyen Kanunî, 23 Cemaziyelevvel (26 Nisan)’da daha önceden gönderilen usta ve isçiler tarafindan kurulmus bulunan Birecik köprüsünden geçerek Urfa’ya, oradan da Diyarbekir’e gider. Burada yapilan divanda askerin Erzurum’da toplanmasi kararlastirilir. Kendisi de Erzurum’a dogru yola çikar. Tahmasb ise, daha önce yaptiklarini bir bakima tekrarlayarak pasif savunmasini sürdürür. Ayrica, daha Kanunî ve ordusu yetismeden Hakkari, Gevas, Van ve Adilcevaz taraflarini yagmalattigi gibi yollarin üstündeki her seyi de yakip yiktirir. 5 Temmuz’da Kars ovasina gelen Kanunî, Tahmasb’a bir mektup göndererek onu savasa davet eder. Mektubunda, Rafizîlik’ten ve halkin mallarini yagmalamaktan vazgeçmesini, sayet bütün korkusu top ve tüfek ise bunlari birakabilecegini, savasmak için sadece kilicin da yeterli olacagini bildirmisti.

Bu siralarda Tahmasb, Nahcivan bölgesinde bulunuyordu. Kanunî’nin mektubunu aldigi zaman ülkesi yer yer Osmanli kuvvetleri tarafindan tahrib ediliyordu. Kanunî, mektubunda Osmanli ulemasinin verdigi fetvalari nakl ederek onu Hz. Peygamberin seriatina davet ediyordu. Bu arada Kanunî, l7 Saban 96l (l8 Temmuz l554)’da Revan’a, daha sonra Nahcivan’a ulasir. Ancak çevrenin âdeta çöle dönmüs oldugunu görür. Çevredeki saray ve konaklar da Osmanli ordusu tarafindan yagma edilir. Böylece Safevî tahribinin öcü alinmis oluyordu. Tahmasb ise yine Osmanli ordusunun önüne çikmaktan çekiniyordu. Kanunî daha ileri gitmeyerek geri dönme karari alir. Hazirliklar basladigi sirada Osmanlilarin bazi kuvvetleri ile Safevî kuvvetleri arasinda çarpismalar meydana gelir. Bu çarpismalar sonunda Safevî kuvvetleri dagitilir. Bundan sonra Osmanli ordusu geri dönerek 6 Agustos’ta Beyazit’a gelir. Bu esnada Sah’in mektubunu tasiyan bir elçi gelir. Tahmasb’in, Vezir-i A’zam Ahmed Pasa’ya hitaben yazdirdigi bu mektupta Pâdisah, Sark’a on defa gelse bile karsisina çikilmayacagi belirtiliyordu. Bundan sonra gelen mektuplarda da baris isteniyordu. Osmanlilar’in karsi cevabi, kendi ülkesinde rahat oturup, fitne ve fesada karismamasi seklinde idi. Bundan baska Kanunî, Safevîler’in kutsal sayilan yerlerinden olan Erdebil ve Tebriz’i tahrib tehdidinde bulunmustu ki bu, Safevîler’i büyük bir telasa düsürmüstü. Gerçekten, Osmanli hükümdarinin kuvvetlerini dagitmadan serhadde kislayip ertesi sene Safevîler’in mukaddes sehri ve aile ocagi olan Erdebil üzerine yürüyüp tahrib edecegi yolundaki tehdidi, Tahmasb’i barisi saglayip sulh yahmak üzere kesif bir siyasî faaliyet göstermeye zorlamisti. Nitekim Osmanli ordusu, Elesgirt’e vardigi zaman Tahmasb’in elçisi ile yeni bir mektubu gelir.

Aradaki düsmanligin kaldirilmasi ve barisin gerçeklesmesini saglayacak olan bir mütarekenin kabulünü uygun karsilayan Kanunî, Sah’in elçisine ayrica cevabî bir mektup verir. Kanunî’nin kisi geçirmek üzere Amasya’ya hareketi ve burada beklemesi, baharda Osmanli ordusunun tkrar harekete geçecegini ve Erdebil ile Tebriz’in tahribi yolundaki tehdidin ciddi oldugunu isbatlamis; Tahmasb’i baris hususunda yeniden harekete geçmeye mecbur birakmistir.4. Amasya Antlasmasi Kanunî Sultan Süleyman’in kisi Amasya’da geçirdigi siralarda, Sah Tahmasb’in esik agasi (saray nâziri) Ferruhzâd Bey, 9 Cemaziyelahir 962 (l0 Mayis l555)’de çesitli hediyeler ve sahin mektubu ile Amasya’ya gelir. Elçi ve maiyeti, Osmanli vüzerasi ile görüstükten sonra 2l Mayis’ta divana kabul edilir. “Elçiler Divân-i Hümayûna gelüb” vezirlerin karsisinda iskemlelerde oturdular. Sah, bu mektubunda, Pâdisah’in gönderdigi mektubu sanki “Süleyman Nebi”den geliyormusçasina aldigini, kendisine büyük saygi duydugunu, haberlesme kapisinin devamli surette açik bulundurulmasi gerektigini ifade ederek halk arasinda da iyi münasebetlerin kurulmasina temas ediyordu. Peçevî’nin aynen naklettigi bu mektubunda (Peçevî, I, 329 – 336) Sah, dostluk teminati verdigi gibi Siîlerden Ka’be ve diger mukaddes yerleri ziyaret etmek isteyenlere izin verilmesini de taleb etmekteydi. Büyük iltifatlara nail olan Ferruh Bey’e, 8 Receb 962 (l Haziran l555) günü, Kanunî tarafindan, Sah Tahmasb’a hitaben yazilmis bir mektup verilir. Osmanli – Iran devletleri arasindaki barisi tasdik eden bu muhtasar mektupta, arzu edilen baris ” sulh u salâh-i umûr ki, mutazammin-i âsâyis-i halk ve müstelzim-i intizâm-i ahvâl-i cumhurdur” ifadeleri ile hüsn-i kabul gördügü belirtildigi gibi, arada dostluk kurulup, asagidaki su üç maddenin de müvafik görüldügü belirtilmekteydi:

a) Iran’da ashab-i güzin ve hulefa-yi mehdiyyine sebb etmek (sövmek, küfr etmek) olan Teberrâiligin men’i, yani taskin Siîler’in, üç halife (Hz. Ebu Bekr, Ömer ve Osman) ile Hz. Aise’ye sögüp saymalarinin ve bunu bir merasim haline getirmelerinin yasaklanmasi hususunda elçinin verdigi teminatin gerçeklesmesinin umuldugu;

b) O taraftan herhangi bir fitne (kiskirtma) ve taarruz olmadikça Osmanli hudud ümerasinin tecavüz ve taarruzunun men edilecegi;

c) Hacilarin refah ve itminanla hacci edâ etmelerine izin verlimesi ki bu madde mektupta su ifadelerle yer almaktadir: “Huccac-i Beytu’l-Haram ve züvvar-i merkad-i Hazret-i seyyidu’l-enâm aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm refahiyet ve itminan ile ol saadete faiz olmalaridir.”

Amasya antlasmasi ile Basra, Bagdad, Sehrizor, Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Atabegler yurdu üzerindeki Osmanli hâkimiyeti Safevîlerce taninmis oluyordu. Böylece Gürcistan’da iki taraf arasinda nisbî de olsa nüfuz bölgeleri tesis edilmistir. Bu antlasmadan sonra, Tahmasb’in l576′da vefatina ve Iran’da karisikliklarin çiktigi zamana kadar Osmanli – Safevî münasebetleri dostâne bir sekilde devam etmistir. Böylece, Osmanlilarla Safevîler arasinda otuz yedi seneden beri araliklarla devam eden harblere son verilir. Bunun sonucu olarak taraflar, her vesile ile aradaki sulhun te’yidine gayret sarfetmeye baslarlar. Bu sebeple olsa gerek ki, Tahmasb, Süleymaniye külliyesinin açilisi (l5 Agustos l556) münasebetiyle tebrikte bulundugu gibi kiymetli hediyeler de göndermisti. Bundan baska bu antlasma sartari, ileride yapilacak olan Osmanli – Safevî antlasmasinin temel unsurlarini teskil edecektir.

IÇ OLAYLAR VE SEHZÂDELER ARASINDAKI MÜCADELE

Kanunî dönemi, Osmanli Devleti’nin askerî, siyasî, kültürel ve medenî faaliyetler gibi hemen her sahada zirveye ulastigi bir devirdir. Bununla beraber bu dönemde de bazi iç karisikliklar oldugu gibi taht kavgasi için sehzâdeler arasinda da mücadeleler olmustu. Hatta yine bu dönemde baba ile ogul arasinda da böyle olaylara rastlandigi için bizzat Kanunî kendi oglu Mustafa’yi feda etmek zorunda kalmisti. Bu sebeple biz de dönemin bu neviden olaylarina kisaca deginmeye gayret edecegiz.

l. Kirim HâdiseleriKanunî döneminde Osmanli Devleti’ne bagli Kirim’da aile kavgalari ve kardesler arasindaki mücadeleler artmisti. Osmanlilar, bu mücadeleyi dikkatle takip ediyorlardi. Islâm Giray’in yerine hanliga tayin edilen Sahib Giray, Istanbul’dan Kirim’a gidince kendini ister istemez mücadelenin içinde bulmustur. Zira eski han Islâm Giray, Sahib Giray’in Osmanlilar’in destegi ile hanlik makamina oturmasini ve otoritesini kuvvetle tesise çalismasini hos karsilamamisti. Sahib Giray ise muhaliflerini yok etmek ve otoritesini saglamlastirabilmek için çalismalara baslamisti. Bu sebeple önce Nogaylar’a yaklasarak onlari kendi taraffina çekmis ve Islâm Giray’in, Mangitlar’in basi olan, Kirim asilzâdeleri arasinda sahsî cesaret ve cür’etiyle sivrilen Baki Bey tarafindan öldürülmesinden sonra da bu defa Nogaylar’a karsi cephe almistir. Sahib Giray, siyasî bir manevra ile ayni zamanda yegeni olan ve kendisine karsi muhalefette bulunan Baki’yi kendi saflarina çekmisti. Birlikte giristikleri Moskova seferi sonrasi onu da ortadan kaldirmaya muvaffak olmustur. Daha sonra basi bos ve otorite tanimayan Nogaylar’a karsi Sirinler’le birleserek l546 – l547′de Kirim tarihinde “Nogay Kirimi” adi verilen olay cereyan etmistir. Han’in, atesli silahlari önünde Nogaylar, büyük bir bozguna ugramislardi.

Kabile aristokrasisine karsi Kirim’da, Osmanli modeline göre bir hâkimiyet tesisine çalisan Sahib Giray’in, Kanunî’nin teveccühüne mazhar olmasi, Osmanli vezirleri arasinda aleyhine bir faaliyetin baslamasina sebep oldu. Sahib Giray da bu faaliyeteri tahrik edici bazi hareketlerde bulunmaktan çekinmiyordu. Nitekim Kanunî’nin Iran’a yaptigi sefere yardimci kuvvet göndermemesi, gözden düsmesine yol açmis ve onun müstakil bir hanlik kurmak için çalistigi yolundaki söylentileri kuvvetlendirmistir. Bu arada Sahib Giray, Kazan Hanligi’nda vefat eden Safâ Giray’in yerine Istanbul’da yetismis ve bir ara Saadet Giray zamaninda “kalgay” olmus olan Mübarek Giray’in oglu Devlet Giray’in intihab ve tayinini Pâdisah ve Divan’dan istemis, muhtemelen bu suretle bir rakipten kurtulmayi ümid etmisti. Fakat aleyhinde kurulan bir tertiple kendisi azlolunur. Bundan sonra Osmanli Devleti tarafindan Kirim’a gönderien Devlet Giray, askerleri yanindan ayrilan Sahib Giray’i yakalayarak üç oglu ile birlikte öldürür. Ruslarin büyük bir düsmani olan Sahib Giray ortadan kalktiktan sonra Ivan Vasili, Kazan ile Ejderhan’i zaptederek çar ünvanini almisti. Bununla beraber, Devlet Giray’in hanligi zamaninda Ruslarin eline düsen Ejderhan H. 96l (M. l554)’de geri alindigi gibi Moskova’ya akinlar yapilarak Ruslar vergiye baglanmisti.

Devlet Giray, Zigetvar seferinde Mirzalar komutasinda Tatar askeri göndermisti. Bu kuvvetler, Erdel Beyi Sigismund Zapolyai ile birlikte bir sene önce Avusturyalilar’in eline geçmis bulunan bazi yerlerin geri alinmasinda büyük hizmetler görmüslerdi.2. Düzme Mustafa OlayiDevleti bir müddet mesgul eden bu olay, Osmanli tarihinde ayni isimle ortaya çikan ikinci vak’adir. Kanunî, 2l Haziran’da Amasya’dan hareket edip Istanbul’a dogru ilerlerken, Rumeli’nin muhafazasi için biraktigi Sehzâde Bâyezid’den bir haber alir. Bu habere göre, Sehzâde Mustafa’ya çok benzeyen bir adam, genis kapsamli bir isyan hareketinde bulunmaktadir.

Kimligi ve nesebi pek bilinemeyen bu adam, seklen maktul Sehzâde’ye benzediginin birçok kimse tarafindan söylenmesinden cesaret alarak saltanat sevdasina düser. Bu sebeple kendisinin Sehzâde Mustafa oldugunu söyleyerek Selanik ve Yenisehir taraflarinda ortaya çikar. O, Silistre ve Nigbolu sancaklarinda Simavna softa ve dervislerinden de bir hayli taraftar toplamisti. Bu isyanin, özellikle Dobruca çevresindeki Seyh Bedreddin taraftarlari arasinda gelismesi dikkat çekicidir. Saltanatini ilan eden ve kendisine bir vezir ile Simavna softalarindan iki kadiasker tayin eden Düzme Mustafa, etraftaki zenginlerin çiftliklerini basmaya ve vergi toplamaya baslar. Bu yolla gasb ettigi mal ve parayi fakirlere dagitarak etrafina l0.000′e yakin adam toplamaya muvaffak olur. Peçevî, bu anarsik olayi tafsilatli bir sekilde günümüze aktarmaktadir. Bununla beraber biz, konuyu fazla uzatmadan kisaca özetlemek istiyoruz:

“962 ( M. l555 ) senesi, Yenisehir ve Selanik dolaylarinda nesebi meçhul kötü yaratilisli biri ortaya çikar. Bazi serseri ve asagilik kimseler, kendisine rahmetli Sehzâde Mustafa’ya benziyorsun diye onun fesad dolu kafasina bir saltanat sevdasi soktular. Böyle diyenlere o : ” Aman, Allah rizasi için sirrimi ifsa etmeyin, celladin pençesinden kurtulan basima kast etmeyin” diye fesad ve kötülüklerle dolu isini sürdürür. Bu is o kadar ileri vardi ki, birçok serseri ve hatta akli basinda kimseler, onun gerçekten Sehzâde Mustafa olduguna kandilar. Güya rahmetli Sehzâde Mustafa katlolunacagi sirada, celladin elinde Mustafa’ya benzer baska bir suçlu bulunuyormus, o öldürülmüs ve Sultan Mustafa serbest birakilmisti.”

Durumun, gittikçe nezâket kazanip ehemmiyet arz etmesi üzerine Rumeli’nin asayisi ile görevli Sehzâde Bâyezid, gerekli tedbirleri almaya çalismisti. Bu cümleden olarak Nigbolu Beyi olan Dulkadirli Mehmed Han, âsileri te’diple vazifelendirilmisti. Mehmed Han, çesiti vaadlerle Düzme Mustafa’nin vezirini elde etmisti. Bunun üzerine bu adam da Düzme Mustafa’yi yakalayip Nigbolu Beyi’ne teslim eder. Düzme Mustafa, daha sonra Istanbul’a gönderilerek idam edilmis ve cesedi, Sehzâde Mustafa olmadiginin isareti olarak halka teshir edilmistir.3. Sehzâde Bâyezid Olayi Kanunî döneminin önemli olaylarindan biri de, süphesiz ki sehzâdeler arasinda saltanata geçip tahti elde etme mücadelesi idi. Bilindigi gibi Kanunî Sultan Süleyman’in ogullarindan Sehzâde Mustafa ve Cihangir’in vefatlari üzerine taht vârisi olarak iki sehzâde kalmisti. Bunlar, Selim ile Bâyezid idi. Saray, gayr-i memnun sinif ve diger bazi insanlarin tesvikleri ile bu iki kardes âdeta rakip duruma gelmislerdi. Kanunî’nin, yaslanmaya baslamasi, kendisinden sonra tahta kimin geçecegi konusunu gündeme getirmisti. Kendi ogullarindan birini tahta geçirmek isteyen Hurrem Sultan, tahtin kuvvetli vârisi Sehzâde Mustafa’nin katlinde müessir oldugu gibi, kendi ogullari arasinda dahi bir tercih yapma durumuna gelmisti. Hurrem Sultan, iki oglundan Bâyezid’i tercih etmekle birlikte öz ve büyük oglu Selim’e karsi cephe aldigi da söylenemez. Sehzâde Selim’in Nahçivan seferinde babasinin yaninda bulunmasi ve yumusak huylulugu ile babasinin üzerinde müsbet bir tesir birakmasina karsilik, Hurrem Sultan da Bâyezid üzerine kanat germis, hakkinda duyulan ufak tefek itimatsizliklari gidermis, hatta onu, Konya’dan daha iyi bir mevki gibi telakki edilen Kütahya sancagina naklettirmisti. Bu esnada (l558) Bâyezid, Kütahya’da Mekke emîri tarafindan elçilikle Istanbul’a gönderilen Kutbeddin el-Mekkî’yi kabul etmis ve ona, kendisine saltanat müyesser oldugu takdirde her sene kanun geregi Haremeyn-i Serifeyn’e gönderilmekte olan “Sürre -i Hümayûn” vesilesiyle, gerçeklestirmek istedigi bazi arzularindan bile bahs etmisti. Gerçekten Bâyezid, sahsiyeti, kültürü ve yasayisi bakimindan tahta en yakin aday olarak görülüyordu. Selim’in, Manisa’da nedimeri ile eglenceye dalmasina karsilik Bâyezid, Kütahya’da bir ilim ve irfan muhiti kurabilmisti. Fakat Hurrem Sultan’in ayni sene vefati üzerine Bâyezid, büyük bir hâmisini kaybetmis oluyordu. Bundan sonra Selim ile Bâyezid arasinda birçok anlasmazliklar çikar. Her iki sehzâdenin taraftarlarinin tutumlari gittikçe aradaki soguklugu artiriyordu. Bu arada her iki sehzâdenin de hizmetinde bulunan Lala Mustafa Pasa’nin çevirdigi entrikalar, taraflari tam anlamiyla birbirine düsürdü. Kardesler arasindaki münaferet ve çekismenin artmasi üzerine vaziyeti dikkat ve titizlikle takip eden Kanunî, duruma müdahele eder. Sehzâdelerden her birine 300.000′er akça terakki vermek suretiyle onlarin sancaklarini degistirir. Selim’i Manisa’dan Konya’ya, Bâyezid’i de Kütahya’dan Amasya’ya tayin eder. O, bununla da kalmayarak Selim’in sehzâdesi Murad’a Aksehir, Bâyezid’in büyük oglu Orhan’a da Çorum sancaklarini tevcih eder.

Fakat bu tahvil, Sehzâde Bâyezid’i memnun etmemisti. Zira o, pâyitahttan uzak bir yere yapilan bu tayini, bir hakaret olarak kabul ediyordu. Nitekim Bâyezid, bir mektubunda, bu tayin isinde Selim’in parmaginin bulundugunu, bunun da Selim’in kendisine tercih edildigi anlamina geldigini yazarak “bu hakaretten ölmek yeg idi” diyerek hissiyatini belirtmisti. Bu sebeple Amasya’ya gitmek istemiyordu. Bâyezid’in, Kütahya’dan ayrilmamak için ileri sürdügü mâzeretleri kabul etmeyen Kanunî, bu sehrin imari hususunda pek çok para sarf ettigini, bu bakimdan nakil için paraya ihtiyaci oldugunu bildirmesine karsilik hükümdar, onun, Kütahya’dan hareketini bildirir bildirmez kendisine para gönderilecegi cevabini vermisti. Bâyezid, bundan sonra da bazi bahaneler ileri sürdüyse de nihayet l5 Muharrem 966 (28 Ekim l558)’de Kütahya’dan ayrilmak zorunda kalmisti. Bununla beraber çok yavas yol aliyor ve konaklarda gerekenden fazla kalarak babasinin vaadlerini yerine getirmesini bekliyordu. Esasen çok kalabalik bir kafile ile hareket edip yola çikan Sehzâde Bâyezid’e, yol boyunca birçok kimse iltihak ettigi için gittikçe kuvveti de artiyordu. Bu vaziyet karsisinda endiseye kapian Kanunî, Bâyezid’e sözünü geçirebilecek ve onu yatistirarak bir an önce Amasya’ya gitmesini saglayacak bir nasihatçiyi gönderme zaruretini duymustu. Bununla birlikte tarafsiz hareket etmis olmak için ayni anda Sehzâde Selim’e de bir baskasini göndermeye karar verir. Su kadar var ki kendi emirlerine itaat eden Selim’e gönderilen sahis bir nasihatçidan ziyade bir müsavir gibi vazife görecektir ki bu, üçüncü vezir Sokollu Mehmed Pasa’dir. Bâyezid’in yanina gönderilen dördüncü vezir Pertev Pasa ise sehzâdeyi yatistirmaya çalismis, fakat yatismis gibi görünen Bâyezid, babasina ve Selim’e karsi olan tutumunda bir degisiklik yapmamistir. Bu arada Bâyezid, babasina karsi tehdid unsurlari ihtiva eden mektuplar göndermekten de çekinmemistir. Nitekim bir mektubunda o, “Bendenizi sorarsaniz rûz-u seb (gündüz – gece = her zaman) hayir duaniza mesgul bilesüz, amma ki gam ve gussadan ve gayretten helâk bilesüz. Ah bilmem ne idem bana karindasimin hatiri içün acîb zulm eyledünüz, beni yerümden yurdumdan ayirdiniz” diordu. Gerek davranislari, gerekse gönderdigi mektuplar yüzünden Kanunî, tamamen Selim’e meyletmistir. Tarihçilerin bildirdigine göre Bâyezid, yevmlü adiyla birçok eskiyayi yanina toplayip onlari kapikulu, sekbân ve tüfekçiyan yazdirip 20.000 civarinda bir kuvvete sahip odugu haberinin gelmesi üzerine iki taraf artik yavas yavas geri dönülmesi mümkün olmayan bir yolun esigine gelmisti. Bâyezid’in, ister silah zoru ile saltanat tahtini ele geçirmek, ister nefsini müdafaa gayesiyle etrafina kuvvet toplayarak bir ordu mey